Makriköy'den Bakırköy'e

Makriköy'den Bakırköy'e

22 Mayıs 2020 Cuma  |   Serbest Kürsü

İstanbul’un en eski yerleşim yerlerinden biri olan Bakırköy’e geldik… Buraya gelmemizin pek çok nedeni olabilir ki; ben, benimkileri saymaya başlayayım. Umarım yolumuz düşer de oralara ilişkin öznel tarihimden süzülenleri size aktarırım. 

Doğrusu benim de ilk gelişimin sebebi (hatta, son kez gelişimin sebebi) Bakırköy, Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi olmuştur. İlk geldiğimizde bir akrabamızı ziyaret için babamla gelmiştik. Bulduk ve bizi zaten o dolaştırdı… Kimi bodrum katlarındaki ‘hastaların’ bizlerden hayli kibar biçimde sigara istemeleri bana çok dokunmuştu. Hasta akrabamız, onların çok ağır hasta olduklarını ve saldırgan tavırları nedeniyle özel bölümlerde tutulduklarını söylemişti… Bir de ‘Düşünen Adam’ heykelini çok yadırgamıştım. Buraya pek uygun olmadığını çocukluk günlerimde düşünmüş ve pek şaşırmıştım. Kimi hastaların bahçelerde dolaşabildiğini ama kimilerinin çıplak sayılabilecek koşullarda gezindiğini görmek de çok dokunmuştu. Bu dediklerimin; muhtemelen, hastanenin kurucusu ve Başhekimi Mazhar Osman’ın vefatından bir 20 yıl sonra falan olmuştur… Son gidişim ise, orada çalışan bir nörolog dostumdan yardım almak üzereydi. 

Haydi arada bir gittiğim olayı daha yazayım: İlk gençlik yıllarından başlayarak yaşadığımız acılı ve zorlu hayat; kimilerini görünür ve saptanmış, kimilerimizi ise gizli dert içindeki insanlar olarak, buraya yolunu düşürmüştür. İşkenceden dolayı yürümesi aksayan ve aklı da gerekli zamanlarda ilacını almazsa, gidip gelen bir sevgili arkadaşımızı götürmüştük oraya ve Başasistan bir dostumdu. Beni görünce, ‘Geciktin delikanlı, hadi arkadaşı içeri alalım, işlemlerini yapın’ deyince bayağı tırsmıştım. 

Hastane dışında gitme sebeplerimizden biri de miting alanlarımızdan ikisinin birbirine çok yakın iki alanda bulunmasıydı. Hem meydanı hem de meydana yakın Pazar yeri… Sık gitmişizdir… Elbette gençlik günlerimizde (çalışmak ve bahtımız kazansın diye) Veliefendi Hipodromu’na da gittik. Yarış izlemenin ve yarış oynamanın ciddi bir ders çalışma işi olduğunu; çok temel bir para tuzağı olduğunu ama işini bilenlerin neredeyse hiç kaybetmeden kazandıkları bir yerdir, hipodrom… Hipodram’dan Merter yoluna yönelince, Vefa Stadı ve Fındıkzade, Odabaşı semtindeki Çukurbostan gibi, buranın çukur bölgesini görürsünüz. Yani eski fil ahırları… Burada da birkaç konser ve gösteri izlemişliğim vardır. 

Temel bir nedenim de Bakırköy tren istasyonuna çok yakın kız kardeşime gitmek için Taksim’den bindiğim minibüsün sağ cam kenarına oturarak, inmeye yakın yoldaki bir evin camında oturup, güleç yüzüyle her arabaya selam veren amcaydı.. El sallamak için heyecan yapardım… Herkes de selam verirdi zaten… Bunu da hatırlayıp yazmam, Bakırköy sakinleri için vurucu bir anı olmuştur, sanırım… 

Bedrettin Dalan zamanında kaldırılması öngörülen ama semt halkının ciddi itirazlarıyla yerinde kalan mezarlığını da gezmişliğim vardır… Florya sahili, Deniz kuvvetlerine ait tesisler, azınlık toplumu ve dini yapıları, okulları… Bir çoğunu ne mutlu bana ki, gidip gezme fırsatım olmuştu. Hatta, sinema oyuncusu Tarık Akan’ın buradaki özel okul olarak işlettiği ve İstanbul’un aynı mimariye sahip okulların bir Taş Mektep ve gene 20’ye yakın kendi taksisiyle işlettiği durağı da görmüşlüğüm var. Bir kısmı gazetecilik görevleriyle ilgili elbette ama kişisel merakım beni bu semte çok sürüklemiştir… 

Bakırköy, bizim gibi ‘yabancılar’ için, Merter sonrası İncirli semtindeki Ömür Restoran’ın orada başlardı. Hafif eğimli bir yol ile sola Bakırköy içlerine dönerdik. Sağa dönünce de bahçeli olduğu günleri hatırladığım ama şimdi bir beton yığını olan Bahçelievler semti vardır… İncirli’nin öneminden azıcık söz etsem kime ne? Enteresan bir bilginin sahibi olursunuz. Bir zamanlar küt diye toplaşıp bir konudaki fikrimizi bir pankart ve bazı bildiri metinlerini dağıtarak mümtaz halkımıza ulaşmaya çalışırdık. Birinde işi büyüttük; daha doğrusu pankartı büyüttük ve tam da o sola dönen üst yolun üzerine oturduğu toprak parçasına pankartı bir bayrak gibi dikmeye çalıştığımız, gün oldu. Şimdiki gibi cep telefonları yok. Dağıldık ama gecenin bir vakti bir arkadaşımızdan bir türlü haber alamadığımızı anladık. Tekrar o toprak parçasına gittik ve küçük bir kuyuya düşmüş olduğunu gördük. Bağırmış ama oradan kimse geçmez. Çekip aldık… Cengâverlik günlerimiz… 

Tekrar Bakırköy’e dönelim ve tarihinden söz edelim… Yaşamadığımız ama okuyarak, araştırarak bulabileceğimiz tarihinden. Elbette ki, belediye veya kaymakamlık sayfalarından da bir tarih bilgisi edinebilirsiniz ama çoğunda bu; sayfanın hazırlandığı sıra her kime verilmişse görev, onun çalışkanlığına ve tarih bilincine bağlıdır. Yanlı(ş) bir tarih öğrenmişse; örneğin Doğu’nun pek çok ilçe ve kentinde olabileceği gibi, herkes kaymakamlıktan kopyalayıp alınca, nice beldede mesela Ermeniler’in hiç yaşamadığını görürsünüz. Bunu da belirteyim ve bilgiye boğayım sizi. Bunu da şu nedenle yapıyorum; kimi okur dostlarım, üşenme ve bize en doğru bilgiyi ver lütfen, çünkü biz gidip de aramaya ve doğru bilgiyi edinmeye pek gayretli değiliz… Yesari Asım Arsoy’dan ‘Perişan Saçların, Aşkımın Ağıdır’ ile ara verip bilgilerimize döneriz… Hadi bakalım: Bakırköy, İstanbul’un batı yakasında MS 384 yılında Konstantin tarafından bir eğlence ve sayfiye yeri olarak kurulmuştur. 

Bakırköy’ün tarihi İstanbul’un tarihidir. Bakırköy, Bizans döneminde eski önemini koruduğu gibi, aynı zamanda askeri ve siyasi bir merkez olan Hebdomon ismiyle anılmaktaydı. Bakırköy zamanla Jeptimun, Makrohori, Makriköy, 1925’te de bugünkü Bakırköy adını almıştır. 

Bakırköy’ün tarihinde kuşkusuz en önemli olay 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’dır. (Doksanüç Harbi) Plevne Kalesini ele geçiren Ruslar, İstanbul üzerine yürüdüler. Ayastefanos’u (Yeşilköy) işgal ederek karargâh olarak kullanmaya başladılar. Tarihte Ayastefanos Antlaşması ile geçen belge 3 Mart 1878’de burada imzalandı. 

Makriköy’ün Cumhuriyet öncesinde yaşadığı önemli bir olay da Fransız askeri birliklerince işgalidir. Ankara ordularınca bu işgal ortadan kaldırılmış ve Bakırköy, Cumhuriyet dönemine adım atmıştır. 19. yüzyılın sonlarından itibaren İstanbul’un bir ilçesi durumunda olan Makriköy’ün adı 1925 yılında ulusal sınırlar içinde yabancı adların değiştirilmesi sırasında Bakırköy’e dönüştürülmüştür. 

Bakırköy 1990’larda tümüyle kentleşmiş bir yönetsel birime dönüşmüştür. 1989’da Küçükçekmece çıkarılarak ayrı bir ilçe yapılmıştır. 1992’de Bakırköy ilçe sınırları yeniden düzenlenerek Bahçelievler, Güngören, Bağcılar ve Esenler adıyla yeni ilçeler oluşturulmuştur. 

Günümüz Bakırköy merkezindeki en eski yapı olan Çarşı Camii Bakırköy’ün gerçekten de 17. yüzyılla birlikte canlandığının yaşayan bir kanıtıdır. Çarşı Camii 1601’de inşa edilmiştir. Camiyle birlikte bir çeşme ve bir de hamam yapılmıştır. 

Azadlı Baruthanesi’nin kuruluşunda Barutçubaşı Ohannes Dadyan görev almış olup adını taşıyan Dadyan İlkokulu günümüzde de faaliyetini sürdürmektedir. 

Bakırköy merkezinde Ermeni Mezarlığı yanında Rum Mezarlığı da varlığını sürdürmektedir. Galleria’nın olduğu alandan Ayamama Deresi’ne kadar olan kıyı kesiminde 1970’lerin ortalarına kadar çok sayıda Roma ve Bizans dönemine ait çeşitli kalıntılara ait parçalar görülebilmekteydi. Ayamama Deresi civarındaki çeşitli temel kazılarında ise İlk Tunç Çağı’na ait çok sayıda eser bulunmuştur. Kanuni döneminin İskender Çelebi Bahçesi ile Baruthaneye ait çeşitli yapılar da bu sahil şeridinde yer almaktadır.

Merter

Merter’den de söz etmeli… Hayli kakafonik bir mimariye ve bu nedenle sevimsiz ve kaotik bir görüntüye sahip olmasıyla birlikte, bu semtin temel önemi; kimi küçük fabrikalar ve atölyeler ile buradaki ürünlerin satılmasına yönelik devasa çarşılarının olmasıdır… Tekstil ve konfeksiyon sektörü ağırlıktadır ve pek çok ünlü markanın ihraç fazlası ürünler olarak tanımlanan ürünlerini bu semtte bulabilirsiniz. Hem de ucuza… Gene Efes Pilsen’in büyük çelik depolarıyla her yerden görünen fabrikası da; yani, Anadolu Efes’in, İstanbul Merter’deki arazisi 270 milyon TL bedelle Nata İnşaat’a satıldı. 2017 yılının Nisan ayında fabrikadaki üretim durdurulmuştu. Anadolu Efes üretimini Adana, Ankara ve İzmir’e kaydırıldı. Elbette Merter ve işçi kesiminin yoğun olduğu bir bölgeden söz edilince DİSK’den söz etmemek olmaz elbette. Merkez bina buradaydı ve benim de hem o zamanlar hem de şimdilerde pek çok dostum, danışman olarak çalışmıştır… Ciddi emekleri vardır.

Bir de Behice (Boran) hanımın DİSK önünden başladığı bir eylemden söz etmeliyim. Gezi dozu derken, tarih bilgisini atlamayalım: 1 Mayıs 1979 günü, İşçi Bayramı yasakları nedeniyle otuz saat sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, buna karşı çıkan bir grup da Türkiye İşçi Partisi olmuştu. Partinin Genel Başkanı Behice Boran 69 yaşındaydı ve “1 Mayıs günü Taksim’de olacağız!” demişti. DİSK önünde buluşuldu ve Taksim yürüyüşü başladı. Yürüyüşe engel olmak isteyen polislerle karşılaşıldığında, Behice Boran başına yediği bir polis dipçiğiyle yere yıkıldı. Yaşı dolayısıyla polisler tarafından evine götürülmesi teklif edildiğinde bunu reddeden Boran, arkadaşlarıyla hâkim önüne çıktı. Sokağa çıkma yasağına uymamalarının nedenini soran hâkime “Taksim’e doğru yürüyecektik” dedi. Hâkim, “Merter neresi Taksim neresi, uzun yol, siz yaşlısınız, nasıl gidecektiniz?” diye sorunca da, “Dinlene, dinlene…” diye cevap vermişti… 

Buraya doğrusu bir işçi şarkısı yakışır… Cem Karaca’dan ‘İşçisin sen, İşçi kal’ı dinleyelim… Neredeyse bir marş formundadır… 

Hastaneyi yazdık ama bir ucunda bulunan Lepra Servisi’nden söz etmedik. Rahmetli Prof. Dr. Türkan Saylan’ın kurucusu olduğu ve son 20 yılını geçirdiği, cüzzamlılara hizmet veren tek hastane olan İstanbul Lepra (Cüzzam) Hastanesi, hocanın siyasi tutumları nedeniyle kapatıldı ve dönemin İl Sağlık Müdürlüğü tepkiler üzerine: ‘Bundan böyle Bakırköy Dr. Sadi Konuk Hastanesi’nde cildiye kliniği olarak hizmet verecek. Ve eğitim kurumu olmasına da öncelik verilecek’ dedi. Benim için özel bir yanı da, 40 yıllık kadim dostlarımdan Dr. Mustafa Sütlaş’ın hoca ile birlikte Anadolu’yu cüzzam çalışmaları için adım adım dolaşmasıdır… Gezip, görülmesi gereken yerleri biraz da formel bilgi bağlamına sokarak, yazalım…

 



Cumhuriyet (Bakırköy) Meydanı ve Özgürlük Meydanı 

Bakırköy Meydanı olarak da anılan Cumhuriyet Meydanı, trafiğe kapalı bir mekân ve Bakırköy Sahili’ne oldukça yakın bir konumda bulunduğu için ilçenin en uğrak mekânlarından biri. 

Özgürlük Meydanı ise ilçenin merkezi olmuş durumda. Meydanda çok sayıda kafe ve restoran bulunuyor. Hatta yan yana konumlanmış iki farklı alış veriş merkezinden de anlayacağınız üzere ilçenin en yoğun ve en kalabalık mekânlarından biri burası. Meydanın orta yerinde bir de atlıkarınca yer alıyor. Son iki yılını göremedim, hâlâ var mı bilemem… 

Fildamı Sarnıcı 

Bizans döneminde şehrin su ihtiyacını karşılamak adına birçok sarnıç yapıldığını hepimiz biliyoruz. Bu sarnıçlardan biri ise Bakırköy’de bulunan Fildamı Sarnıcı. Bizans’ın en parlak dönemlerinde yani milattan sonra 400 ila 500 yılları arasında inşa edilen sarnıç, İstanbul’da bulunan açık sarnıçlar arasında büyüklük bakımından ilk dörtte yer alıyor. 

Dikdörtgen ve geniş bir alanı duvar gibi çevreleyen sarnıç günümüzde Belediye’ye bağlı bir mekan olarak halka sunuluyor. Zaman zaman çeşitli etkinliklerin de düzenlendiği mekânın en renkli olduğu dönemler ise Ramazan ayı şenliklerine ev sahipliği yaptığı dönemler diyebiliriz. 

Florya Atatürk Deniz Köşkü 

Bakırköy’ün en meşhur mekâanlarından olan Atatürk Deniz Köşkü, Şenlikköy Mahallesi sınırlarında yer alıyor. Köşk, Mustafa Kemal Atatürk’ü İstanbul’a geldiği dönemlerde misafir etmek amacıyla yapılmıştır. 

Denizin 25 metre kadar içinde bulunan köşke, sahilden uzanan bir iskele ile ulaşabiliyorsunuz. Köşkte yine yaklaşık 25 metre kadar uzanan bir iskele daha bulunuyor ve bu iskele gerek denize girmek gerekse tekne, sandal gibi araçların bekletilmesi amacı ile inşa edilmiş. 

Hava Kuvvetleri Müzesi 

Bakırköy’ün en çok ilgi gören mekanlarından bir diğeri ise Hava Kuvvetleri Müzesi. Havacılık Müzesi olarak da anılan bu mekânda, Birinci Dünya Savaşı’ndan itibaren günümüze kadar kullanılan çeşitli uçaklara, helikopterlere ve hava aracı teknolojilerine yer verilmiş. Dilerseniz burada sergilenmekte olan araçları hem içeriden hem de dışarıdan daha yakından inceleyebiliyorsunuz. 

Florya Sosyal Tesisler 

Florya Sosyal Tesisleri huzurla dolup taşacağınız muhteşem mekânlardan biri. Şehrin yoğunluğundan sıyrılıp, tertemiz havası ve insanın içini ısıtan çevre düzenlemesiyle kesinlikle görmeniz gereken yerlerden biri. Tesis içerisinde restoran ve kafe de bulunduğunu belirtmek isteriz. Şayet uygun bütçelerle deniz kenarında yemek yiyebileceğiniz oldukça nezih bir mekân olduğunu gönül rahatlığı ile söyleyebiliriz. 

Florya Atatürk Ormanı 

Şenlikköy ve Basınköy Mahalleleri arasında uzanmakta olan bu bölge, 1937 yılında Atatürk’ün emri ile ağaçlandırılmaya başlanmış ve o dönemlerde başlatılan çalışmalar zamanla böyle muhteşem bir alanın ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Talimat bizzat Atatürk tarafından geldiği için bu yeşil alan, ilerleyen dönemlerde Atatürk Ormanı olarak anılmaya başlanmıştır. Birçok etkinlik yapmanıza müsait olan bu mekân dinlenirken veya vakit geçirirken oldukça keyif alacağınız bir nokta diyebiliriz. 

Yeşilköy Sahil Parkı 

Fark ettiğiniz üzere Bakırköy’de yeşil alanlar hayli fazla. Sahil Parkı da bu alanlar arasında en çok ön plana çıkan noktalardan biri. Gerek geniş yeşil alanları gerekse denize sıfır konumu ile huzuru soluyacağınız güzde noktalardan biri de burası. 

Zuhurat Baba Türbesi 

İstanbul’un Fethi sırasında orduda vazife almış bir zat olarak biliniyor. Rivayetlere göre, Bizanslılar Osmanlı askerlerinin içme suyunun sağlandığı kaynağa zehir atıyorlar ve bu sebepten ötürü askerin susuzluktan bitap düştüğü bir anda, aniden ortaya çıkarak askerlerin susuzluklarını gidermelerine yardımcı olduğu iddia ediliyor. Askerler, o gün aniden ortaya çıkan ve ismini bilmedikleri bu zata zuhur eden anlamında Zuhurat Baba olarak seslenmeye başlıyorlar. Fetih sırasında şehit düşen bu zat düştüğü yere defnediliyor ve ilerleyen dönemlerde bu zatın bir Allah dostu olduğu ileri sürülerek mezarı yanına bir türbe inşa ediliyor. 

Bakırköy Çarşı Camii 

Cami ilk olarak Şabanağa isminde hayırsever bir kişi tarafından 1602 yılında ahşap olarak inşa ettiriliyor. Hem olası yangın durumlarında binanın kurtarılması zor olacağından hem de ahşap yapısının tahrip olmaya başladığından Sultan Abdülaziz döneminde bütünüyle restore edilen cami, cemaat için yetersiz kalmaya başlayınca 1983 yılında yeniden restore edilerek genişletiliyor ve bugünkü halini alıyor. Her ne kadar orijinal yapıya sahip olmasa da bölgenin tarihi simgelerinden birini teşkil eden bu mekanı da görmenizde fayda var. 

Ermeni Kilisesi 

Osmanlı zamanında barut imalatı yapılan fabrikada çalışmakta olan Ermeni işçilerin ibadethane ihtiyaçlarının giderilmesi adına yapılmış olan Dzinunt Surp Asdvadzadzni Ermeni Kilisesi, 1844 yılında inşa ediliyor. 1999 yılında restore edilen kilisenin alanı içerisinde Ermenilerce önem verilen birçok kişinin de mezarı bulunuyor. 

Unuttuğumu sanmayın ama çok da ayrıntı verebilecek durumda değilim. Sahilin hem kara tarafında hem de deniz tarafında çok sayıda mağaza ve kafe bulunur… Hepsine referans veremem; mafyanın da bayıldığı yerler var, buralarda… Ama ilk büyük AVM olan Galeria buradadır ve her konuğumuz geldikçe, havalimanından dönerken uğradığımız Gelik’te… Zamanında sendikalaşma mücadelesi için az emek vermemiştik burası için… 

Havalimanına yakınlığı nedeniyle de çok sayıda toplantı, fuar ve kongre katılımcısının kaldığı çok yıldızlı yapılar ve kimi çok katlı gökdelenler de her niyeyse sahildedir. Çin Seddi gibi, denizle olan teması kesmektedirler. 

Bugünlük de bu kadar. Unuttuğumuz yerler illa ki vardır. Hatta müzik bile yapmadık heyecanla. Kapanırken de ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde yatan bir hastanın sözlerini yazdığı, ‘Çöpçüler’ şarkısını dinleyelim. Erkin Koray’dan...

(Adnan Genç, yeni1mecra.com)

Önceki yazılar:

1. yazı İstanbul'u özledim

2. yazı Beyoğlu

3. yazı Khalkedon havalisinde

4. yazı Boğaziçi, canımın içi

5. yazı Prenses Adaları

6. yazı Beşiktaş

7. yazı Fatih