Korona ve kapitalizm

Korona ve kapitalizm

1 Nisan 2020 Çarşamba  |   Günlük

Dünya çapındaki koronavirüs seferberliğini sürerken, şimdiden ekonomik kaygıların öne çıktığı ve dünya düzeninin sorgulandığı bir dönemden geçiliyor. Koronavirüse karşı aşı bulma yarışı devam ediyor, ancak uzmanlar bunun bir seneyi bulabileceğini söylüyor. Sadece ilk patlak verdiği yer olan Çin, salgının sona erdiğini duyurmuş durumda. Salgın gelişmiş Batı ülkelerinin de ekonomilerini derinden etkilerken, Uluslararası Çalışma Örgütü ILO koronavirüs nedeniyle 25 milyon insanın işsiz kalabileceğine işaret etti. OECD de karantinada geçirilen her bir ayın GSYH büyümesinde yüzde 2'lik kayba yol açacağını söylüyor. 81 ülke IMF'den borç talep etmiş durumda. 

Bu koşullar altında düşünürlerden sokaktaki sıradan insanlara herkes dünya düzeninin nereye gittiği sorusunu yöneltiyor. Kimsenin yarın öbür gün ne olacağını bilemediği küresel kapitalist sistemle ilgili tartışmaları bağımsız siyasetçi ve Medya Günlüğü yazarı Aydın Sezer ile konuştuk: 

Sezer'e göre, koronavirüs (Kovid-19) krizi en başta insanların kendi yaşamlarını sorgulamalarını sağlayan bir boyuta ulaştı. Pek çok insanın parayla, işle ve kapitalizmle ilişkisini sorguladığını söyleyen Sezer, bu tarz bir krizle nasıl mücadele edileceği deneyimlenmediği için herkesin panik ortamına sürüklendiğini, hiç kimsenin de yarın ne olacağına dair tahminde bulunamadığını vurguladı. Sezer, bu süreçte kapitalizmin geçmiş krizlerinin de yeniden değerlendirildiğini belirtirken, özellikle 'neoliberalizm' diye anılan mefhumun aslında ne olduğunun tartışılması gerektiği görüşünde: 

“İlk başta herkesin kendi yaşamını sorgulamaya başladığı bir boyuta geldik. Nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz? Bu dünyadaki amacımız nedir? Parayla, işle, ‘kapitalizmle ilişkimizi’ sorgulamaya başladık. Özellikle son 100 yılda ortaya çıkan büyük bir felaket olarak değerlendirileceği için böyle bir krizle nasıl mücadele edilir, ne yapılır, bu konuda da bir tecrübe ya da bilgi eksikliği olduğu için neredeyse herkes bir panik ortamında. Yarın ne olacağını düşünüyor, tahminde de bulunamıyor. Ama işin en kolay yolu, bunun yaşadığımız kapitalist sistemle ilişkilendirilerek, kapitalist sistemin böyle bir kriz karşısında ne öğrettiğini ya da sistem içindeki çelişkilerin bu krizin daha da fazla belirginleşmesinde etkisi olup olmadığını tartışıyor. Dolayısıyla herkes bunu sorguluyor. Zaten dünyada sorgulayacak başka bir üretim ilişkisi modeli olmadığı için de durum bundan ibaret. Kapitalizm olgusundan bahsederken kapitalizmin dönemsel krizleri ya da devletlerin ekonomiye müdahaleleri ki özellikle 2. Dünya Savaş’ından sonra başlatılır yakın dönem kapitalizmin tarihi. Her zaman son derece çelişkili açıklamalar, kavramlar, ideolojiler üretilmiştir. Bunlardan biri neoliberalizmdir. Bunun ne olmadığını dünyada iktisatçılar, öğretim üyeleri, sokaktaki adam, siyasetçiler gibi çok geniş kesimler, hep tartışmıştır. Ama bunun özüne inildiğinde aslında neoliberal politikaların gerçekte ne anlama geldiği konusunda da benim açımdan çok ciddi kuşkular var." 

Sezer kapitalizmin kriz yaşadıktan sonra insanların önüne bunu açıklamaya yönelik bir takım argümanlar sunduğunu, insanların da bu paketler üzerinden durumu anlamaya çalıştıkları görüşünde. Kapitalizmin güçlü olanın her şeyi kazandığı, insani açıdan etik olmayan bir sistem olduğunu belirten Sezer, sistemin realitesinin de kar maksimizasyonu olduğunu vurguladı. Sezer, "İnsanoğlu yaşadığı ve mülkiyet duygusu ve olgusu hüküm sürdüğü müddetçe adı kapitalizm olmaz mapitalizm olan başka bir sistem kurulur" dedi. Kapitalist sistemin özellikle finansal kapitalizm ile birlikte farklı bir evreye geçtiğini, insanlar klasik iktisat teorisi, real ekonomiyle finansal ekonomiyi, fon kapitalizmini aynı tanımlarla yorumlamaya ve anlamaya çalıştığını söyleyen Sezer, bu arada da 1990'larda ABD'nin her çeyrekte aralıksız büyüyen ülke haline geldiğini kaydetti.

Sezer'e göre bugün reel ekonomi denilen şey Çin ile eşit hale gelmiş durumda. Ancak Çin'in bunu kendi kaynaklarıyla yapmadığını, Batılı kapitalist ülkelerin doğrudan yatırımları ve yönetim anlayışlarını ithal ederek ve uygun koşulları sağlayarak gerçekleştirdiğini ancak bunu yaparken zararına üretim ve sübvansiyonu ihmal etmediğini belirten Sezer, diğer yandan Çin'in sosyalizm ve kapitalizmi aynı potada eriterek yepyeni bir şey denediği görüşünde: 

“Dünyada reel ekonomi denilen şey, eşittir Çin. Bunu Çin kendi kaynaklarıyla kendi başına yapmıyor. Batılı kapitalist ülkelerin doğrudan yatırımlarıyla, yönetim anlayışlarını ithal ederek onlara olağanüstü uygun koşullar sağlayarak bir üretim modeli deniyor. Bunu yaparken sosyalizmi de elden bırakmıyor. Bir tane Çin var, iki tane sistem var. Sosyalist ve kapitalist ekonomi var. Sosyalist Çin’deki üretim tarzı ve modelinde bizim bazı iktisatçılarımız üretim maliyeti hesaplamaya kalkıyorlar. Hatta işçilik maliyetlerinin düşük olduğunu da iddia ediyorlar Çin’de. Adam zararına üretim yapıyor. 2000-2010 yılları arasında Çin’de 1 trilyon dolar sübvansiyon yapıldı devlet kontrolü altındaki işletmeler ayakta kalabilsin. İşçilere 12 ay çalışma fırsatı ve şansı da tanıyor sistem, üç-beş ay çalışarak para ekonomisiyle tanışsın diye. Bunlar 5-10 sene önceki hikayeler. Kapitalist sistem içerisinde tartıştıklarımız yaklaşımlarımızın temelden yeni yapıya uygun olarak algılanması, anlatılması, yorumlanması gerekiyor. Donald Trump, 2000’lerin başından beri daha iş adamıyken Çin ile ticaretin yasaklanması gerektiğini, ABD’deki orta sınıfı yok edeceğini söylüyordu. Ama Çin’in toplam ihracatının yüzde 12’sini Walmart tek başına yapıyor. Kapitalizm bu, çünkü üretime bakıyor. Bayrağına, milliyetine, duygusallığa yer vermiyor. Hangi ürün nerede ne kadar ucuza üretiliyorsa, alıp satmanın peşinde. 2008 krizinde Renault, Türkiye’deki üretim tesisini genişletmeyi planlıyordu. O dönem Fransa, üretim tesislerinin Fransa içinde yapılmasını önermeye başladı, yine korumacılık. Bu küreselleşme dediğimiz olgunun temelinde serbest ticaret ideolojisi hiçbir zaman olmadı, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra. Ama bu ideoloji her zaman vardı. Bu mukayeseli üstünlükler teorisiyle insanların kafası karıştırıldı ama realite bambaşkaydı. Bunu hiçbir şekilde eleştirmiyorum, çünkü kapitalist sistemin özü bu zaten. Bu olgudan farklı bir şey çıkmasını beklemek bence çok absürt bir şey. Kapitalizm daha iyi nasıl olabilir? Bunu formüle ederek yapamazsınız, bambaşka bir şey. Çin’in ortaya çıkışı her ne kadar son derece Çin açısından planlı ve bilinçli adımlar atılarak bugünkü koşullara geldiği iddia edilse de özünde bir devlet iki sistem, yani sosyalist üretim ilişkileri ve kapitalist üretim ilişkileri modeliyle yepyeni ve bambaşka bir şey deniyor Çin. Şu anda dünyada başka bir emsal olabilecek bir ülke de yok.” 

Çin modelini geliştirip içselleştirirken, Batı'da işsizlik oranları ve sosyal devletin kendisini finanse edememesi ile yaşlanan nüfus sorunuyla karşılaşıldığını söyleyen Sezer, şimdi de bilgi teknolojisinde Çin ile karşı karşıya kalındığını kaydetti. 'Tehdidin' bertaraf edilmesi için yine Çin'i engelleme politikasının devreye sokulduğunu belirten Sezer, kazananın daha şimdiden Çin olduğu görüşünde. Ancak Sezer, sonuçta dominant olanın kim olduğunun önemi olmadığını, koronavirüs gibi felaketlerin sadece sistemi sadece sorgulatacağını ama sonuçta ABD-Çin rekabetinin de kapitalizmi sadece geliştirmeye yarayacağı değerlendirmesinde bulundu.

‘Keynesçi model geçici bir olgu'

Koronavirüs ile neoliberal modelin çöktüğü ve Keynesçiliğin yeniden gündeme geldiği tartışmaları yapılırken, Sezer, bunu anlamsız buluyor. "Keynes ortaya çıktığında politikalarıyla ilgili yaklaşımın ne anlama geldiği ayrıca tartışıldı. Bugün bir kuzey Avrupa ülkeleri örneği var. Orası da kapitalist, Amerika da kapitalist. 16 yaşındaki genç sigortası olmadığı için tedavi alamıyor. Türkiye de kapitalist" diyen Sezer, kapitalizmde romantik ya da idealist yaklaşımın yer almadığı görüşünü aktardı. Sezer, diğer yandan sistemin çalışması için geniş halk kitlelerinin de 'yaşaması' gerektiğini vurgularken, Keynesçi modele geçilip geçilmeyeceğinin 'geçici bir olgu' olduğunu ve yeniden 'kalınan yerden devam edileceği' öngörüsünde bulundu.

‘Türkiye son 10 yıldır sadece günü kurtarmaya yönelik bir çabada’

Sezer Türkiye'nin ise kapitalist sistemdeki bu krize son 10 senedir iktidarın bekasıyla uğraşarak ve rant ekonomisiyle günü kurtarmaya çalıştığı bir ortamda yakalandığını söyleyen Sezer, elde Rusya'nın olduğu gibi geniş gelir kaynaklarının da bulunmadığını anımsattı. Koronavirüs krizi olmasa da durumun iç açıcı olmadığını ve kapitalist sistemde konumunun değişmeyeceği görüşünü dile getiren Sezer, "Sahnede önemli bir rolümüzün olabilmesi için ne güçlü bir finansal yapımız var, dolayısıyla fon kapitalizminde bir aktör değiliz, ne de bilgi ekonomisinde bizim bir yerimiz var. Ürettiğimiz göreceli olarak emek yoğun sektörlerdeki ürünleri sosyalist Çin zaten sübvanseye ederek üretiyor" dedi. Diğer yandan Sezer, krizin aslında kendini sorgulamaya yönelinmesi halinde ve kaybedecek bir şey kalmadığı için Türkiye gibi ülkeler için fırsata çevrilebileceğini ekledi: 

“Türkiye krize yakalandığı zaman ne yazık ki Rusya gibi 550 milyar dolar bir döviz rezerviyle yakalanmadı. Zaten Rusya gibi gelir kaynakları da yok. Son 20 yılda sanayideki dönüşümü de sağlayamadık. Yani bilgi ekonomisine yönelik adım atmada da tercihlerimizi farklı sektörlerde kullandık. İnşaat sektörü gibi… Somut olarak ürettiğimiz, gelir elde edeceğimiz bir ciddi sektörümüz yok. Turizm bizim için çok önemli. O da bu krizle birlikte maalesef çok kötü sonuçlar verecek. Böyle bir dönemde Türkiye’nin ne yapacağı ya da ne yapamayacağına bakıldığında siyaseten de iktisadi olarak son 10 yıldır sadece günü kurtarmaya yönelik bir çaba içerisinde görüyorum. Bu iktidarın kendi varlığını, bekasını sürdürmesini sürdürmekle de alakalı bir şey, bu da normal. Biz böyle bir ortamda yakalandık. Eğer çok kısa bir süre içerisinde bu kriz ortamı ortadan kalkmaz ise vereceği hasar sadece iktisadi açıdan değil Türkiye’nin siyasi yönetim biçimiyle ilgili de değişiklik anlamında ya da daha otoriter veya daha demokratik anlamda olabilir, koşullar belirleyecek, çok farklı bir sürece evrileceğimizi de düşünüyorum. Ama bu kısa vadede olacak bir şey gibi karşımızda dursa da orta ve uzun vadede Türkiye bu kafayla devam ettiği yani aynı şeyleri yapmaya devam ederek farklı bir sonuç almaya çalıştığı devam ettiği müddetçe kapitalist sistem içerisindeki yeri ve konumu hiçbir zaman değişmeyecek. Son 20 yıllık süreçteki ‘göreli refah’ tamamen finansal kapitalizmin sağladığı olanaklarla gelecekteki gelirlerin bugüne indirgenerek harcanmasıyla ortaya çıkan bir ferahlama dönemiydi. Ama bu işin de bir sonu var, bu işin de nihayete ermesi gerekiyordu ve o günler geliyor. Sadece koronaya bağlı bir olay değil bu, virüs olmasa da durum iç açıcı değildi. Dünya ekonomisindeki konumumuzla ilgili durumumuzu netleştirmediğimiz sürece, konumumuz böyle olmaya devam edecek. Ümit ederek ya da dua ederek olacak bir şey değil bu. Sahnede önemli bir rolümüzün olabilmesi için ne güçlü bir finansal yapımız var, dolayısıyla fon kapitalizmin de bir aktör değiliz, ne de bilgi ekonomisinde bizim bir yerimiz var. Ürettiğimiz göreceli olarak emek yoğun sektörlerdeki ürünleri sosyalist Çin zaten sübvanseye ederek üretiyor. Yani Çin ile rekabet etmenin o açıdan da şansı yok. Rant ekonomisi gibi birtakım geçici ama spekülatif tedbirlerle yolumuza devam edecekmişiz gibi gözüküyor. Bu kriz belki Türkiye gibi ülkeler açısından bir şans ve fırsat yaratabilir. Kendilerini sorgulayacakları, kendi konumlarını daha net tespit edebilecekleri bir ortamın doğmasına yol açabilir. Buradan bir fırsat Türkiye ve onun gibi ülkeler için doğabilir. Çünkü bizim artık kaybedecek hiçbir şeyimiz yok. Dolayısıyla bu açıdan farklı bir durumdayız.”

(Ceyda Karan, Sputnik)

Yazının tamamını okumak için tıklayın