Medyada '212' olmak

Medyada '212' olmak

27 Haziran 2020 Cumartesi  |   Serbest Kürsü

Adnan Genç

Kurban Bayramı yaklaşıyor ve eskiden biz gazetecilerin için gerçekten bayram olurdu. Daha doğrusu genç gazeteciler için...

Çünkü epeycemiz zaten iki işte birden çalışırdık ve bayramda, Milliyet’te yapılan Bayram gazetesinde çalışmak çok kârlı bir işti. Hem de pek çok başka gazeteden dostumuzla birlikte olurduk; Cemiyet’in çatı katındaki Kemal abinin (Tanrıöver’in) lokalinden daha bir yakın olurduk. Mesleki beraberlik… Değişik dedikodular… Hepsi birer yıldızdı ama bunca yıldızın bir araya geldiği gazete; hem görsel olarak hem de içerik olarak hayli uyduruk olurdu. Yıllar içinde Sabah gazetesi (Dinç Bilgin), ben ortak karar tanımam, gazetemi basacağım demesiyle bittiydi bu güzel çaba. Bir diğer güzel yanı da, neredeyse yarım maaş kadar para alırdık birkaç günlük mesai için. Reklam gelirleri de Cemiyet’e kalırdı.  

Sendikalı olmanın yararlarını anlatayım da, şaşırın… 

Size örgütlü olmanın yararlarından söz etmeliyim. Sanki bilmezmişsiniz gibi. Bizim pek çok örgütümüz vardı ama biri büyücek olan Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) ve DİSK’e bağlı Basın-İş… Pek çok gazete, ajans ve matbaa çalışanları TGS üyesiydik. Bazen 3, bazen de 4 ikramiyemiz olurdu. Ama biz yazı işleri çalışanları (az buz değilmişiz), bir ay tek bir ay çift maaş alırdık. 4 de ikramiye 22 maaş… Şahane tabii. Bunu alıyor olmamızın bir nedeni de; kadromuzun epeycesinin Güneş gazetesinin kuruluşuna gitmeleriydi. Geriye epey az sayıda yazı işleri elemanı kaldık ve tabii maaşlarımız arttı.  

O zamanlar bankaya para yatıp da kartınla gidip almak gibi şey yoktu. Muhasebe elemanlarından arkadaşlarımız aybaşında, hemen girişteki danışmanın bir bölümüne paraları koyar ve kuyruğa girenleri paralarını verirdi. Tek tek sayarak, hem de. Benim 48 lira bir şey maaşım vardı, bugün neye karşılık geliyor bilemem. Sanki 4 bin 800 lira, evet olabilir… Tam da o ay, çift maaş aldığımız ay olmasın mı? Maaşlarımızı 240 lira yapmışlardı ve çift olunca, aylık maaşımızın neredeyse bir yıllık karşılığını alır olduk. Say babam sayıyor muhasebeci; ‘Yahu arkadaş şunu sayıp da zarfa koysaydınız ya’ dedim. Arkamdaki kuyruk uzadıkça uzadı; affedersiniz, Cağaloğlu meydanda mitingi var sandı insanlar. Neyse ki iki arkadaşım, ‘Abi biz maaşı sonra alırız, yeter ki, belin incinmesin’ deyip, bana yardım ettiydi. Şaka bir yana, bu maaş bir yıl kadar sürdü ve başını rahmetli (ilk adliye muhabiri) Vasfiye Özkoçak ablamızın çektiği Maslak’taki kooperatiften bir ev alabildim… Tek varlığım da oydu. Yani sendika iyi bir şeydir. Yazlık ve kışlık ayakkabı bile alırdık, her yıl… 

Promosyonlar tirajı da, okuru da uçurdu…

Uzun yıllar Almanya’da ve TRT’de çalışan çok değerli gazeteci ağabeyimiz Zeki Sözer, bu promosyon işini; hem bu çapta hem de Milliyet’te uygulayan, başlatan kişidir… İlk kez 1 milyon basıyor muyduk, sonradan gelen rakamlara göre, satmış mıydık hatırlamıyorum ama bir tarih yaşıyorduk. Zaten önemli olayları gazetede yaşamak gerçekten bir tarihe tanık olmaktı… Sonradan akıl edip kupon ve karşılığında bir şeyler vermeyi ana binadan ayırdılar da, eş dost için gazete makaslayıp durmaktan kurtulmuştuk…  

Akşam’ın promosyonu, küçük TV’ler… 

Şimdi bütün tarafları yaşıyor ve çok ayrıntıya girip tat kaçırmak istemiyorum ama Kemal Ilıcak’ın Akşam’ını bu kez oğlu çıkarmaya soyunduydu. Feriköy’de Tatlıcılar’a ait bir binaya yerleştik ve çalışanları toparlamaya başladık… Güzel bir kadromuz oluştu ve 2 aylık deneme süreci sonunda gazeteyi piyasaya verebilmiştik. Tabii promosyon konusunda en şahanesini ben vereyim yarışmasına dönünce iş, 37 ekran TV vermeye kalktık. İyi de gümrüklerden çekemeyince, okurlar kapıları kırıp gazeteye girmeye kalkmıştı. Yanılmıyorsam, Turgut Özal hükümetini de sıkıştırırsak, iyi olur ve malı çekeriz gümrükten gibi, abuk sabuk fikirler dönmeye başlayınca, biz 8 müdür istifa etmiştik… 

Günaydın’ın ‘kömür patronu’ sahibi ve olaylar, olaylar… 

Patronun adını hatırlayamıyorum bile. Ama kömür madenleri olan biriydi ve her nasılsa gazetenin sahibi olmuştu... Hatta, şirketinin adının başında MİLxxx diye bir şeyler de vardı ve Milliyet’in sanırdı insanlar… Zincirlikuyu mezarlığına bakan bir yerdeydi binamız. Gazeteyi patron adına özel bir ajans yönetiyor ve ben de yanılmıyorsam, Dış Haber sayfalarını yapıyorum. Yani AP’den AA’dan falan fotoğraf kullanıyorum bol bol. Bir gün ajans yetkilisi yanıma geldi ve "Bizim arşivden kullanın", dedi. Yahu ötekilerin de abonelik parasını ödüyoruz, ne gerek var? Güncel fotolar… Sonra bir gün, galiba Küba ile ilgili bir haber için arşivden 2 dia seçtim. Renkli olarak kullanacağım. Meğerse 7 fotoğraftan oluşan o diziden 1 dia bile seçsem, bizim gariban patron; kendi gazetesi içindeki ajansa 7 görselin parasını ödüyormuş. Dolar üzerinden üstelik. Bunu patronla konuştum ve gazeteyi ele geçirmem istendi. Ama, ajans operasyonu anladı ve beni sepetledi… Patron da zaten bir kuytuda vurulmuştu, öldü… 

BirGün’den ilginç bir öykü daha… Ve Franco’nun ölümü… 

BirGün gazetesinde, Dış Haberler’e yazar Murat Uyurkulak bakıyordu bir ara… Fidel Castro hastalanmıştı (yıl 2007) ve gidip ona ‘ağabey’ tavsiyesi vermiştim. Ölmüş gibi yedek iki sayfa hazırlayın; kimdir, nedir; devrim nasıl oldu; Che ile birliktelikleri; ABD ambargoları falan hepsini hazırlayın, dedim. Ölümünde küt diye birinci sayfadan haber verilir ve içeride de iki spotla bunca hazır sayfayı yayına sokarsınız, dedim. Castro çok uzun yaşadıydı… Murat da arada bir bana bakardı, "Ne abiymişsin derdi içinden", herhalde!

Oysa İspanya diktatörü Franco’nun ölümü tam da dediğim gibi oldu; hazırlıklar yapıldı ve haber gelince, detaylı bilgi verildi. Ha, olay Milliyet’te geçiyor… Bunu galiba ilk Cemal Gürsel’in rahatsızlığı, tedaviye karşılık vermeyince ülkeye gelmesiyle hazırlanmış. Ölmüş gibi sayfalar hazırlanmış. Biz de geceleri nöbetteyiz artık. Saat 01 gibi ‘ajans son’ denilir ve evimize giderdik ama Franco’nun sağlık haberlerini yayımladığımız için; her servisten bir veya fazlası nöbetçiyiz ve gazetede sabaha kadar 60 kişi mesai yapıyoruz. Her gün de bir sağlık haberi giriyoruz. Bir gün ölüverdi, diktatör. Şöyle başlık atılmıştı; hem sevilmemesine vurgu yapan, hem de kimsecikler bilmese bile bizi anlatan bir başlık: Franco nihayet öldü…  

Hepinize esenlikler 

Not: Başlıktaki 212 nedir derseniz; medya sektöründe teknik servislerdeki kol emekçileri 1475 sayılı yasaya bağlı olarak çalışır ve fikir emekçileri de 212’ye bağlıdır. Böyle bir sözleşmeniz varsa, ‘Sıkıldım gayri, gidiyorum ben’ dediğinizde bile, patron size tazminatınızı tam olarak ödemek durumundadır… Yani her koşulda atılmış gibi para alırdık… Neydik biz eskiden/su içerdik testiden…

Görsel: TGS