Krizin perde arkası

Krizin perde arkası

17 Mart 2020 Salı  |   Serbest Kürsü

Yıl 2011, aylardan eylül, finans dünyası büyük bir çalkantı içinde: Avro çökmek üzere, Yunanistan’ın borç krizi bütün piyasaları allak bullak etmiş durumda, Batı dünyasının büyük bankaları yükümlülüklerini yerine getirmekte görülmemiş ölçüde zorlanıyorlar; bunların en önemlilerinden biri olan Deutsche Bank’ın piyasadan düşük değerle topladığı bono ve benzeri enstrümanlarla üstlendiği yükümlülük 50 trilyon dolara erişmiş durumda, yatırımcılar güvenli bir liman arayışı içinde, 4 Eylül tarihi itibarıyla altının ons başına değeri 1.895 dolara tırmanmış. 

Aynı hafta içinde, ABD Başkanı Barack Obama, Beyaz Saray’da ekonomik danışmanlar heyetiyle bir araya geliyor. Ancak bu toplantının olağan dışı bir yönü var: Danışmanlar kurulunun yanı sıra ABD’nin dev yatırım bankaları JP Morgan Chase, Citibank, Goldman Sachs ve onlar gibi Wall Street’i avuçlarında oynatan kurumların en üst düzeydeki yöneticileri bu toplantının katılımcıları arasında. Ve toplantıdan bir gün sonra altın fiyatı tepetaklak yuvarlanmaya başlıyor ve iki hafta içinde yaklaşık yüzde 25 değer kaybıyla ons başına 1.500 dolara iniyor. Ve “şelale düşüşü” olarak tanımlanan bu büyük darbenin ardından altın fiyatları aşama aşama gerilemeye devam ederek 2015’de 1.050 dolara kadar geriliyor. 

İlginçtir, geçtiğimiz hafta Donald Trump, Beyaz Saray’da aynı banker takımıyla yeniden görüştü ve bu kez altın fiyatı Cuma günü ons başına 100, 16 Mart Pazartesi günü de 80 dolar düştü, ancak daha sonra 30 dolar civarında toparlanarak 1.480 seviyesinde tutundu, şimdilik.

Şimdi bu iki toplantının ve yarattıkları sonuçların rastlantı olduğuna inananlar varsa, kendilerine iyi şans ve başarı dilemekten başka bir şey kalmıyor. 

Her ne kadar geçen hafta yapılan toplantının arka planındaki koşulların 2011 yılındaki koşullardan önemli ölçüde farklılık gösterdiği gerçeğini kabul etmek gerekiyorsa da, her iki sonucun aynı hedefe yönelik olduğunu saptamak da bir zorunluluk. O hedef ise, ABD dolarının uluslararası piyasalardaki can çekişen hegemonyasını ne pahasına olursa olsun biraz daha uzatabilmek. 

2011’den bu yana geçen sürede uluslararası finans sisteminde birkaç önemli değişiklik yaşandı, bu değişikliklere yakından göz atmadan bugünkü durumu yeterince doyurucu biçimde yorumlamanın eksik olacağı bir gerçek. 

Sırasıyla bakacak olursak: 

- Bitcoin: Sadece internet ortamında el değiştirebilen bu sanal para birimi, bir ara değer saklama aracı olarak devlet borçlanma tahvilleri ve altından bile güvenli bir yatırım aracı olarak görülürken, yasal düzenlemelerdeki boşluklar ve özellikle suç örgütleri tarafından kullanışlı bir para transferi aracı olarak kullanıldığı için cazibesini ve gerçekçi bir yatırım aracı olma özelliğini hızla yitirdi; 

- Borç sarmalı: 2007-2008 krizinden sonra Batılı merkez bankalarının ekonomik çarkı döndürebilmek amacıyla piyasayı nakite boğma politikası bir ucube sonuç doğurdu: Yaratılan nakit reel ekonomi yerine finans piyasalarına yöneldikçe, ucuz para bağımlılığı hem mali piyasaları, hem de ekonominin güvencede olduğunu gösterebilmek için bu piyasalara mahkum olan merkez bankalarını rehin aldı. Bir başka deyişle merkez bankaları piyasaların baş ağrısını gidermek için aspirin niyetine nakit musluğunu açarken, fark etmeden tüm ekonomide bir maliyetsiz para iptilası yarattılar. Merkez bankalarınca piyasalara neredeyse sıfır maliyet olarak nitelenebilecek denli düşük faiz oranlarıyla sürülen para, büyük şirketler tarafından ya piyasadaki kendi hisselerini düşük maliyetle toplamak ya da başka finans araçları vasıtasıyla bilanço büyütmek için kullanıldı. 
“Merkez bankalarının bankası” kabul edilen İsviçre’deki Uluslararası ödemeler Bankasına göre, bu ucuz para politikalarının yarattığı borçluluk bugün çılgınlık boyutuna varmış, dünya ekonomisindeki borç toplamı 260 trilyon doları aşmış durumda; bu dünyanın toplam gelirinin, yani gayrisafi hasılasının üç buçuk katından fazla. Ve gidiş buradan yokuş aşağı hızlanacak: ABD Merkez Bankası Fed, iki hafta içinde ikinci kez, olağan toplantısını beklemeden faiz oranlarını düşürerek sıfır düzeyine indirdi. Bunun yanı sıra Fed, nakit piyasasını rahatlatmak için, gecelik repo operasyonlarına sağladığı 175 milyar dolarlık desteğin üzerine 1 trilyon dolarlık bir nakit destek paketi hazırladığını ilan etmiş durumda. Yani borçlanma hızı galoptan dört nala yükseliyor. 

- Petrol fiyatı savaşı: Rusya’nın Suudi Arabistan’ın restini görerek petrol üretimini daha da sınırlamayı reddederek yol açtığı petrol fiyatı savaşı, eğer Devlet Başkanı Vladimir Putin’in niyetlendiği sonuçlara yol açarsa, ABD ekonomisinde büyük bir gedik daha oluşabilir. Rusya’nın önemli gelir kayıplarını göze alarak giriştiği bu fiyat savaşından beklentisi, ABD’deki irili ufaklı düzinelerce şirketin yaptığı doğal gaz ve petrol üretimini iflaslar yoluyla sonlandırmak ve böylece Rusya’nın uluslararası pazar payını artırmak. Son on yılda Amerikan şirketleri “shale technology” olarak bilinen bir yöntemle, yer altında kayalar arasına sıkışmış petrol ve doğal gazı basınçlı suyla yer üstüne çekip önemli ihracat rakamlarına ulaştılar. Ancak bu teknoloji, yüksek maliyeti nedeniyle petrolün varil başına 40 doların altına inmesi durumunda kârlılığını sürdüremiyor. Putin bu yolla ABD ekonomisine önemli bir darbe vurma peşinde. 

Bütün bunların üstüne Covid-19’un dünya ekonomisinde iki üç hafta içinde yarattığı küçülmeyi eklerseniz, nasıl bir fırtınaya doğru yol alındığını tahmin edebilirsiniz. 

Bu fırtınada en sağlam çıpa olarak kalacak olan altının neden ABD yönetimince baskı altında tutulmak istendiği açığa çıkmış olmuyor mu: Piyasadaki tüm nakit, korunma amacıyla altına hücum ederse, ABD’nin uluslararası hegemonya aracı dolar ne hale düşer? Son on yıldır altın stoklamakta olan Çin ve Rusya karşısında ABD'nin hali ne olur?

Cengiz İzmirli (mahlas)