Mayınların parçaladığı hayatlar

Mayınların parçaladığı hayatlar

25 Ocak 2020 Cumartesi  |   Serbest Kürsü

Kamboçya, Uzak Doğu’nun en gizemli ülkelerinden biri. Bu, sadece bugün değil, tarih boyunca böyle olmuş. Bir dönem, Asya’nın, hatta dünyanın en gelişmiş uygarlıklarından biri Kmer uygarlığı. Tarih sayfaları arasında adeta kaybolmuş bu uygarlığın ilginç hikayesini bulacaksınız bu yazıda. 

Bugün bir kraliyet Kamboçya. Norodom Sihamoni de kral. Dünyaca ünlü Norodom Sihanouk’un en büyük oğlu. 2004 yılında tahtı babasından devraldı. Babası Kamboçya tarihinin çeşitli dönemlerine damgasını vurmuş bir lider. Ancak ülkeyi bugünlere getirmek hem Sihanouk, hem de Kmer halkı için çok zor oldu. Şimdi kısaca bu tarihsel gelişimi görelim. 

Kamboçlar kendilerine Kmer diyorlar. Dilleri de aynı adla anılıyor. Ülkelerine de Kampuçea diyorlar. Bugünkü krallık ilan edilmeden önce, ülkenin resmi adı Kmer Cumhuriyeti idi. Aynı yüzyıl içinde sırasıyla sömürge, krallık, askeri cunta, devletsiz komünizm, dış güdümlü halk cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler gözetiminde yönetim, cumhuriyet ve tekrar krallık oluyor Kamboçya. Okurken bile insanın başı dönüyor. Zaten başka da yönetim şekli kaldı mı bilmiyorum… 
 

 

İsterseniz biraz daha yakından bakalım neler gelmiş Kamboçya’nın başına. 

5. ve 15. yüzyıllar arasında yaklaşık bin yıllık bir dönem bölgenin en güçlü imparatorluğu olmuş Kmerler. Daha sonra ayrıntılı olarak  anlatacağım Angkor da başkentleri olmuş. Hindiçin’in kültürel ve ticari anlamda merkezi olmuşlar. Ta ki Siyam Krallığı’nın saldırısına uğrayana kadar. Aldıkları yenilgi Kmer kültürüne vurulan en büyük darbe olmuş. Bir anlamda büyük bir uygarlığın sonunu getirmiş. 

1594’de Siyam, Pnom Pen’i ele geçirmiş. O tarihten itibaren 20. yüzyılın başına kadar Kmer hükümdarları ya Siyam’ın ya da Vietnam’ın kuklası olmuşlar. 

20. yüzyılın başında Hindiçin, Fransızların egemenliğine giriyor. Bu ülkeler Vietnam, Laos ve Kamboçya. Ancak İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonların Hindiçin’e girmelerini engellemek için Fransızlar, bölge yönetimini Siyam’a bırakıyorlar. Daha sonra Japonlar bölgede etkin olmak amacı ile Prens Sihanouk’u destekliyorlar. 1953 yılında çok çetin siyasi mücadeleler sonucu Kamboçya bağımsızlığını kazanıyor. Ama bakın nasıl: 

1953 yılının Ocak ayında Prens Sihanouk Kamboçya Krallığı’nı ilan ediyor. Ancak Fransa tam bağımsızlığı tanımaya yanaşmıyor. Babası o dönemde sağ olduğu için kendisine prens deniliyor. Sembolik olarak babasını kral sıfatıyla başa geçiriyor ve tam bağımsızlığı alana kadar sembolik sürgüne gidiyor. Uluslararası baskılara dayanamayan Fransa Kasım ayında Kamboçya’nın tam bağımsızlığını kabul etmek zorunda kalıyor. 

Norodom Sihanouk 1956’da Bağlantısızlar Hareketi Deklarasyonu’nu imzalayan 5 dünya devlet adamından biri. Diğerleri Josip Broz Tito (Yugoslavya), Cemal Abdül Nasır (Mısır), Sukarno (Endonezya) ve Jawaharlal Nehru (Hindistan).  

Ancak 1970’de General Lol Nol, tıpkı Afrika ülkelerinde olduğu gibi, Prens Sihanouk’u Moskova’ya gittiğinde deviriyor ve cunta iktidara geliyor. O dönem Kuzey Vietnam destekli Vietkong güçleri ile savaşan Lol Nol yönetimine, Güney Vietnam ve Amerika’dan destek geliyor. Bunun sonucu olarak Kamboçya, Vietnam Savaşı’nın bir muharebe meydanına dönüşüyor. İlginçtir ki bu dönemde Prens Sihanouk, kendisini deviren Lol Nol’a karşı, daha sonra ülkenin başına bela olacak, Kızıl Kmerleri desteklemiştir. 

1975 Nisan ayında, Saygon henüz Kuzey Vietnam’ın eline geçmeden, Kızıl Kmerler Pnom Pen’i ele geçiriyorlar ve Kamboçya’da tarihin yazdığı en kanlı sayfalardan birini açıyorlar. Maocu Çin yönetiminden destek alan Pol Pot (asıl adı Saloth Sar) yönetimindeki Kızıl Kmerler ya da dünyanın onları tanıdığı adıyla Kmer Rouge iktidardadır artık... 
 

 

Sertliği ile tanınan Pol Pot, dünyanın en acımasız diktatörlerinden biri. Modern kent yaşamını reddederek, tarım toplumu ütopyasını hayata geçirmeyi aklına koymuş. Bu uygulama tarihte ilk kez deneniyor. Kızıl Kmerlerin ilk icraatı, Pnom Pen’i boşaltarak insanları tarlaya sürmek. Kamboçya toprakları, bölgede en iyi pirinç veriminin alındığı topraklar olarak biliniyor. Pol Pot yönetimi pirinç üretimi ile ülkenin kalkınacağının hesabını yapıyor. Başka hiçbir şey önemli değil. Ne üretim, ne eğitim, ne sağlık. Fabrikalar kapatılıyor. Devlet daireleri, iş yerleri, bankalar, hatta hastaneler kapatılıyor. Devlet ortadan kaldırılıyor. Dört yıl boyunca ülkede para kullanılmıyor. Başkentteki okullar boşaltılarak cezaevine dönüştürülüyor. Aslında tüm bir ülke cezaevine dönüştürülüyor.  

İnsanın inanası gelmiyor. Hangi mantık böyle bir uygulamayı kabul eder? Yapılan insanlık dışı zulmü bir tarafa bırakıyorum, dünyada hangi sosyalist literatür bu tarz bir sosyal ve ekonomik kalkınma modelini yazar? Buna sosyalizm demek elbette hiçbir şekilde mümkün değil. 

Kısa sürede yalnızlığa itilen bu sapık rejim, 1979’da Sovyet destekli Vietnam güçlerinin ülkeyi yüz kırk bin kişilik bir kuvvetle istila etmesiyle iktidarı bırakarak, kırsala çekilmek zorunda kalıyor. Yalnız her şey bu noktada bitmiyor. 

Arkasında Sovyetler Birliği bulunan Vietnam, Kamboçya’da daha ılımlı, fakat bu defa da Sovyet güdümlü Kampuçea Halk Cumhuriyeti’ni kuruyor. Başa geçen yönetimin adı Kamboçya Ulusal Birleşik Cephesi. Bir anlamda ülke için bir kendini toparlama ve yaralarını sarma dönemi olarak düşünülebilir. Kamboçya ekonomisinin Sovyet desteği ile ciddi bir iyileşme kaydettiği doğrudur. Ancak sosyal yaralar o denli derin ve ağırdır ki bu yaraların iyileşmesi daha on yıllar alacaktır.  

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması sonucu bu yönetim de etkinliğini kaybediyor. Birleşmiş Milletler denetiminde geçen kısa bir dönemin ardından 1993 yılında, siyaset sahnesinin perde arkasından eksik olmayan Prens Sihanouk bu defa kral olarak geri dönüyor. Pol Pot 1998’de Bangkok’ta ölüyor. Faaliyetlerini kırsalda sürdüren Kızıl Kmerler ise bugün hâlâ var. Ülkenin yaklaşık yüzde onunun kontrolünü ellerinde tutuyorlar. Zaman zaman bölgesel çatışmalar oluyor. 
 

 

Ölüm tarlaları 

Yaşanan yaklaşık dört yıllık Pol Pot despotizminde olan olmuş tabi. Öldürülen insan sayısı tam olarak bilinmiyor. Ancak Kamboçya resmi kaynaklarının tahminleri 1.7 ile 3 milyon arasında. Bu rakamı, o dönemdeki ülke nüfusu olan 7.3 milyona göre siz değerlendirin. Kırsal kesime milyonlarca mayın döşenmiş. Yıllardır bu mayınlar temizlenmeye çalışılıyor. Ancak tehlike hala devam ediyor. Pnom Pen dışına çıktığınızda yol kenarlarında “DİKKAT! ÖLÜM TEHLİKESİ! MAYIN VAR!” levhalarına rastlıyorsunuz. Pek çok uluslararası kuruluş gönüllü olarak bu mayınları temizlemeye çalışıyor. Ama milyonlarca var. Kamboçya hükümet kaynakları, tahmini rakamın 4 ila 10 milyon arasında olduğunu bildiriyorlar. Bir mayını temizlemenin maliyeti ise 300 dolardan 1000 dolara kadar değişiyor. Gerisini siz hesap edin. Sırf bu yüzden 1970 öncesi gıda ihracatçısı olan Kamboçya, bugün gıda ithal etmek zorunda. Çünkü pek çok alanda mayın korkusundan tarım yapılamıyor.  

Hayatımda beni en çok etkileyen görüntülerden biri Pnom Pen sokaklarında çok sık rastladığım ayağı kopmuş, bacağı kesilmiş, kolu parçalanmış insanlar oldu. Onları her gün ve her yerde görüyorsunuz. Çoğu işsiz ve aç. Dilenmekten başka çareleri yok. İnsanın içinde fırtınalar koparan, en çok da nefret duygusu uyandıran görüntüler. Ne adına yaşandı bütün bu rezalet? Anlam veremiyorsunuz. 

Pnom Pen’de cezaevine dönüştürülmüş ilkokulu geziyorum. Buranın adı Tuol Sleng Cezaevi. İkinci Dünya Savaşı’nın Polonya’da bıraktığı insanlığın utanç abidesi Auschwitz toplama kampından sonra beni bu kadar kötü etkileyen bir yer olmadı. İnsanlara hangi koşullarda işkence yapıldığı anlatılıyor. Anlatmaya da gerek yok aslında. Her şey ortada, görülüyor. Okulun müze olarak düzenlenmiş bir salonu var. Duvarda bir Kamboçya haritası asılı. Haritanın üzeri insan kafatasları ile kaplı. Ülkede yaşanılanları daha iyi ne gösterebilir ki? Bir ulusun düşmanına değil, aynı dili konuşan, aynı ortamda yaşayan, kendi halkına bunları nasıl yaptığını aklınız almıyor. İnsan olmanın utancını yaşıyorsunuz. Ben bu utancı Auschwitz’de yaşamıştım. Ama o zaman, “İşte faşizmin gerçek yüzü” demiştim. Peki bu defa neyin gerçek yüzüydü gördüklerim? Böyle bir sosyalizm miydi milyonların rüyası? Hiç sanmıyorum! İnsanlığın ne olduğunu bilmeyenler, nasıl toplumcu olurlar? 

Gördüklerim bununla kalmıyor. "Ölüm Tarlaları"na gidiyorum. Yıllar önce, değerli ağabeyim Coşkun Aral’ın Haberci belgeselinde tüylerim ürpererek izlediğim yerler. Bugün biraz daha toparlanmış. Onun gösterdiği insan kemikleri ve kafatasları şimdi Budist tapınağı tarzında inşa edilmiş camdan bir kule içinde sergileniyor. Yaşlara göre ayrılmış. Gençler, çocuklar.. Binlerce kafatası.. Sadece burada 17.000 (on yedi bin!) insan katledilmiş. Toplu mezarlara atılmışlar. Gömülmüşler bile diyemiyorum. Belirlenen alanın dışına çıkmamanız için uyarı levhaları asılı: “DANGER! MINES!” - “TEHLİKE! MAYINLAR!” 

Burası ziyarete açılmış "Ölüm Tarlaları"ndan sadece biri. Daha onlarcası, belki yüzlercesi var tüm Kamboçya’da. 

İçiniz karardı değil mi? Bunları görmeden Kamboçya’yı anlayamazsınız ki.. 
 

 

Peki, daha güzel şeylerden bahsetmeye çalışayım biraz. 

Kırsalı gezerken bir şey fark ediyorum. Genellikle ağaç ve iri kamışlar olan rattangdan yapılmış evler, kazıkların üzerine kurulmuş. Yerden yükseklikleri bir metreden daha fazla. Bunun sebebi tropik iklimlerde her yıl yaşanan muson yağmurları. Bu ülkelerde yağmurlar mutlaka su baskınına dönüşüyor. İnsanlar işin çaresini böyle bulmuşlar. Aynı zamanda tropik doğada bol miktarda bulunan zehirli yılan, örümcek, akrep gibi hayvanlardan da korundukları düşünülebilir. Son derece egzotik bir görüntü oluşturduklarını söyleyebilirim. 

Özellikle orman içinde bir mola verdiğiniz zaman maymun sesleri, değişik kuşların ötüşlerini duyuyorsunuz. Filleri ise neredeyse her yerde görmeniz mümkün. Bunaltıcı rutubet sıcağında bir Hindistan cevizinin üzerinden delik açıp içindeki sütü içmek gibisi yok. Hele bir de şansınıza soğuksa değme keyfine. Daha sonra içini açıp taze meyvesini de yemeyi unutmayın. Tropik ülkelere gittiğim zaman beni en mutlu eden şey oradaki taze meyve bolluğudur. Artık ananas, kivi, avokadoya alıştık. Ama bilmediğimiz daha o kadar çok tropik meyve var ki. Hepsi birbirinden güzel ve lezzetli. 

Şimdi biraz Pnom Pen’e bakalım: 

Pnom Pen, Mekong nehri kıyısında kurulmuş iki milyon nüfuslu bir şehir. Kamboçya’nın başkenti. Sözcük, Kmer dilinde olduğu için yazılışı biraz garip. Okunuşu P’nom Pen’. Kmer’in okunuşu da K’mer. 

Geçen yüzyılın ilk yarısında ülkeyi yöneten Fransızların izleri hissediliyor hemen.  

Fazla değil, toplam üç-dört ana caddesi var. Mekong nehri boyunca uzanan caddede Kraliyet Sarayı, tapınaklar ve koloni mimari tarzını yansıtan eski yüzlü, bakımsız, üç katlı binalar sıralanıyor. Bu cadde Pnom Pen’in en canlı mekanlarından biri aynı zamanda. Sıra sıra kafeler, küçük lokantalar, hatta internet kafeleri dizilmiş. Mekong Nehri üzerinde balıkçı tekneleri ve derme çatma sandal evlerde yaşayan insanların görüntüsü kentle bütünleşmiş. 

Mekong, Güneydoğu Asya’nın efsane nehri. Çin’de Himalayalar’dan doğan Mekong, Tayland, Laos ve Vietnam’ı geçtikten sonra Kamboçya’yı boydan boya kat edip Güney Çin Denizi’ne dökülüyor. İkinci Dünya Savaşı hakkındaki ünlü filmlerden “Kwai Köprüsü” Tayland’da Mekong üzerindedir. Ayrıca Vietnam Savaşı’nı konu alan pek çok film Mekong’da geçer. Mekong, yüzyıllar boyunca bölgenin hayat, geçim ve esin kaynağı olmuştur.

Ben ziyaret ettiğim dönemde Pnom Pen’in büyük bölümünde derme çatmalık göze çarpıyordu. Yeni boyanmış yapı neredeyse yoktu. Lüks oteller, Kraliyet Sarayı ve tapınaklar dışında, tüm binalar bakımsız ve kirliydi. Sokaklar da öyleydi. Yaya kaldırımlarında fillerin yürüdüğü bir başkente herhalde pek sık rastlanmaz. Onlar da kent yaşamına alışık olmadıkları için haliyle ortalığı kirletiyorlar.

İlk anda fark etmediğim, ancak ihtiyaç duyduğumda anladığım ilginç bir durum vardı Pnom Pen’de. Toplu taşım yoktu. Hatta taksi bile yoktu. Havaalanından otelinize taksi bulabiliyordunuz. Lüks otellerin önünde de bekleyen taksiler oluyordu. Ama şehir merkezinde ne taksi, ne otobüs, ne de dolmuş vardı. Ya üç tekerlekli bisiklete biniyordunuz ya da bir motosikletlinin arkasına oturuyordunuz. Motorlu çözüm, en yaygın olanıydı. Çaresiz kalınca mecburen biniyordunuz. Bu işi yaparken tedirgin olmadığımı söyleyemem. Birincisi, ilk kez gördüğünüz bir adamın arkasına oturmuş gidiyorsunuz. İkincisi, yollar kötü olmasına rağmen çok hızlı kullanıyorlar. Biran evvel gideceğiniz yere varmak istiyorsunuz. Bereket mesafeler fazla değil. Bir kez denedikten sonra ben bisikletleri tercih ettim. Ama beni asıl şaşırtan cılız ve güçsüz görünümlü insanların, beni bisikletlerinde hiç zorlanmadan taşımaları oldu...  

Pnom Pen’de şaşılacak derecede lüks oteller var. Sheraton, Sofitel, Inter-Continental bunlardan bazıları. Tur ile gidildiği takdirde çok da uygun fiyatlara kalınabiliyor. Benim kaldığım Sofitel’in fiyatı 170 dolar olduğu halde, Bangkok’tan aldığım tur sayesinde 35 dolara geldi.

Kamboçya’da dikkatimi çeken bir başka nokta da Kmer halkının, yoksulluktan olsa gerek, ne bulursa yediğini görmek oldu. Güneydoğu Asya mutfaklarında böcek ve sürüngenlerin yendiğini bilirim. Ancak sözgelimi güvercin kızartmasını ben sadece Kamboçya’da gördüm. Sokaklarda çok yaygın olarak satılıyor. Anlaşılan güvercinleri ya yakalaması kolay ya da beslemesi ucuz.  

Pnom Pen’in hareketli noktalarından biri de 1930 yılında Fransızların yaptığı merkez hali. Avrupa ile Uzak Doğu mimarî tarzlarının karışımı, hoş bir yapı. İçeride sebze ve meyve satıldığını düşünürken gördüğüm manzara karşısında şaşırıyorum. İçerisi adeta bizim Kapalı Çarşı. Kuyumcu ve döviz bozdurma gişeleri ile dolu...  
 

 

Bu dövizcileri anlatmadan geçemem. 

Pek çok Asya ülkesinde sokakta para değiştirenler vardır. Pakistan’da yerlere serdikleri örtüler üzerinde insanlar döviz alır, satarlar. Endonezya’da, hatta yasak olmasına karşın Çin’de bile görürsünüz sokakta para bozanları. Ama Kamboçya’da bu iş biraz farklı. Bizdeki simitçileri düşünün. Hani şu camekânlı dolapları olanları. Aynı camekânların destelerle para dolusu olduğunu gözünüzde canlandırın. Dünyanın her yerinden tomarlarla paralar. Avustralya doları, Japon yeni, İngiliz poundu, ve elbette Amerikan doları. Ne ararsanız var. Bu görüntü benim gibi bir para koleksiyoncusu için tabii ki çok cazip. Ancak hep aklıma takıldı: Nereden geliyor bu kadar çok para? Kamboçya’nın ulusal gelirini söylesem sokakta böyle bir görüntü olduğuna inanmazsınız... 

2017 yılında kişi başına milli gelir 4000 dolar. Bu gelir düzeyi ile, 228 dünya ülkesi arasında, 177. sırada. Diğer bir deyişle dünyanın en fakir ülkelerinden biri. Sanayisi yok denecek kadar az. Nüfusun sadece % 20’si sanayide istihdam ediliyor. Temelde tarıma dayalı bir ekonomisi olmasına karşın, tarımdaki istihdam, son on yıl içinde % 80’den % 49’a geriledi. Bu durum, turizm odaklı artan hizmet sektörünü işaret ediyor. Son yirmi yılın en önemli gelir kaynağı turizm. En çok turist Fransa’dan geliyor. Fransızları, Amerikalılar, Japonlar ve Çinliler izliyor. Ancak yine de bu kapalı kalmış ülkeyi ziyaret eden kişi sayısı yılda altı milyonu geçmiyor. Oysa yılda en az otuz milyon turist çekebilecek potansiyeli var. 

Kamboçya’nın henüz uluslararası bağlantıları da yeterli değil. Fransa’dan direkt turist seferleri var. Onun dışında Singapur, Malezya, Çin, Vietnam, Laos ve en çok da Tayland üzerinden ulaşılıyor. 

Buraya gelen turistlerin büyük çoğunluğu Angkor Wat’ı ziyaret etmek için geliyorlar. Buna da değiyor. Benim de yıllardır hayalim Angkor’u görmekti.  
 

 

Gelin şimdi birlikte Angkor’a bir yolculuk yapalım: 

Yazımın başında belirttiğim gibi Kmer İmparatorluğu’nun 15. yüzyıla kadar süren çok parlak bir dönemi var. Bu imparatorluğun başkenti de Angkor. Kmer dilinde sözcük anlamı da kutsal kent. Sanskritçe’den geliyor. Aslında Kmerlerin kökleri de Hindistan’dan geliyor. 

Angkor’u yıllarca, Angkor Wat (Wat tapınak demek) olarak, bir tapınak kompleksi olarak kabul eden arkeologlar, sonradan yapılan araştırmalarda edinilen bulgularla, buranın sadece bir tapınak değil, bir şehir olduğunu anlamışlar. Hem de yaklaşık bir milyonluk nüfusu ile 800 yıl öncesi dünyanın en büyük şehirlerinden biri. O dönemde Avrupa’da bu büyüklükte bir şehrin olmadığı ortaya çıkmış. Sadece büyüklük de değil, Angkor’da ustaca tasarlanmış bir şehir planı ve son derece karmaşık bir kanalizasyon sistemi olduğu anlaşılmış. 

Ancak bugün Angkor şehrinden geriye şehir anlamında bir şey kalmamış. Kalanlar tapınaklar. Tapınak olarak değerlendirildiği zaman dünyanın en büyük tapınak kompleksi. Toplam 60 tapınak var. Yayıldığı alan 200 kilometrekare. Üstelik tropik bir ormanın içinde. Akıllara durgunluk verecek güzellikteki mimari, inanılmaz zengin bir doğa ile birleşince ortaya çıkan manzara eşsiz oluyor. Gerçekten dünyada bırakın eşini, benzerinin bile olması mümkün değil. 

Tarihteki her büyük imparatorluğun başına gelen felaket Kmer’in de başına gelmiş. Atalet ve istila. Kmerler yıllarca tehlikenin, saldırganlığı ile tanınan Vietnam’dan geleceğini hesap etmişler. Ama yanılmışlar. Hiç ummadıkları Tayland’dan gelmiş. O günkü adıyla Siyam saldırınca tamamen hazırlıksız yakalanan Kmerler büyük bir yenilgiye uğramışlar. Tarih 1431. 

Dünyada tamamen terk edilen çok az şehir vardır. Ancak Kmerler, Angkor’u terk edip, güneyde bugünkü Pnom Pen’i kurmuşlar. Daha sade, daha mütevazı bir hayat tarzı seçmişler kendilerine. O görkemli uygarlık da bu şekilde son bulmuş. 

Peki Angkor’a ne olmuş? İşte burası tarihin derinliklerinde bir sır olarak saklı kalmış. Çünkü ülkeyi istila eden Siyamlılar her nedense Angkor’a yerleşmemişler. Bunun nedenleri bugün bile çözülebilmiş değil. Siyamlar aslında Kmer topraklarında hiç yerleşmemişler. Anlaşılan asıl amaçları onların toprağını almak değil, ticaretteki üstünlüklerini yok etmekti. Bunu da başarmışlar. Hem de fazlasıyla. 

Angkor da, cangılın ortasında kendini doğaya teslim etmiş. Ya da doğa Angkor’u esir almış. Hem de 500 yıl boyunca. Yirminci yüzyılın başına kadar kimse böyle bir yerin varlığından bile haberdar olmamış.  

Angkor’daki en çarpıcı görüntülerden biri dev tropik ağaçların kökleri ile binaları, tapınakları sarmış olması. Böyle bir görüntüye dünyanın başka bir yerinde rastlayamazsınız. Çünkü ancak 500 yılda bu hale gelmiş. 

1858’de bir Fransız misyoner tesadüfen fark ediyor kalıntıları. 1907’de Kamboçya’nın Fransız yönetimine geçmesinin ardından, 1908’de Angkor koruma altına alınıyor. 

İlk ciddi arkeolojik çalışmalar 1935’de Angkor’un Babası olarak tanınan arkeolog Henri Marchal tarafından başlatılmış. Marchal yaşamının yaklaşık 35 yılını Angkor’a adamış.  

İlk çalışmalar Angkor’u saran ormandan temizleme ile başlıyor. Tespit edilen tüm sit alanları kayda geçiriliyor. 1960’lı yıllarda kazılara hız veriliyor. 1970’lerin başlarında artık pek çok yerin planı çıkarılıyor ve restorasyon çalışmalarına başlanıyor. Bu dönemde en değerli eserlerin Fransa’ya gönderildiklerini herhalde söylemeye bile gerek yoktur. 

1970’de Kamboçya karışınca, arkeologlar Angkor’u ikinci bir kez daha kaderi ile baş başa bırakıyorlar. Geri dönmeleri ise 20 yıl alıyor. Ne yazık ki Kızıl Kmerler, Angkor’u gizli karargah olarak kullanmışlar ve büyük zarar vermişler. Onlardan da başka bir davranış beklenmezdi zaten. 

1990’lı yıllara gelindiğinde ortalığın biraz yatışması ile birlikte Fransız arkeologlar tekrar çalışmalarına devam etmek üzere geri gelmişler. Ancak karşılaştıkları manzara bir arkeolog için olabilecek en kötü durum olmuş. Çıkarılan planlara göre tasnif edilmiş yüz binlerce taşın karmakarışık edildiğini, büyük bölümünün de tahrip edildiğini görmüşler. Ayrıca geçen 20 yıllık sürede cangıl Angkor’u bir kez daha esir almış. Tüm çalışmalara yeniden başlanmış. 

1992’da Angkor UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmış. Yıllardır çalışmalar aralıksız sürdürülüyor. Bugün gelinen nokta küçümsenmeyecek düzeyde. 

Kmerler, Angkor döneminde (Angkor’un başkent olduğu döneme bu ad veriliyor), ağırlıklı olarak Hinduizm dininin etkisi altındaymışlar. Ancak Budizm de yavaş yavaş girmeye başlamış. O nedenle Angkor’da hem Hinduizm’in, hem de Budizm’in etkileri görülüyor. Kmer sanatının, her iki dinin temalarını büyük bir ustalıkla birleştirdiği biliniyor. Angkor kompleksi içinde yer alan Bayon tapınağında, insan yüzlerinin tasvir edildiği taştan dev heykeller var. Bu heykellerde hem Buddha’nın, hem de heykelleri yaptıran imparatorun yüzünün betimlendiği söyleniyor.   

Ayrıca Angkor Wat’ın coğrafî konuşlandırılmasında Kmerlerin, güneşin yıl boyunca hareketlerini esas alarak tasarladıkları ortaya çıkarılmış. 850 yıl önce, Hindu mitolojisi ve gökbilimini kullanarak, çok doğru matematik hesapları yaptıkları ve bunları uyguladıkları biliniyor. 

Eğer bugün dünya üzerindeki ayakta duran eserler arasından yedi harika seçilecekse Angkor şüphesiz bunlardan biri. Aslında internette bu yönde bir seçim yapıldı. Bildiğim kadarıyla Angkor bu listeye girdi. Böyle bir başyapıt bence bunu sonuna kadar hak ediyor. 

Angkor için söylenen bir Kmer inancı var: “Angkor’a veda etmeniz gerekmez, o artık sizinledir ve hep sizinle kalacak, fikirlerinizi ve düşlerinizi renklendirecektir.”  

Evet Angkor benimle kaldı, benim bir parçamın da onunla kaldığı gibi... 

 

Yazıyla ilgili fotoğraflar için tıklayın:

https://www.facebook.com/profile.php?id=653282484&sk=media_set&set=a.10157852311187485&type=3