Komşularla ilişkiler

Komşularla ilişkiler

20 Mart 2020 Cuma  |   Köşe Yazıları

Avrupa Birliği’ne (AB) katılım sürecinde bulunan bir ülke olarak kaybettiğimiz heyecanı, yakın komşularla yüksek tansiyonlu ilişkilerle yakalamaya çalışıyoruz. Dış politikada ve dış ekonomik ve ticari ilişkilerde, AB ile coğrafi komşularımız arasındaki “sınırların” nerede başladığını veya nerede bitmesi gerektiğini idrak etmekten uzakta bulunuyoruz. 

Sayın Başbakanımızın Irak'taki gelişmelerin AB sürecinin önüne geçtiğini açıkladığı dönemde, bazı bakanlarımız coğrafi komşularımızla ilişkilerde bahar havası yaşandığına dair mesajlar veriyor ve özellikle de ekonomik ve ticari ilişkilerde kaydedilen rakamları, diğer sorunların üstünü örtebilecek boyuttaki gelişmeler olarak değerlendiriyorlar. 

2007 yılı başlarında, coğrafi komşularımızla ilişkilerimize baktığımızda gördüğümüz manzara, detaya girmeksizin ana hatlarıyla şöyle: 

1–Irak, Irak’ın kuzeyi ve yeni keşfettiğimiz Kerkük sorunu. Bölgedeki gelişmeler sadece bir sınır komşumuzla ilişkilerimizin geleceğini değil de, stratejik ortağımız olduğunu sandığımız ABD ile ilişkilerimizin niteliğini ve geleceğini dahi etkileyebilecek mahiyette bulunuyor. 

2–Kıbrıs Rum Yönetimi ile AB üzerinden yaşadığımız sıkıntılar. Bu noktada, coğrafi bir komşumuzun 50 yıllık AB hayalimizin önüne set çekebilecek kabiliyette olduğunu idrak etmiş bulunuyoruz. Dolayısıyla bu süreç de, AB ile ilişkilerimizin niteliğini ve geleceğini dahi etkileyebilecek mahiyette bulunuyor. 

3 – Ermenistan ile diaspora üzerinden yaşamakta olduğumuz sıkıntılar. Hrant Dink’in katledilmesinden hemen sonra tekrar gündemimize aldığımız Ermeni meselesi ve yine, bir 24 Nisan arifesinde dış politikamızda artan tansiyon. Bu süreç de stratejik ortağımız olduğunu sandığımız ABD ile ilişkilerimizin niteliğini ve geleceğini dahi etkileyebilecek mahiyette bulunuyor. Sayın Dışişleri Bakanımız bu konuda zaten net bir mesaj da vermiş bulunuyor. 

4–Türkiye’yi Gürcistan üzerinden Azerbaycan’a bağlayacak Kars-Tiflis-Bakü (KTB) demiryolu projesinin, gündeme geliş tarihinden 13 yıl sonra, geçtiğimiz ay imzalanması her ne kadar Gürcistan ve Azerbaycan ile bağlarımızı daha da güçlendirecek bir proje olarak gündeme getirilmiş olsa da, Ermenistan hariç tutularak, projenin bu şekilde sonuçlandırılması gayreti, stratejik ortağımız olduğunu sandığımız ABD ile de, katılım sürecinde bulunduğumuz AB ile de ve “gizli” ekonomik ve ticari stratejik ortağımız Rusya ile de ilişkilerimizin seyrine büyük bir soru işareti getiren bir gelişme olarak kaydedildi.  

5-Coğrafi komşularımızla ilişkilerimizde hakim olan bulanıklık, ne yazık ki, ilişkilerin geliştirilmesinde önemli bir unsur olan "sınır kapıları" konusunda izlenen politikaların, ulusal çıkarlarımızla ne denli bağdaştığını da tartışmalı hale getiriyor. Özellikle, Irak ve Ermenistan'a açılan sınır kapılarımıza ilişkin stratejilerimize bakıldığında, bu ülkelere yönelik politikalarımızın aynı merkezden oluşturulmadığı düşüncesi dahi akla geliyor. Zira, Irak’ın bir numaralı gündem maddemiz olduğunun söylendiği bir dönemde, açık tutulan Habur sınır kapısıyla bölgede neyi amaçladığımız tartışmalı hale gelirken, Ermenistan sınır kapısının kapatılmasıyla Ermenistan’ı Kafkaslarda "yalnızlığa" iteceğimizi sanarak başlattığımız süreç, fiziken Rusya'nın, ruhen Batı'nın etkisindeki bugünkü Ermenistan'ı yarattı. Diasporanın (Batı'nın) başarılı çalışmaları sonucu, Ermenistan değil, biz yalnızlığa itildik. Bu dönemde birçok ülkede sözde Ermeni soykırımının tanınması yasaları kabul edildi. Türkiye’nin kendi ulusal çıkarları açısından, Habur sınır kapısını açık tutması ve Ermenistan sınır kapılarını kapalı tutuyor olması, ciddi üniversitelerin uluslararası ilişkiler bölümlerinde "örnek olay" olarak incelenecek türden bir politika anlamına geliyor.  

Kıbrıs – Irak – Ermenistan üçgeninde, bırakın bölgede önemli bir merkez ülke olabilmeyi, adeta sıkışan Türkiye’nin önündeki seçenekleri, daha doğrusu izlemek durumunda olduğumuz politikaları saptamak bir tarafa, biz henüz mevcut durumun analizini dahi nesnel temellere dayandırarak yapmaktan çok uzaktayız.  

Büyük Orta Doğu Projesine nazire yaparcasına ortaya atılan “Büyük Osmanlı Projesi” ya da “Komşularla Sıfır Sorunlu İlişkiler Modeli” gibi arayışlar, maalesef Türkiye’nin AB sürecindeki ve özellikle de Gümrük Birliği üyeliğinin doğurduğu hukuki sonuçları görmezden gelerek, “özgür!” politika arayışlarında bulunabileceğimiz şeklinde yorumlanıyor. Öncelik belirlenmesinde, siyasi irade ve kamuoyunun desteğine göre kararlı bir yol izleyebiliriz. Kısaca, odaklanabilmemiz ve o doğrultuda emin adımlarla yürümemiz gerekiyor. Hedefin açık bir şekilde saptanmış olması önem arz ediyor. Aksi takdirde, küresel ortamda, “çok yönlü dış politika” arayışlarının bizi getireceği yerin, bugünkü gibi Kıbrıs–Irak–Ermenistan üçgenindeki sıkışmışlık ve çaresizlik ortamı olacağını anlamak durumunda kalırız.  

Bu üçgendeki sorunların aslında birbiri ile bağlantılı olduğunu, birisi çözümlenmeden diğer sorunların çözümünde adım atamayacağımızı, bölgemizdeki küresel oyuncularla (ABD-AB-Rusya) ilişkilerimizin seyrinin ve geleceğinin de buna bağlı olduğunu bilmemiz gerekiyor. Komşularımızın birisiyle ikili ilişkilerde yaşadığımız sorunun, bölgesel ve küresel ölçekte de bir sorun olarak karşımıza çıkmakta olduğunu fark ettiğimiz gibi, komşularımızın birisiyle ikili ilişkilerde yaşadığımız bahar havasının da, yine bölgesel ve küresel ölçekte de bir sorun olarak karşımıza çıkabileceğini de idrak edebilmemiz gerekiyor. Kısaca bütünsel (entegre) bir komşuluk politikasının oluşturulması için hızla gayret sarfedilmesi gereken bir süreçte bulunuyoruz.  

Bu süreçten nasıl çıkabiliriz? 

Bugün AB sürecindeki kararlılığımızı, edebildiğimiz takdirde teyit etmekle işe başlamamız gerekiyor. Zira, AB yolunda eğer kararlılığımız devam ediyorsa, komşularla ilişkilerimizin geliştirilmesinde referans olarak AB komşuluk politikasını almak durumundayız. Katılım sürecinde bir ülke olarak AB müktesebatını üstlenmek durumunda olmamız bize zaten başka bir seçenek bırakmıyor. Eğer, bizim AB süreciyle ilgili sıkıntılarımız var ise, bu durumda acilen bu konunun masaya yatırılıp, önceliğin hangi stratejiye verileceğini ve Türkiye’nin yeni hedefinin ne olması gerektiğini açıkça tartışmamız gerekiyor.  

AB’ye katılım sürecinde oluşumuzu bir veri olarak aldığımızda, komşularla ilişkilerimizde ne yapmamız gerektiği sorusuna Ermenistan ile ilişkiler açısından yanıt vermeye çalışacağım.  

Konuya AB perspektifinden nasıl bakacağımıza dair ip uçlarını 2004 yılı Aralık ayında gerçekleştirilen ve Türkiye ile müzakerelerin başlatılmasına ilişkin kararın alındığı AB Konseyi zirvesi Sonuç Bildirgesinde bulabiliriz. 

“Avrupa Konseyi, iyi komşuluk ilişkilerine koşulsuz bağlılık ihtiyacını vurgulayarak, Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerinde kaydedilen iyileşmeyi ve Birleşmiş Milletler Sözleşmesinde yer alan anlaşmazlıkların barışçı yollarla çözümlenmesi ilkesine uygun olarak, sınır anlaşmazlıklarının çözümlenmesine yönelik olarak ilgili üye ülkelerle çalışmaya devam etmeye hazır olmasını memnuniyetle karşıladı. AB Konseyi, önceki sonuçlara, özellikle bu konudaki Helsinki Sonuçlarına uygun olarak, henüz çözümlenmemiş sorunlara ilişkin durumu gözden geçirdi ve bu amaca yönelik araştırmacı görüşmeleri memnuniyetle karşıladı. Konsey, bununla bağlantılı olarak, katılım süreci üzerinde yansımaları olan çözülmemiş anlaşmazlıkların, gerektiği takdirde çözüm bulunması amacıyla Uluslararası Adalet Divanı’na götürülmesi gerektiğine dair görüşünü teyit etti. AB Konseyi, uygun gördüğü şekilde gözden geçirmek üzere, kaydedilen gelişmelerden haberdar edilecektir.” 

Bu çerçevede, Türkiye’den özellikle katılım müzakereleri sürecinde Kıbrıs sorununa kalıcı bir çözüm bulunması ve Ermenistan ile ilişkilerin iyileştirilmesine yönelik çaba göstermesinin beklendiğini görmekteyiz. Daha da önemlisi, AB’nin Ermenistan’ı komşuluk politikası kapsamındaki bir ülke olarak ele alması ve bu ülkede demokrasinin ve piyasa ekonomisinin yerleştirilmesi için ciddi bütçeli programları yürürlüğe koyuyor olması dikkat çekicidir. Öte yandan, AB ile AB komşuluk politikası kapsamındaki ülkeler arasındaki ilişkilerin nihai hedeflerinden birisinin de “tek pazar”olması, gelecekte Ermenistan ile ilişkilerimizin nasıl bir düzlemde gerçekleşeceğini de gözler önüne seriyor.  

1990’lı yıllardan itibaren izlemeye başladığımız Ermenistan politikamıza baktığımızda, izlediğimiz siyasetin sonuçlarının bizi hangi noktaya getirdiği bir tarafa, bu politikanın devam etmesi durumunda, tıpkı limanlar meselesinde olduğu gibi, Ermenistan sorununun da AB sürecinde bir başka baş ağrısı olacağını görmemiz gerekiyor. 

Erivan'a giden yol Moskova'dan geçiyor 

Dışşileri Bakanımız, ABD gündemindeki Ermeni tasarısını ikinci önemli sorun olarak tanımlıyor ve "önlem almaya çalışıyoruz. Ermeni tasarısı Türkiye'nin masasından kaldırılmayacak. Burada sürekli hazır ve tetikte olmamız gerekiyor. Çünkü bu tasarı geçerse, çok komplike sorunlara neden olabilir. Bunu engellemekten başka çaremiz yok" diyor. İşte bu noktada, Ermenistanla ilişkilerimizin diğer konulara göre daha öncelikli ve belki de diğer sorunlarımızın çözümünde de bir "fırsat" olabilecek potansiyele sahip olduğunu düşünüyorum. 

Öncelikle Kafkaslara yönelik politikamızda bazı rötuşlar yapılması gerektiğine inanıyorum. Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol hattı projesi, salt proje bazlı olarak değerlendirildiğinde bile, bu projenin ülkemize katkıları abartılarak kamuoyuna sunuldu. Oysa, bütünsel bir komşuluk politikası açısından projeyi değerlendirdiğimizde, bir komşuyu yok sayarak gerçekleştirilen projenin, Ermenistan ile Türkiye arasındaki karşılıklı bağımlılığı tesis edecek en önemli fırsat olabileceği gözden kaçırıldı. Kars-Gürcistan-Azerbaycan demiryolu projesinde de Ermenistan devre dışı bırakılıyor. Tıpkı, Şahdeniz gazının da Gürcistan üzerinden ülkemize getirilecek olması gibi. Bilindiği gibi, Türkiye'nin Orta Asya'ya açılımda kilit rol oynayacak demiryolu hattının finansmanı için sürdürülen arayışlar, ABD Senatosundan döndü. Ermeni lobisi, Ermenistan'ın "by-pass" edilerek daha fazla tecrit edilmesi gayreti olarak tanımladığı projeyi, "Ermenistan'a yönelik yasadışı bir ekonomik abluka girişimi" şeklinde nitelendirdi. Türkiye'nin, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki sorunların çözümüne de katkı sağlayacak girişim paketini, Azerbaycan ile koordinasyon içinde ve ivedilikle dünya kamuoyuna sunması gerekiyor. Açılacak paketle, Ermenistan ile diaspora arasındaki ilişkilerin zayıflatılması da hedefleneceği gibi, AB'nin sempatisi hatta, desteği de öngörülebilir. Bu noktada, karşılıklı bağımlılığın her geçen gün daha da geliştiği Rusya’dan devreye girmesi istenilebilir.  

Öte yandan, devam ettirdiğimiz Ermenistan'ı köşeye sıkıştırma stratejisinin garipliklerle dolu bir strateji olduğunu da söyleyebiliriz. İstanbul ile Erivan arasında kurulan havayolu köprüsü, sayıları 60 binin üzerindeki Ermenistan vatandaşının ülkemizde kaçak olarak yaşaması ve çalışması, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü'nde Ermenistan ile işbirliği arayışları, Ermenistan'a ithal edilen ürünlerin yarıdan fazlasının Türk malı olması gibi gelişmeler de Ermenistan politikamızdaki bulanıklığı gözler önüne seriyor.  

Ermenistan’a yönelik cesur adımlar atılmasının gerekli olduğu bir süreçte, yakın tarihimizde bu ülkeye yönelik açılım siyaseti geliştirmeye çalışan merhum Alpaslan Türkeş’in çabalarını hatırlamamızda yarar bulunuyor. Türkeş’in, Ermenistan’a yönelik yaklaşımının temelindeki vizyon ile, Ermenistan konusunda AB’nin bugün bizden beklentilerinin büyük ölçüde örtüştüğünü görmekteyiz. Ermenistan sınır kapılarının kapatılmasından hemen sonra, merhum Türkeş’in yürüttüğü gizli görüşmelere ilişkin detayları Can Dündar’ın sitesinden kısaltarak aşağıda sunuyorum. (*)  

* * * 

“Ermenistan ile ilişkiler konusunda en cesur adım, bundan 14 yıl önce atılmıştı. 

Adımı atanlardan biri Türkiye ile ilişkilere sıcak bakan Ermenistan Devlet Başkanı Ter Petrosyan'dı. Diğeri ise "milliyetçilerin başbuğu" Alpaslan Türkeş... 

Türkeş, Ermeni bir arabulucu vasıtasıyla 1993 yılı martında Fransa'da gizlice Petrosyan'la buluştu ve en hassas konuları konuştu. Bu görüşme uzun süre basından ve kamuoyundan gizlendi. İzleyen tarihlerde Türkeş başka Ermeni temsilcileriyle de gizli temaslar kurdu. 

Alpaslan Türkeş, arabulucu Özararat görüşmesi: 1993 "Konuşmasının başında, Türkiye-Ermeni ilişkilerini geniş bir perspektiften anlattı. 'Türklerin Ermenilerle ilişkisi 1915'te başlamamıştır. 600 senelik bir müşterekliğimiz var. Birlikte türküler, yemekler icat ettik. Kız aldık verdik' dedi ve bana sorular sormaya başladı: 'Malazgirt Savaşı'nı Türklerin Ermenilerle birlikte kazandığını biliyor musun? 'İstanbul'un alınmasında Ermenilerin yaptığı kahramanlıklardan haberin var mı? 'Fatih Sultan Mehmet'in Ermeni Patrikhanesini nasıl bir fermanla açtırdığından haberdar mısın? 'Çanakkale'de Atatürk'ün yanında savaşan Ermeni askerlerin adlarını biliyor musun? 'Atatürk'ün bugün kullandığımız alfabeyi Ermeni dil bilgini Agop Martayan'a hazırlattığını ve sonra ona Dilaçar soyadını verdiğini biliyor muydun?'" 'Atatürk'ün imzasını bir Ermeni güzel yazı hocasının çizdiğini duymuş muydun?'" "Tarihe böyle geniş bir perspektiften bakmak lazım. 1915 bu 600 yıllık ilişkinin bir kazasıdır. Olaylarda yabancı devletlerin çok dahli vardır. Buradaki insanları kullanmak istemişlerdir. Bizimkilerin de kabahatleri var, ama şimdi yapılması gereken bu kazayı telafi edip eski dostluğu devam ettirmektir." Özararat, ilk defa Türkiye'den birisinden böyle bir yaklaşım işitiyordu. Üstelik konuşan, "milliyetçilerin başbuğu" olarak bilinen adamdı. Şaşırmıştı. Parmağını ısırıyordu. Türkeş "Ne yapıyorsun?" diye sordu. "Duyduklarım doğru mu, rüya mı görüyorum diye parmağımı ısırıyorum" dedi Özararat... Bunun üzerine Türkeş, Özararat'ı yanına çağırdı, yanaklarından öptü, "Çok dobra insanmışsın" dedi. 

'Anlatsam, inanmazlar' 

Konuşma bitince Özararat, "Sayın Türkeş" dedi, "... Ben yetkisiz bir insanım. Bu dinlediklerimi anlatsam kimse inanmaz. Ama Ermenistan'dakilerin bilmesinde yarar var. Bu söylediklerinizi Ermenistan Cumhurbaşkanı'na da söyleyebilir misiniz?" "Tabii söylerim" diye yanıtladı Türkeş... Özararat, "Petrosyan, martta Paris'e gelecek. Kendisiyle görüşeyim, belki orada buluşabilirsiniz" diyerek ayrıldı. Hemen telefon başına koştu. Önerisini Petrosyan'a iletti. Erivan, teklifi incelemeye aldı. Tereddütteydiler. MHP'nin geçmişi ürkütücüydü. Üstelik partinin oyu yüzde 10'un altındaydı. O yüzden bu görüşmenin etkili olup olmayacağından emin değildiler. Özararat, "MHP'yi ikna etmek önemli" diye ısrar etti. Aynı sıralarda Türkeş de hem devleti hem de Azerbaycan yetkililerini gelişmelerden haberdar ediyordu. Böyle bir diyalogun, sürmekte olan Azeri-Ermeni savaşına da çözüm getirebileceği umuduyla herkes destek verdi. Üstelik ortada bir de karşılıklı esirler sorunu vardı. Nihayet Erivan'dan da görüşme kararı çıkmasıyla Paris buluşması kesinlik kazandı. 

Paris'te bir otelde 

Türkeş 12 Mart'ta geldi Paris'e... Kendisini Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin'in talimatıyla de Gaulle Havaalanı'nda Türkiye'nin Paris Büyükelçisi Tanşuğ Bleda ile birlikte Samson Özararat karşıladı. Büyükelçinin arabasıyla Ermenistan Devlet Başkanı Ter Petrosyan'ın kaldığı Crillon Otele geldiler. Samson Özararat, Türkeş'in arabasının kapısını açarken heyecan içindeydi. 1915'ten beri ilk kez Türkiye Cumhuriyeti, Ermenistan'la hem de en üst düzeyde görüşecekti. Ve bu görüşme, onun girişimi sayesinde başarılmıştı. 
 

 

Türkeş görüşmeye geliyor 

12 Mart 1993... Paris'te Concorde Meydanı... Crillon Oteli'nin önü... MHP lideri Alpaslan Türkeş, Paris'teki Türk büyükelçisinin arabasından iniyor. Kapısını tutan Özararat gülümsüyor. Birazdan Ermenistan Devlet Başkanı Ter Petrosyan'la buluşacaklar ve bu, bir ilk olacak. 

Türkeş-Petrosyan görüşmesi saat 15.00'te başladı. Türkeş, Türkçe konuşuyor, oğlu Tuğrul rapor tutuyor, tercümanlar çeviriyordu. Ancak Devlet Başkanı'nın tepkilerinden Türkçe konuşmaları anladığı belli oluyordu. Türkeş, Ermenistan ile Türkiye ve Azerbaycan arasındaki gerginliğin aşılması için elinden geleni yapmaya hazır olduğunu belirten bir iyi niyet konuşmasıyla açtı görüşmeyi... Ankara'nın pozisyonunu anlattı. Öncelikli amacı, tansiyonu düşürmek, işgale son verilmesi için nabız yoklamak ve uzun vadeli bir ilişkinin önünü açmaktı. Petrosyan, cevap verirken "Cumhurbaşkanı Özal'ın, Başbakan Demirel'in ve bir muhalefet partisinin lideri olarak sizin aynı bakış açısına sahip olması, Türkiye'nin politikasındaki istikrarı gösteriyor" dedi. "Sovyetler'in çözülmesinden sonra Ankara, Türk cumhuriyetleriyle diplomatik ilişki tesis ederken Ermenistan'la diplomatik temasta geç kaldı, zaman yitirildi" diye yakındı. 

Öneriler paketi 

Bunun üzerine Türkeş, devam eden savaşla ilgili 6 maddelik bir öneriler paketi sundu: 

1) Azerbaycan ve Ermenistan arasında hemen ateşkes sağlanması, 

2) Ermeni askerlerinin Azeri topraklarından çekilmesi, 

3) Her iki tarafın bugünkü sınırlar içinde birbirini tanıması ve diplomatik ilişki tesisi, 

4) İç işlerine karışmadan ve toprak talebi olmaksızın temas, 

5) Laçin koridorunun açılması, gözlemci heyetinin güvencesi ve denetiminde bulunması, 

6) Karabağ sorununun ya daha sonraya ya da Minsk toplantısına bırakılarak meselenin ateşkes sonrası daha geniş zamanda ele alınması. 

'İpek yolu kuralım' 

Bu önerilerin ardından, Ermenistan'a dünyayla ticaret yapması için Türkiye'den transit kara ve deniz geçişi verilebileceğini söyledi. Sonra da daha kapsamlı bir proje önerdi: 

"Trans-Kafkasya Otoyolu". İpek Yolu'nun ihyası anlamına gelen bu otoyol, Kafkasya'yı boydan boya kat edecek ve Ermenistan'dan geçecekti. Otoyola bir demiryolu da eşlik edecek, aynı hatta bir doğal gaz ve petrol boru hattı da yer alacaktı. 

"Müşterek gerçekleştirilecek bu proje başka işbirliklerine kapı açar. Sınırlar açılır, yurttaşlarımız serbestçe birbirine gidip gelir, ticaret yaparlar. Bu durum bölgeye de huzur ve refah getirir" dedi. Türkeş, bu görüşmede bir iyi niyet jesti olarak esirlerin karşılıklı serbest bırakılmasını sağlamayı umuyor, hatta derhal Erivan'a gidip hem Ermenistan'ı ziyaret etmeyi, hem de Azeri esirleri aldıktan sonra aynı uçakla Bakü'ye geçmeyi planlıyordu. Petrosyan, "Biz ön şartsız ateşkesi kabul ederiz, ancak şunu anlayın ki benim şartlarım ve kamuoyu önündeki durumum Elçibey'inkinden daha zordur" diye konuştu. 

Karabağ'ın kendi ayrı yönetimi bulunduğunu belirtti. Buradakilerin çoğu zaman Ermenistan'la ters düştüklerini itiraf etti, "Ama onları da göz ardı edemeyiz" şeklinde konuştu. Tuğrul Türkeş'in izlenimine göre, "Görüşmede Petrosyan daha uzlaşmacı bir tavır içindeydi. Buna karşın Dışişleri Bakanı daha ihtiyatlıydı. Görüşmenin sonuna doğru, ilişkiler çok daha iyi bir yere gidebilecekken, Papazyan'ın Petrosyan'a Ermenice bir şeyler söylemesiyle konular ertelendi." 

Papazyan engeli 

Petrosyan, "Biz önerilerinizi değerlendirelim" dedi ve 2.5 saat süren toplantı bitti. 

Türkeş, çıkışta Samson Özararat'a umutsuz konuştu: "Savaşın bir süre daha devam edeceği anlaşılıyor" Daha sonra Hulusi Turgut'a anlattığı anılarında ise ("Şahinlerin Dansı", ABC, 1995), "O görüşmede Papazyan bir karara varmamızı önledi. Bir ön anlaşma parafe etmeye imkân bırakmadı" diyecekti. Görüşmede bulunan Büyükelçi Tanşuğ Bleda da anılarında (Maskeli Balo, Doğan K., 2000) "Buluşmanın yarattığı olumlu hava ve sürecin sonu gelmedi" diye yazdı: "Daha Türkeş Paris'ten ayrılmadan Petrosyan'ın kontrol edemediği Taşnak güçleri Laçin koridoruna karşı saldırıya geçerek alınan tüm kararları geçersiz kıldılar." 

(*) http://www.candundar.com.tr/index.php?Did=2619

Not: Bu yazım ilk olarak Dış Ticarette Durum dergisinin Mart 2007 sayısında çıkmıştır.