Mektup...

Mektup...

28 Haziran 2019 Cuma  |   Köşe Yazıları

O iki yüz kişilik koğuşta uyanmamıştım. Bir an için tereddüt etsem de, evet emindim. Annemin günler önce hazır ettiği lavanta kokulu yorgana gömülüp kalmıştım. Saat onu geçiyordu. Mutfakta beklendiğimin, annemin malum konuları didiklemek için sabırsızlandığının farkındaydım. 

Kalkıp bahçeye çıktım önce. Mayıs güneşi şefkatli bir el gibi gezindi yüzümde. Mayışıp gerindim. Kültürfizik hareketleri yaparken yakaladım kendimi. Hemen vazgeçtim. Bahçede dalıp gitmişken annem geldi. “Haydi oğlum, kahvaltı hazır.”  

İçeriye geçerken karşı evin bahçesinde bir şeylerle uğraşan posta memurunun kızını göstermeyi ihmal etmedi. Hatta “Galiba sana bakıyor”, dedi mesaj vermek istercesine. Kız mutlu bir geleceğe bakıyor gibiydi. Korktum bundan.  

Mutfak masasının başında boyuna sorular soruyordu annem. Bense ince belli bardakla çay içmenin keyfini çıkarıyordum.  

Bizimkiler yaptıkları planları anlatmaya koyulduğunda ciddileştim birden. Gözlerinin içine bakarak İstanbul’a gideceğimi, hemen akşam da yola çıkacağımı söyledim. Neye uğradıklarını şaşırmışlardı. On, on beş dakika bir şeyler anlatılar, bense sustum.

Çünkü susmak iyidir bazen! 

Bavulumu toplayışımı seyrediyorlardı. Ayakta, gözleri yerde. Annem “Acelen ne anlamıyorum”, dedi endişeli, sitemkâr bir ifadeyle. Konuşmuyordum. Babamın marketinde çalışmak, onun denetiminde olmak istemiyordum artık. Bunu açıkça söylemedim anneme. Ne de o mektuptan bahsettim. “Çok önemli bir işim var, sonra anlatacağım”, deyip geçiştirdim. Askerlik katılaştırmış olmalıydı beni. 

Akşamüzeri annemin itirazlarına, babamın çatık kaşlarına veda edip küçük bir bavulla ayrıldım. Yolun iki yanında sıralanan kavak ağaçları kasabanın yitirdiğim son parçası gibi bakıyordu arkamdan. Farkında olmanın ya da olmamanın sükûneti içinde, geçmişin ve geleceğin sınır çizgisi gibi düşündürücüydüler. 

Kuzenim beş saatlik otobüs yolculuğundan sonra terminalde karşılamıştı beni. “Bizimkiler seni nasıl bıraktı” diye takıldı hemen. Gülümsedim sadece.  

Gece saat on biri geçiyordu. “Yorgun değilsen, bir şeyler içelim, hem telefonda anlamadım şu mektup işini, başından anlat ” dedi.  

Oturduğumuz yerden manzarayı seyrediyordum. Askerlik sonrası boğazın ışıklı suları nasıl bir mükafattı böyle! Teskin edici, yine de hüzün kaynağı İstanbul işte! Kuzenim yüzüme bakıyor, bir an önce anlatmamı bekliyordu. İçki kadehinden fazlaca bir yudum alıp, başladım. 

Askerde nizamiye çavuşuydum. Bir gün tabur komutanı yanına çağırdı. Bahçedeki elma ağacını işaret ederek, “Kaç elma var bu ağaçta?” diye sordu. Önce o kocaman elma ağacına sonra da herkesin korkudan titrediği komutana baktım. İçimde patlamak üzere olan kahkahayı son anda durdurabilmiştim. Bir şey söyleyemedim. Komutanın keyfi yerindeydi neyse ki. Üzerime gelmedi. “Dikkat et bu ağaca, askerler elmaları koparmasın, onları sana zimmetledim” dedi. Komutan ayrıldıktan beş dakika sonra da bizim yazıcı geldi. “Mektubun var”, deyip zarfı uzattı. Sırıtınca “Okudun mu lan”, diye çıkıştım. Bir şey söylemeden uzaklaştı. Zarfın üzerinde adım, bölüğün adresi, bir de kimden geldiği yazılıydı. Ama onu tanımıyordum. Elma ağacını yalnız bırakıp köşeye çekildim. Uzun bir mektuptu.  

Daha ilk başta bana yazılmadığı anlaşılıyordu, ama sonuna kadar okumaktan kendimi alamamıştım. Bölükte benimle aynı adı taşıyan birini tanımıyordum. Mektup, askerliğini yapan erkek kardeşe yazılmıştı. Anlaşıldığına göre kızın, ailesiyle arası açıktı. İstanbul’da yaşıyor, üniversiteye gidiyordu. Hafta sonları ise bir kafede çalışıyordu. Adres yazılmamıştı. 

Mektubu bitirdikten sonra bir kez daha okudum. Böylesine içten ve uzun yazılmış olması şaşırtmıştı. Bu zamanda! Güzel kurulmuş cümleler mi, babasının fikirlerine kafa tutuşu mu, kardeşine sevgi dolu seslenişleri mi, sadece kardeşine değil de sanki bütün dünyaya dağıttığı umutlar mıydı beni çeken? Bilmiyordum. Mektubu bir kaç kez okumuş, neredeyse ezberlemiştim. Sonunda yazıcıya götürüp, “Bu mektup bana yazılmamış, bir araştırsan, belki diğer bölüklerde benim adımda biri vardır” dedim. Yazıcı “İşim başımdan aşkın, bir de bununla mı uğraşacağım” gibi bir şeyler gevelerken, komutan girdi içeri. “Ne arıyorsun burada, elma ağacını bırakıp neden geldin?” diye çıkıştı. Yazıcı da üstüne vazifeymiş gibi mektup olayını anlattı. Komutan mektubu aldı, “Ad soyad senin, adres de doğru, o halde mektup senindir, hemen görevinin başına asker!” dedi. “Emredersiniz komutanım!”  

Onu arama fikri o günden sonra aklımda yer etti işte. Askerlik ortamında canlı tutuyordu zihnimi. Hem kafa tutan biriydi o, kendi ayakları üzerinde duran biriydi!  

Tanıdığım kişilerden diğer bölüklerde benim adımda biri olup olmadığını araştırmalarını istedim. Askerliğimin bitmesine bir hafta kala da doğru kişi olduğunu zannettiğim birine gönderdim mektubu. Ama onu bulma fikri içimde büyümüş, aklımdan çıkmaz olmuştu. 

Yüzüme bakıyordu kuzenim. Kahkahayı bastı. “Oğlum sen deli misin, hadi buldun, ne yapacaksın yani, hem ne diyeceksin” diye sordu. Suratımı asınca da, “Tamam tamam, yarın nasılsa hafta sonu, istediğin yere götüreceğim” diye umutlandırdı. “Kızın adı neydi bu arada?” diye sordu. “Adı Gülben, soyadı benimkiyle aynı, unuttun mu ben onun kardeşiyim” dedim. O gece epey konuştuk. Bizimkileri çekiştirdim. Muhasebe yüksek okulu sonrası hemen askere gitmemi istemelerini, evlendirme girişimlerini, saçıma sakalıma bile karışmalarını anlattım. 

Ertesi gün saat sekizde uyandırdım kuzenimi. Huysuzluk etmedi. Önce kahvaltı yaptık Ortaköy’de. Gelip geçen gemileri, boğazın parıldayan sularını, uçuşup duran martıları hayranlıkla seyrediyordum. İstanbul’a daha önce de gelmiştim, ama şimdi ne kadar büyük ve karmaşık olduğunu anlayabiliyordum. Kuzenim “Peki nerede arayacaksın onu, elindeki bilgiler ne?” diye sordu. Elimdeki bilgiler kızın işletme okuduğu, mektubun atıldığı postane ve kızın hafta sonları ve akşamları bir kafede çalışmasıydı. Bütün umudum bu üç mekânın birbirine yakın olmasıydı tabii. Bunları anlatınca kuzenim bir kez daha kahkahayı bastı. “Oğlum sen İstanbul’u ne sandın, bu dediğin üç mekân birçok yerde olabilir.” Ama bu defa erken davranmıştım. Zarfın üzerinde bir kod numarası olduğunu, muhabere bölüğündeki arkadaşımın postanenin adını bulduğunu söyledim. 

Postaneyi gördüğümüzde heyecanlanmıştım. Onu merak ediyordum tabii. En tuhafı da onu bularak kendi ayakları üzerinde durabilmenin, özgür olabilmenin ipuçlarını yakalayacağıma dönük bir inanca sahip olmamdı. Postanenin etrafında bir kaç tur atınca etrafta herhangi bir üniversite olmadığını fark etmiştik. Ortalıkta pek kafe de görünmüyordu. Moralim bozulmuştu.

Kuzenim bana dönerek, “Ben kızın hangi okulda olduğunu biliyorum”, dedi. Şaşkınlıkla yüzüne baktım. “Oğlum internet diye bir şey var, dün gece araştırdım. Bir öğrenci topluluğunun listesinde gördüm adını. Alınma ama bu kadar tuhaf soyadı olduğu için o olduğunu zannediyorum. Sana söylemedim çünkü biraz heyecan yaşamanı istedim.” İnternete yabancı değildim ama böyle bir durumda aklıma bile gelmemişti doğrusu. Kuzenim “O topluluğun bugün buluşması varmış, oraya gidelim” diye devam etti.

Sonunda topluluk buluşmasının yapılacağı binanın önündeydik. Kuzenimden dışarıda beklemesini istedim. Binanın ilk iki katı kitabevi, üst katta ise büyük bir kafe vardı. Midemde yavaştan bir kasılma başlamıştı. Mektubu yazan kişiye bu kadar yaklaştığım ve yaptığım şeyin anlamına inandığım halde ona ne söyleyeceğimi, işin sonunun nereye varacağını bilemiyordum. Onu bulunca ne olacaktı yani, hayatım mı değişecekti, yoksa çocukça bir uğraş mıydı benimki? Neden şimdi düşünüyordum ki bunları? 

Artık yukarı çıkmalıydım. Koridor duvarlarına ilginç broşürler asılı, resimler çiziliydi. Cesaretimi toplayıp, içeriye girdim. Masalardan birine oturdum. Uzak bir köşede tartışıyorlardı. Pür dikkat inceliyordum gruptakileri. Siyah kıvırcık saçlı, biçimli bir yüze sahip birinin o olduğunu düşündüm nedense. Grup az sonra dağıldı. Bir iki defa, olduğu yere bakınca yanıma geldi. Beni dikkatlice süzüp, bir süredir gruplarını izlediğimi fark etmiş olacak ki kaşlarını kaldırdı: “Bir şey mi diyeceksiniz?” Yutkundum. “Bir sorun yok değil mi?” dedi çoğalan bir bakışla. 

Şey..., ben..., mektup... gibi bir şeyler demeye çalışırken, “Ne mektubu” diye sordu. Midemdeki kasılma büyüyor, sesim asıl renginden uzaklaşıyordu. Yine de toparlanıp, oturabilirse anlatacağımı söyledim. Sorgulayıcı bakışlarını üzerime yöneltti. “Adınız Gülben değil mi?” diye sordum. “Hayır, Gülben izinli iki gün” dedi. “Bir notunuz varsa” diye devam etti. “Ben sonra uğrarım” diyerek ayrıldım.  

Olanları anlattım kuzenime. Pek yorum yapmadı. Günün geri kalanında gezip durmuştuk. Eminönü’nden vapura binip boğaz turu yaptık. Böylesine yakından görmemiştim yalıları; ne kadar çok vardı, hepsi zengin miydi sahiplerinin, belki de babalarından kalmıştı. Babamdan böyle bir şey beklemediğimi düşündüm o an, sadece beni rahat bırakmasını istiyordum. Turu tamamladıktan sonra Galata Kulesinden şehri seyrettik. Akşamüzeri de İstiklal Caddesinde yürüdük. Sonunda Nevizade diye bir yerde oturduk. Kalabalık, güzel bir sokaktı. İlk yudumları aldık içkilerden. Gezi boyunca fazla konuşmayan kuzenim yüzüme bakıyordu dikkatle. 

“Bu biraz garip değil mi?”, diye sordu.

“Ne?”

“Bir mektubun peşine düşmek.” 

Kolay bir cevabı yoktu sanki. Ya da zihnimde yeterince açık değildi durum. Kısa süren bir dalgınlıktan sonra konuştum. 

“Askerde düşünecek çok zaman oluyor. Kendi hayatına dışarıdan bakıyorsun sanki. Hayal ediyorsun, her şeyi gözden geçiriyorsun. Belki de mektup işaretti benim için. Canlı tuttu beni. Sonu da önemli değil zaten. Yapmak istediğim bir şeyi yapıyorum.” 

Sonraki iki gün hızlı geçmişti. Hem mektubun etkisi azalmışa benziyordu. Gazetelerden iş ilanlarına bakıp, kuzenimin bir arkadaşıyla görüşmüştüm. Kuzenim yanında kalabileceğimi söyleyip rahatlatmıştı beni. 

Üçüncü gün yeniden kafedeydim. Bu defa o olduğuna emindim. Uzun, zayıf biriydi. Düz, siyah saçları dağınıktı. Gözleri geriye çekilmişti sanki. Dalgın bakıyordu. Elindeki bezle masayı sildiği sırada yaklaştım. Daha rahattım bu kez. 

“Gülben hanım?” 

“Evet?”  

“Biraz konuşabilir miyiz?” 

“Tanışıyor muyuz?”  

Durumu baştan sona anlattım. Bir süre soru sormadan zaman zaman da ilgisini kaybederek dinledi. 

“Ne yani kardeşime yazdığım mektubu mu okudunuz?” diye sordu yüzümü araştırarak. 

“Bunu ancak okuduktan sonra anlayabildim.”  

“Buraya kadar gelmeniz ilginç!”  

“Öyle oldu işte. Mektubunuz çekici gelmişti, hem babanızın fikirlerine karşı çıkışınızdan etkilenmiştim. Bir de merak ettim sizi.” 

“Babamı iki hafta önce kaybettim. Mektupta yazdığım şeyler için de çok pişmanım” dedi. Ne diyeceğimi bilememiştim. 

Böyle bir şey beklemiyordum elbette. Sonrasında fazla konuşmamıştık. Onu yeniden görme isteğime ise karşı çıkmamıştı.  

İstiklal Caddesinde kalabalığa karıştım. Beklediğimin aksine kırılgan olması şaşırtmıştı. Mektup yeni bir yere taşımıştı beni, bu doğruydu. Ama kafam karışıktı. Ailemi düşünmüştüm uzun uzun.

Yazının orjinalini ve diğer yazıları okumak için tıklayın