'Macron dize getirilebilirdi’

'Macron dize getirilebilirdi’

28 Ekim 2020 Çarşamba  |   Günlük

2011'de NATO müdahalesi ile bölünmüş Libya'da iç savaşın tarafları Birleşmiş Milletler (BM) arabuluculuğunda kalıcı ateşkes anlaşması için uzlaşmaya vardı. Anlaşma, Berlin Konferansı kararları uyarınca oluşturulan 5-5 Ortak Askeri komite toplantılarının dördüncü turunda Cenevre'de imzalandı. BM Cenevre Ofisi'ndeki görüşmelere katılan Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile doğuda üslenen Tobruk meclisinin görevlendirdiği Halife Hafter'in komutasındaki Libya Ulusal Ordusu'nun (LUO) askeri temsilcileri, anlaşma metinlerini imzaladıktan sonra kararı ayakta alkışladı. 

Anlaşma uyarınca siyasi görüşmelerin kasım ayında Tunus'ta başlaması öngörülüyor. Yabancı savaşçıların en fazla üç ay içerisinde Libya'yı terk etmesi zorunlu tutulurken, ortak polis gücü oluşturulması umuluyor. Petrol tesislerinin üretime ve ihracata başlaması beklenirken, yeni birlik hükümeti işe başlayana kadar üçüncü taraflarla yapılmış eğitim anlaşmaları dahil tüm askeri anlaşmaların askıya alınması da öngörülüyor. 

RSFM'de gazeteci Ceyda Karan, gelişmeleri Medya Günlüğü yazarı Aydın Sezer ile konuştu. 

Sezer'e göre Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Libya'daki ateşkesi Güney Kafkasya'da Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki savaşla kıyaslayarak 'uzun sürmeyeceği' öngörüsü hatalı. Dağlık Karabağ'da iki ayrı ülkenin savaştığını ve insani ateşkes sağlanmaya çalışıldığını belirten Sezer, Libya'da ise dış destekçileri bulunan bir iç savaş yaşandığını vurguladı. Sezer, Libya'da Türkiye'nin de masada yer aldığı Berlin Konferansı süreci uyarınca BM'nin uzun süredir kotarmaya çalıştığı bir süreç bulunduğunu anımsattı: 

“Dağlık Karabağ’daki ateşkesle Libya’daki ateşkes arasında kapsam ve anlam olarak büyük farklar var. Dağlık Karabağ’da savaşan iki ayrı ülke var. Ülkelerden birinin toprakları işgal altında ve ilan edilen sadece insani amaçlı geçici bir ateşkes. Esir ve ceset değişimine yönelik bir ateşkes. Kaldı ki o da üçüncü kez delindi. Libya’da bir iç savaş söz konusu. Savaşanlardan UMH’nin arkasında Türkiye ve Katar var. Diğer tarafta da Temsilciler Meclisi’nin arkasında da başta Mısır olmak üzere Körfez ülkeleri var. Ayrıca Fransa ve Rusya’nın da sempatiyle yaklaştığı biliniyor. Dolayısıyla Libya’daki ateşkesi BM temsilcilerinin çok uzun bir süredir kotarmaya çalıştığı bir süreç. Bu konuda Türkiye’nin de masada yer aldığı Ocak 2020’deki Berlin Konferansı kararları doğrultusunda yapılan çağrılar da var. Son olarak Libya’daki ateşkes sanıldığı gibi savaşan tarafların alt düzeyli heyetleri arasında değil, tam tersine başta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeleri olan Fransa, Rusya hatta bir ölçüde ABD’nin ön mutabakatını sağladığı bir başka uzlaşının teknik görüşmeleri. Dolayısıyla kıyaslanması açısından aralarında bir benzerlik bulamıyorum."

Sezer, Ankara'nın 1 Haziran'daki ateşkese destek vermediğini ancak Rusya ile müzakereler sonucunda 22 Temmuz'daki İstanbul deklarasyonuyla BM'nin Libya'daki tüm kararlarına saygı duyulacağının kayıt altına alındığını anımsatarak, Erdoğan'ın da son ateşkesi 'tanımadıklarını' söylemediği, bunun yerine hoşnutsuzluğunu dile getirdiğini vurguladı.

Diğer yandan Sezer, Türkiye'nin Libya ile yaptığı deniz alanlarının sınırlanması anlaşmasının Libya'daki yeni hükümetin kompozisyonu ya da tavrıyla şekilleneceği bir geleceği olmayacağı görüşünü dile getirdi. Sezer'e göre Ankara kıta sahanlığı sorununun bir başka versiyonunu Doğu Akdeniz’de kendi eliyle yaratmış oldu: 

"Libya ile yaptığımız deniz alanlarının sınırlarının belirlenmesi anlaşmasının Libya’daki yeni hükümetin kompozisyonu ya da tavrıyla şekillenecek bir geleceği olmayacak. Çünkü bizim anlaşma sahamız Mısır-Yunanistan anlaşmasıyla o anlaşma sınırları içerisinde kaldı. Türkiye’nin bundan sonraki muhatabı o bölgede sadece ve sadece Yunanistan. Kaldı ki Yunanistan ile Libya arasında yapılması beklenen ve doğu batı uçları da belirlenmiş olan, yani Libya-Yunanistan, Mısır-Yunanistan anlaşmasıyla iki ucu belirlenmiş olan hatla ilgili Yunanistan ve Libya’nın çok kolay uzlaşıya varacaklarını düşünüyorum. Uzlaşamadıkları takdirde Uluslararası Adalet Divanı kısa bir süre sonunda o konuyu çözümlenmeyecek. Yunanistan Arnavutluk’la ilgili olan ihtilafını da Uluslararası Adalet Divanı’na götürüyor. Doğu Akdeniz’de bizim elimizde ne kaldı diye bakıldığında Ege’de Yunanistan’ın tek çözüm olarak sadece gündemde var olduğunu ifade ettiği kıta sahanlığı sorununun bir başka versiyonunu biz Doğu Akdeniz’de kendi elimizle yaratmış olduk."

Türkiye ile Yunanistan arasındaki istikşafi görüşmelerin sorunların çözülmesi değil belirlenmesine yönelik olduğunu anımsatan Sezer, Ankara'nın Ege sorunlarının içine Doğu Akdeniz’deki bir sorunu dahil ederek görüşme masasına oturma konumuna taşındığını dile getirdi. Sezer'e göre Türkiye’nin konumu Libya anlaşmasından sonra Doğu Akdeniz’de resmen geri adım atmakla açıklanabilecek bir politikaya evrildi: 

"İstikşafi görüşmelerin temel esprisi herhangi bir sorunun çözülmesine yönelik değil, sorunların belirlenmesine yönelik bir hamleydi. 5 başlık, 6 ayrı konuda Yunanistan’ı müzakere masasına davet ediyoruz. Yunanistan, Ege’de tek bir sorun olduğunu iddia ediyor. Tek sorun tek çözüm, o da kıta sahanlığıdır. Çözümü de Uluslararası Adalet Divanı’dır diyor. Son Doğu Akdeniz gerginliklerinden sonra varıldığı söylenen uzlaşma çerçevesinde yeni tur istikşafi görüşmelerde sanırım Yunanistan Libya anlaşmasını ve Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı sorununu da bu gündemin başına getirmeye çalıştı. Yunanistan açısından bu ne kadar mantıklı ve doğrudur bilinmez. Ama Türkiye’nin Ege sorunlarının içine Doğu Akdeniz’deki bir sorunu dahil ederek görüşme masasına oturuyor olması bazı kesimlerin en başından beri söylediği ‘Yunanistan’ın Akdeniz’de söz hakkı yok, Akdeniz’e kıyısı olan bir ülke değildir’ tezini zaten Ege’de adalara tanınmayan deniz alanları konusunda Yunanistan’la Mısır anlaşmasıyla Rodos ve Girit’ sağlanan yeni çerçevesinde çok farklı bir noktaya getirdiğimiz gözüküyor. Bu Türkiye açısından yeni bir sorun. İstikşafi görüşmelerin gündemine bunun taşınmasını isteyecek Yunanistan, bizim kabul etmememiz lazım. Mısır-Yunanistan anlaşmasıyla çekilen hattın, 28 derece boylamın batısına NAVTEX ilan edemiyoruz. Geri kalan sahada zaten Yunanistan’ın maksimalist tezlerini tanıyan hiçbir ülke yok Mısır dahil, Meis’ten bahsediyorum. Konu atışlı askeri tatbikatlar nasıl yapılır, hangi NAVTEX istasyonu nerede ilan edilmesine karar verir gibi ikincil-üçüncül derecede önem arz eden konulara düğümleniyor. Her iki taraf da sorunun özünü tartışmanın ötesinde farklı tavırlar sergiliyor. Türkiye’nin konumu burada Libya anlaşmasından sonra Doğu Akdeniz’de resmen geri adım atmakla açıklanabilecek bir politikaya evrildi. Libya anlaşmasıyla kendi ayağımıza kurşun sıkmanın şu anda sonucunu yaşıyoruz. Libya sahillerindeki hak arama mücadelemizi şimdi burnumuzun ucunda Meis çevresinde yapmak zorunda kaldık. Bu kadar acı ve olumsuz bir sonuç oldu Türkiye açısından. Dış politikadaki tüm başlıkların Türkiye’de iç politikadaki sorunların tartışılmasını öteleme, konsolidasyon, ‘milli birlik beraberlik’ ve bir anlamda muhalefetin de desteği olduğu için çok verimli bir alan olarak görüyorum."

Aydın Sezer, Türk hükümetinin Fransa ile yaşadığı kriz halini de değerlendirdi. Fransa ile Doğu Akdeniz, Libya, Kıbrıs'la başlayan gerilimin İslamiyet boyutuna vardığını söyleyen Sezer, meselenin Türkiye'nin İslam dünyasının liderliğine soyunması ve iç politikada alıcısı bulunan bir konu olmasında yattığını dile getirdi. Macron'un da meseleyi ülkesindeki pozisyonunu güçlendirmek için kullandığını dile getiren Sezer, Ankara'nın boykot gibi girişimler yerine Fransa'nın Türkiye'deki yatırımları üzerinden Macron yönetimini dize getirebileceği değerlendirmesinde bulundu: 

"Fransa ile daha önce Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve Libya’dan başlayan ergen Macron’un dış politikasına cevap verme ile başlayan gerilim bugün İslamiyet, Müslümanlık, ‘Macron’un dini ifadelerini karşı çıkış’ boyutuna geldi. Sorunun niteliğinde bir değişiklik var. Burada Türkiye’nin İslam dünyasının liderliğine soyunuyor olması da iç politikada alıcısı olan bir konu. Son açıklamalardan sonra Müslüman ülkeler de Fransa’ya karşı tepki koyuyor, bu da doğru. Ama Türkiye’de de Fransa’da da Macron ve Erdoğan’ın yönettiği politika tamamen iç politikaya yönelik, kendi konumlarını güçlendirmeye yönelik açılımlar. Türkiye’nin Fransa ile mücadele edecek çok daha güçlü altyapısı ve ‘silahları’ var. Türkiye’de faaliyet gösteren Fransız firmaları üzerinden Türkiye aslında arka kapı diplomasisi uygulayarak Macron’u da Fransa’yı da kolaylıkla dize getirebilecek bir potansiyeline sahip. Ama bunun yerine Fransız ürünlerine boykot çağrısında olduğu gibi tırmandırma yolunu tercih ediyoruz. Fransa’da da cami baskını üzerinden bu da Türkiye’de alıcısı olan hassas bir konu. Alman makamların açıklamasına göre, mali birtakım konular söz konusu. Bir namaz saatinde cami basılması kabul edilemez. Caminin aranmasını gerektirecek ya da cami görevlilerini soruşturacak başka bir boyut varsa, bunun yolu ve yöntemi çok farklıdır. Hatta bu konuda Türkiye ile işbirliği de yapılabilirdi. Bu konu Avrupa’da da Türkiye’de alıcısı olacak yeni bir konu.”

Yazının tamamı için tıklayın

 

Etiketler:  Diplomasi