Küçük ayaklar büyük terlikler

Küçük ayaklar büyük terlikler

27 Eylül 2019 Cuma  |   Serbest Kürsü

Dün bir anda saniyelerle gücünü hatırlattı yine doğa… Ve biz İstanbullulara acımış olmalı ki tüm şiddetiyle göstermedi yüzünü… 

Yıllardır uygulanan siyasetten, kötü yönetimden, hatta yönetilememekten söz etmek istemiyorum bu yazımda. 2000 ve sonrası doğumlulara seslenmek, yaşadığımız acı tabloyu aktarmak istiyorum aslında... Çünkü onlar 99 depremini yaşamadılar. Depreme karşı savunmasız, tecrübesiz, bilgisiz olan bizim kuşağımız ve büyüklerimiz gördü o acıları…

Gecenin bir vakti 45 saniye içinde tüyleri diken diken eden büyük bir uğultu eşliğinde ayaklarımızı bastığımız, yaşadığımız yeryüzünün hoyratça sallantıya geçmesini kelimelerle ifade edebilmek zor. Kocaman binaların sağa sola eğilerek sallanmasını, büyük gürültüyle yıkılmasını, insanların yataklarından bile kalkmaya fırsat bulamayıp çoluk çocuk ailelerin göçük altında kalmalarını gördü bizim kuşağımız. Çevrelerinde binlerce ölüm olurken şans eseri kurtulanların bile sevinemediklerini çok iyi biliyoruz. Marmara Bölgesi dahil neredeyse yurdun yarısı karanlığa gömülmüştü o gece... Telefon şirketleri komple iptal olmuştu. Kimse eşine dostuna ulaşamamıştı. Ve depremi yaşayanlar sadece kendi civarlarında olduğunu sanmıştı. Oysa o gece binlerce insanı doğrudan etkileyen deprem birçok şehrimizi, koskoca Marmara Bölgesini kırıp geçmişti lakin kimsenin haberi yoktu.

Gecenin karanlığında korkuyla herkes sokaklara fırlamıştı ne yapacağını bilemeden… Kimileri binaların bahçelerinde oturmuş, kimileri arabalarına atlayıp deniz kenarlarında almıştı soluğu… Hep en güvenli yerlerin evler, yuvalar olmasıyla o güne kadar hayat devam etmişken aslında evlerin güvenliği de sarsılmıştı o gece kafalarda… Sığınağımız, yaşam alanlarımız olan evlere girilememişti.

Peki, en güvenli yer neresiydi acaba?  

Hayatımda hiç depremi hissetmemiş ben, tuhaf ama merak ederdim yer sarsıntısı nasıl olur, nasıl bir şeydir diye. Çünkü televizyondan izlediğim deprem haberleri hep ülkemizin doğusunda olurdu. Üstelik de genelde kış aylarını bulurdu bu depremler… İnsanların kendi yaptıkları derme çatma evleri yıkıldığından karda kışta soğukta kalırlardı. Kızılay’ın bölgeye çadır ve battaniye yardımı konuşulurdu. Görüntülerde ortada büyük varil gibi bir şeyde ateş yakılmış onun etrafında battaniyelere sarılı insanlar olurdu. Çocukların ayaklarında ise o soğuğa rağmen hep terlik görürdüm. O küçücük ayaklarında büyük yazlık terlikler… Ve yine o soğuğa rağmen çocukların üzerinde sadece tek bir kazak. Ne bir ilave yelek, ne hırka, ne mont, sadece kazak… Çocuk aklımla hep yoksul insanları vuruyor bu deprem diye geçirirdim içimden. Sonra aradan zaman geçer her şey unutulmaya yüz tutmuşken başka bir deprem haberi, başka yerde, başka şiddette ama aynı görüntüler insanlarda… Yoksulluk, çaresizlik, gözyaşları, kış günü yazlık terlikler…

Evet, yıllar sonra ben de hissettim merak ettiğim depremi. Ve anladım ki o an üzerinde ne varsa onunla kalıyormuş insan. Gecenin üçünde yatak sallanmaya başladığında birden fırladım. Bize öğretilen deprem anında kapı eşiğinde beklemememizdi. Ben de doğal öğreti gereği kapının yanında beklemeye başladım. Bacaklarım zangır zangır titriyor. Bir yandan “Evet bu deprem olmalı” diyor bir yandan bacaklarım mı titriyor yoksa yer sarsıntısından mı bacaklarım hareket halinde onu kestirmeye çalışıyorum. Sanırım her ikisiydi. Demek bu kadarmış diye geçti aklımdan, buraya kadar hayat... O karanlıkta duyduğum düşen cam eşyaların ve depremin uğultusu. Daha önce binaların sağlamlığı konusunu konuşmuş olduğumdan birden müteahhitlerin malzemeden çaldıkları düşüyor aklıma... Eee yıkılma, devrilme gürültüleri de var. Ben ayakta olduğuma göre.. Tamam! Arka küçük oda gitti. 

Annemi arıyorum telefonla…  

- Anne deprem oluyor.  

- Evet yavrum. Allah çok korkutmasın. Baban da uyandı. İyiyiz biz.  

- Tamam, anne ben şimdi Aslı’yı (kızımı) arayacağım...  

Ertesi sabah gün ağarırken olayın korkunçluğu da tüm çıplaklığıyla belirmeye başlıyordu. Deprem sadece İstanbul’da değildi. Esas deprem Gölcük- Kocaeli merkezli.. İzmit, Adapazarı, Düzce, Bursa, Çınarcık ve İstanbul’a kadar hasar vermişti. Sonrasında fay hatları, deprem esnasında neler yapılması veya yapılmaması gerektiği konuları, Gölcük’te binalar denize gömülünce kıyıların özellikle dolma kıyıların aslında ne kadar tehlikeli olduğu, binaların depreme dayanıklı yapılmaları için ruhsatlar, cep telefonlarına önce geçici konulan deprem vergisi (zamanla sabit hale geldi) ve deprem sigortaları ortaya çıktı. Toplanma alanları belirlendi, Marmara Denizi araştırmaları yapıldı, raporlar hazırlandı ve sonuç olarak denildi ki: “İstanbul’u büyük bir deprem gerçeği bekliyor. Depremler değil uygun yapılmayan binalar öldürür.”

Yaklaşık 20.000 kişinin hayatını kaybettiği, yine yaklaşık rakam 25.000 kişinin yaralandığı 285.000 evin hasar aldığı kocaman doğa gerçeğinin ardından günümüze kadar 20 yıl geçti. Bu arada yapım hatalarından dolayı çöken binaların müteahhitlerine dava açıldı. Yakınlarını kaybedenler, maddi manevi kayıpların ardından, yaşadıkları acıların sonucunda açtıkları davalarda da yıkıma uğradılar. Çünkü birçoğu ertelenerek sonrasında da zaman aşımına uğrayarak davalar düştü. 

Ama 20 koca yılda insanlar doğanın gerçeği deprem karşısında okullarda daha çocukluktan bilinçlendirildiler! Binalarımız depreme karşı dayanıklı olarak inşa edildi! İnsanlar ev alırken depremi de düşünerek yaşam alanlarını seçti! Deprem fay hatlarının yakın olduğu bölgeler mesela Avcılar, Ataköy, Bakırköy, Büyük Çekmece, Küçük Çekmece, Silivri, Çatalca, Fatih, Tuzla, Kartal, Adalar ve tüm deniz kıyılarına yüksek bina yapımına izin verilmedi! Dere yataklarına evler yapılmadı! Verilen vergilerle hasarlı okullarımız, hastanelerimiz yenilendi, parklar, bahçeler, yürüyüş alanları yapıldı! Bilim insanlarımız medya sayesinde tüm halkı aydınlatmayı keyifle görev edindiler! Devlet deprem araştırma, erken uyarı sistemleri konularında önceliklere önem verdi!..

Dün Silivri’de neredeyse 6 şiddetinde deprem oldu. Televizyon haberlerinde izlerken baktım geçmiş zaman karelerinin biraz farklı aynısı… Yine insanlar dışarı attılar kendilerini, yine geceyi dışarıda geçirdiler, yine binalar çatladı. Devlet hastanesindeki hastaları bahçe kalmamış yol kenarındaki çimenlere çıkarmışlar, içim gitti. Çocuklar okullarında korkuyla bahçeye çıkarılmışlar. Veliler titriyor, çocuklar üşüyor korkuyla… Yine telefonlar kesik. Trafik felç.  

Artık deprem olduğunda,  “Çok korkmuyoruz sadece biraz ürperti işte hepsi bu!” diyebilmek hiç de zor değil(di) aslında…