Leylâsayar…

Leylâsayar…

2 Mayıs 2019 Perşembe  |   Köşe Yazıları

Bayılıyorum şu “gelişmekte olan ülkeler” lâfına. 

Hiçbir leylek tarih boyunca bu kadar laklak etmemiştir. 

“Çocuklar yarının büyükleridir” lakırdısı ile benzerlikler var gelişmekte olan ülkeler kandırmacasında. 

Hiç de tuhaf değil ve çok normaldir insanların başta siyasetçiler medya ve aydınlar olmak üzere “gelişmekte olan ülkeler” lâfazanlığını önemsemeleri ve hatta buna inanmaları tapınmaları. 

“Hz.Süleyman Demirel” bir ara, “nurlu ufuklar” diye hayali icraatlar yaparken “25 yıl sonra İtalya’nın seviyesine geleceğiz” demişti Türkiye ülkesi için. 

İtalya ülkesi başka bazı devletler gibi (devlet ile ülke kavramları arasındaki ilişkiler için meraklısı kafa yorabilir ve sorabilir kendi kendine, ülkesi ve devleti aynı şey midir insan için) gelişmesini tamamlamış artık duran bekleyen (şeyi, gelişmekte olanları bekleyen) bir devlet miydi ki Morisson Süleyman binip iş birlikçi kıratına yetişecekti İtalya’ya? 

Gelişmekte olan kavramı üzerine kafa yorunca insan yorulacaktır ve belki de insanın en önemli sorunsallarından birisi de yorulmamasıdır artık. 

Yorulmuyoruz be insanlar, farkında değilsiniz biliyorum ama bizi yoran hiçbir şey kalmadı ne yazık ki. 

Yorulmuyorsa insan memleketi için onun bir memleketi olabilir mi? 

Yormuyoruz kendimizi. 

Yormak her ne kadar da akrabaysa da yorulmakla aynı şey değildir ve çoğu zaman yormadığımız için kafamızı, yoruluyor bedenlerimiz. 

Boşuna yorulmaktan muzdariptir kuşağım benim ve sonraki kuşaklar da üstelik onlar neredeyse yorulmuyorlar da. 

Yorulmuş daha yolun başında bir yolcu ne kadar devam edebilir ki yoluna? Yolumuz var mı bizim diye sorgulamadığımız için, yolistan oldu devletimiz, hani Kuzey Kıbrıs Yol Cumhuriyeti desek yeridir nerdeyse toprak gördüğümüz her yerine KKTC’nin asfalt dökeceğiz de yol bağlayacağız çocukluğumuzdan Digomo’ya.* 

Bütün yollar Digomo’ya çıkar bilinir bilinmesine de, Digomo’ya varmazdan evvel ulaşılması gereken hedefler, varılması gereken menziller, aşılması gereken dağlar, boşa çıkarılması gereken pusular yok mu? 

Hiç mi hak etmiyoruz Digomo’ya giderken bir korulukta durup nefes almayı ki “içime çektiğim hava değil gökyüzüdür”demecesine. 

Ne zaman içimize yüzünü çektik biz göğün ya da tuzunu denizin kokusunu karanfilin rayihasını nanenin? 

Yüzü sevgilimizin nefes olup attı mı içimizde? Ya çözümü bilinmezli denklemler içimizde mesafe aldı mı? 

Gelişmekte olan ülkeler kategorisine hapsedilen bölgelerinde dünyanın kimdir dikte eden eğitim öğretim işlerini? 

Bilgi ile haber arasındaki ayrımı bilmeden ve hatta haberdar olmadan böyle bir ayrımdan kendimizi bilgilenmiş sanmak diploma alınca, kimin tuzağıdır bize? 

Bir saralım bakalım gelişmiş diye kabul gören devletlerin okullarında, Fransa’nın başkenti Paris, George Washington beyaz atını şahlandırarak bir salı sabahı fethetti New York’u diye dersler okutulur mu? 

Ya Londra’da öğrenciler bir tık ile Kant’ın felsefesinin çağımızdaki yansımaları ödevini internetten indirip de tam not alabilirler mi ödevlerinden? 

Bilgi biriktirmemiş dahası bilgi felsefesi üzerine hiç kafa yormamış insanların yaşadığı ülkeleri, devam ettikleri okulları “computer” ile donatır da, o aptal makineye bir üstüne üstlük bilgisayar adını verirseniz ne olur? 

“Computer”lar daha hızlı çalışan, daktilo ile hesap makinesinden, bir de kolay akvaryumdan başka bişey olmaz ve biz de bilgisayarlı hayata ve eğitime geçtik diye övünürüz. 

Nenem tutturdu bilgisayar istermiş. Aldık çaresiz. 

Ne yapacağını sorduk, Instagram ile “Facebox” ile işi olmaz da derdi şeymiş… Duymuş ki bu bilgisayar her bir işi yapar. 

Sordu bilgisayara. “Ne yemek yapayım” diye. Bilgisayar soruya soruyla yanıt verdi “Dolapta ne var?” 

“Bulgur” dedi nenem, “yağ ve soğan.” 

“Bulgur pilavı” dedi bilgisayar. 

Nenem gelişmekte olan ülke nenesi. 

*Girne'de bir kasaba