Lviv'den geliyorum...

Lviv'den geliyorum...

5 Ekim 2019 Cumartesi  |   Köşe Yazıları

Lviv, Ukrayna’nın batısında küçük, şirin ve sürprizlerle dolu bir şehir. İsmi “Leo” dan yani aslandan geliyor. Şehrin her yerinde görebileceğiniz aslan figürleri ve sarı mavi Ukrayna bayrağıyla derbi maçını andırıyor.

Lviv ,Ukrayna’nın en milliyetçi şehirlerinden. Rusya’dan nefret eden Lviv’de Ukrayna’nın bazı bölgelerinde olduğu gibi okullarda seçmeli ders olarak bile Rusça öğretilmiyor. Rus edebiyatına ait birçok eser de müfredattan çıkartılmış. Halkın tepkisinden dolayı kimse sokakta Rusça konuşmuyor, Rusça şarkı söylemiyor. Hatta Rusça şarkı çalan radyolara da kısıtlama getirilmiş.  

Elinde Malezya uçağı tutan Medvedev’in, “çırılçıplak Putin” in kucağına oturtulmuş resmini bira şişelerinin üstünde görünce şaşırıp kalıyor insan. Putin’in resmi sadece bira şişelerinde olsa iyi, tuvalet kâğıdı, paspas vb. aklınıza gelebilecek her türlü uygunsuz yere basmışlar. Nefretlerini açıkça ifade ediyorlar. 

Yirmiyi aşkın konsept mekanıyla ünlü Lviv’de bir çok kafe ve restoran evlerin altındaki sığınaklarda bulunuyor. 

“Sığınakta kahve mi içilir?” diye aklınızdan geçirebilirsiniz. Uzun süre oturmak için bizce de uygun değildi, diğer yandan o kadar ilginçti ki biraz dişinizi sıkmanız iyi olur. 

Bunlardan bizce en etkileyici olanı “Kahve Madeni” oldu.  

“Madenden kahve çıkar mı?”  

Çıkmaz tabii, ama kurgu bu şekilde yapılmış. Başınıza geçirdikleri kasklarla oldukça loş tünellerden yürüyüp karanlıktaki masalara oturuyorsunuz. Klostrofobisi olanların da idare edebileceği bir ortam. Duvarlar kahve kaplı, görebilmek için cep telefonunuzun fener ışığını kullanmak zorunda kalıyorsunuz. Kahveler masanıza yerleştirildikten sonra garson elinde bir alev makinesiyle geliyor.  

“Eyvah yandık şimdi!” demeye kalmadan, makineden gerçekten alevler çıkmaya başlıyor. Kaçacak yeriniz olmadığından müzik eşliğinde masanın yüzeyinde dans eden alevleri yarı korku yarı heyecanla seyrediyorsunuz. Makineden çıkan alevler kahvelerin üzerine serpilmiş olan şekeri yakıp karamele dönüştürüyor. Bu sıcacık karameli isteyen kaşıkla yiyor, isteyen kahveye karıştırıyor, istemeyen kenara ayırıyor. Yanında gelen Baileys’leri de fincana karıştırınca kahvenin tadı damağınızda kalıyor.

Aslen “Türk kahvesi” olan ama Lviv’de  “Lviv usulü özel cezve kahvesi” diye geçen kahveyle pek gurur duyuyorlar. Kahvemiz Osmanlıya esir düşen Lviv’li 

Kulçiçkiy tarafından öğrenilip Avusturya’ya kadar götürülmüş.  

Lviv’de Türk kahvesi kadar nargile de oldukça yaygın. 

 



“Mazoşist Kafe” ise kapısında mazoşizmin isim babası “Leopold Ritter von Sacher-Masoch” un heykelinin bulunduğu çok popüler bir başka konsept kafe. 1836 yılında Avusturya -Macaristan imparatorluğuna bağlı bugün ise Ukrayna toprağı olan Lviv’de doğmuş olan Masoch, eserlerinde bolca mazoşist karakterler kullanan bir yazar.   

Garsonların müşterileri kırbaçladığı, diğerlerinin kahkahalarla bunu görüntülediği kafede menüden çeşitli işkence aletini seçebiliyormuşsunuz. Çıplak vücuda mum dökmek, kor bıçak, ağzı buzla doldurmak, daha istiyorum diye bağırtılmak bu kafede sunulan “eğlence!” lerin içindeymiş. Servis yapan kızların kıyafetleri, afrodizyak içecekler, topuklu ayakkabı içinde gelen hesaplar da çok konuşuluyor. Kafe turistik olduğu için yaralanıp çıkılmıyormuş ama deneyenler canlarının yandığını itiraf ediyorlar. 

“Mason Restoranı” ya da “En Pahalı Galiçya Restoran” da oldukça şaşırtıcı. Restoran diye tıkladığınız kapı Petro amcanın kibrit kutusu kadar küçük evine açılıyor. Pijamasıyla sizi karşılayan bu amca iki göz ocağında kaynattığı suyu göstererek çat pat konuştuğu Türkçesiyle “kahve ister misin?” diye soruyor. Sararmış kağıtlar, ana öğün olarak yediği haşlanmış patates, antika radyo ve siyah beyaz, tüplü, minik televizyonuyla 1940’lı savaş yıllarına gidiyorsunuz. Bu pijamalı beyefendi sizin ajan olmadığınızdan emin olunca, “En Pahalı Galiçya Restoran”ın gizli kapısını açıveriyor. Nazi subayları gelmeden restorana geçip gizli kapıyı kapıyorsunuz. Her tarafı mason sembolleriyle kaplı bu restoranda yemek yemek zorunda değilsiniz, sadece gezebilirsiniz de. Ama çıkmadan önce muhakkak tuvaletine uğrayın. Dört tarafı dolarla kaplı bu tuvalette, ihtiyaçlarınızı dolarların üstüne yapmanın duygusu ilginç olabilir. 

“Gaz lambası kafe” , “Slava Ukrayna” diye parolayı söyleyerek girdiğiniz “Savaş Müzesi”, içinde canlı müzik yapılan “Bira Tiyatrosu” “El yapımı çikolata fabrikası” “eczane müzesi” ve benzeri birçok  konsept mekan da gezilecek yerler arasında. Aslında birçoğu orijinal ya da tarihi değil. Ama Ukraynalılar son derece akıllıca bu gösterişli mekanları yaratmış, içlerinde tiyatro sergiliyorlar. Sadece Türkiye’den günde 1-3 uçağın geldiğini duyduğum bu şehirde hafta sonunda iğne atsanız yere düşmüyor. Turist patlaması var. İnsanlar eğleniyor. Alışveriş yapmak isteyenler için de fiyatlar genelde makul.

Yemek olarak Ukrayna mutfağı diğer birçok yerde olduğu gibi başka kültürlerle karışmış. Mesela “Strudel” Lviv’den  Viyana’ya gitti diye iddia ediyorlar. Her yerde vişneli veya elmalı strudel satılıyor. Belki yarım ay şeklindeki peynirli ya da patatesli gelen mantı onların olabilir. Bir de kendilerine özgü bir sosisleri ve tavukları ve tabii borş çorbası var.

Yemek içmek deyince vişne likörünü yazmadan geçemeyeceğim. Alkol oranı oldukça yüksek olmasına rağmen içimi çok kolay, çok lezzetli. Bardak boşalınca dibindeki vişneleri yemek de ayrı bir lezzet katıyor. Vişne likörü satan büfelerin önü günün her saati tıklım tıklım.

Az şekerli komposto ve buğday suyundan yapılan “kvas” da Lviv’de çok yaygın.

Buğday cenneti olan bu bölgenin gurur kaynağı bira da aslında onlara ait değil. Tüm dünyada bira deyince akla ilk gelen Almanya olsa da birayı ilk bulan Mısırlılar. Bir dönem sudan daha temiz olduğu iddia edilerek su yerine bira içilirmiş.  Özellikle manastırlarda din adamları tarafından yapılan biraya talep çokmuş.  

Lviv’de tarihi eser namına bence çok bir şey yok. En azından Avrupa’da gezme şansı bulanlar buradaki şato, kilise vs.den çok da etkilenmeyecektir.

Ancak halkın dindarlığı gözden kaçacak gibi değil. Gezdiğim hiçbir kilisede bu kadar çok ayin ve dua eden insan görmemiştim. Bazı kiliselerde kalabalıktan içeri bile giremedik.  

Lviv merkezindeki yapılar genel olarak Avrupai, renkli ve sıcacık.  

“Lviv Etnografya Açık Hava Müzesi” ise muhakkak gezilmesi gereken bir park. Ukrayna’nın çeşitli bölgelerinden getirtilen ahşap evler, kiliseler, rengarenk çiçekler, muhteşem peyzaj insana “cennet böyle bir yer olmalı” dedirtiyor. Arı kovanlarını görebileceğiniz, oldukça uygun fiyata doğal bal satın alabileceğiniz bu parkta, içinde "propolis"le kaplı bir yatak bulunan saunada yatıp cildinizi yenileyebilirsiniz. Ancak saunanın içinde birkaç arı da size eşlik edeceğinden, onlarla iyi geçineceğinize emin olmanız gerekiyor. 

Ukrayna’ya kadar gidip de kadınları yazmayacağımı sandıysanız yanıldınız. Mermer gibi bembeyaz ciltleri, renkli gözleri, çıkık elmacık kemikleri, upuzun bellerine kadar saçları ve sütun gibi bacaklarıyla bence çok güzeller. Allah sevdiklerine bağışlasın. 

Cinselliğin ülkemizde olduğundan çok daha özgürce yaşandığı kesin.  

“Stargorod” isimli Ukraynalıların doğum günü, evlilik yıl dönümü gibi özel günlerini kutladığı, masaların üzerine çıkıp dans ettiği müzikli restoranın tuvaletindeki alelade sandığınız bir kapı, gizli bir yatak odasına açılabiliyor. Böylesini Amsterdam’da bile göremezsiniz. 

Orada yaşayan bir Türk, bölgedeki imajımızı ünlü bir Rus atasözüyle çok güzel açıkladı. 

“Türklerden karını, Azerilerden malını, Çeçenlerden canını koru.” 

Duyduğum en ırkçı söylemlerden biri olmasına karşın, aklıma ilk gelen şey bölgedeki arz talep aşırılığının bölgenin kadınlarından değil, Türk erkeklerinden kaynaklı olabileceği oldu. Her ne kadar bu söz yabancı uyruklu kızları kaçırıp hareminde cariye olarak tutan Osmanlı padişahlarından kaynaklı olsa da dünden bugüne talepte değişen pek de bir şey olmamış gibi duruyor.

Sevgiyle kalın,

İlgili yazının linki: http://medyagunlugu.com/haber/ukraynaya-vize-gelir-mi-45908