Kendi ülkelerinde azınlık

Kendi ülkelerinde azınlık

2 Kasım 2019 Cumartesi  |   Serbest Kürsü

Çinliler Xinjiang olarak adlandırıyorlar. Okunuşu Şincan da olabilir, Sincan da. Son yıllarda medyamızda Şincan diyenler çıkıyorsa da, dilimize Sincan olarak yerleşmiştir. Hatta ülkemizde, başta Ankara olmak üzere, Ağrı’da, Hatay’da Çorum’da ve Sivas’taki yerleşim yerlerine bu isim verilmiştir. Bu isimlerin kökeninin Xinjiang olmadığı yönündeki görüşlerin, tutarlı bir açıklaması bulunmamaktadır. 

Çincedeki anlamı “Yeni Sınır Boyu” ya da “Yeni Serhat”tır. Bu ifade, bize pek de sempatik gelebilecek bir ifade değil. Ülkemizde Çince adına tepki olarak, “Doğu Türkistan” diyenlerin sayısı az değildir. Uygurlar bölgeyi tarihte “Altı Şeher” olarak adlandırmışlardır. 

“İnsan, komşusunu kendisi seçmez” derler. Bu Türkler için de böyle oldu. Türkler tarih sahnesine bir budun ya da ulus olarak çıktıklarında, yanı başlarında buldukları komşuları, Çinliler oldu. Bu komşuluğun yüzyıllar boyu pek de dostça geçtiği söylenemez. 

Tarih boyunca Türkler, kurdukları devletlerle, Çin’in çeşitli bölgelerinde egemen oldular. Ancak şu anki Çin sınırları içinde, en uzun süredir yerleşik düzende yaşadıkları topraklar, kuşkusuz Sincan.  

Buranın bizim için ilk anlamı elbette, tarihî bir Türk Yurdu olmasından geliyor. Uygurlar binlerce yıldır bu topraklarda yaşıyorlar. Türk boyları içinde yerleşik düzene geçerek tarım toplumu olan ilk halklardan biridir Uygurlar. Dilimizdeki “uygar” sözcüğü de bu sebeple Uygur sözünden türetilmiştir. 

Bölgenin bir diğer önemi ise tarihi İpek Yolu’nun üzerinde bulunması. Bu yol Hotan ve Kaşgar’dan geçiyor. İpek Yolu’na mutlaka daha uzun değineceğiz ancak öncelikle Uygur Türklerini daha yakından tanıyalım. 

Türk Dilleri sınıflandırmasında Uygurca, Özbekçe ile birlikte Doğu Grubu diğer adıyla Çağatay Grubu’na bağlı. Bir Kıpçak Türkçesi olan Kırgızca ile ortak sözlerinin de oldukça fazla olduğu söylenebilir. Çok yakın yaşadıkları Kazakların dili ile bu ilişki daha sınırlı kalmış. Ben bugüne kadar hiçbir zaman özgeçmişimde Uygurca bildiğimi yazmadım. Ancak çok iyi bildiğim Özbekçe ve Kırgızca sayesinde Uygurcayı yüzde yüz anladım ve konuştum.  

Uygurlar teknoloji sözlerini, ilginç bir şekilde Çinceden değil Rusçadan almışlar. Bu durumun da işimi kolaylaştırdığı söylenebilir. Çin’e Congguo diyorlar ve Çinlilere Han Zu. Bunların dışında pek Çince sözcük kullandıklarını duymadım. 

Uygurca, Arap Alfabesi’ni kullanıyor. Bizim için tek zorluk bu noktada. Yazıları okuyamıyorsunuz. Arapça ya da Osmanlıca okuyabilseniz dahi fazla işinize yaramıyor, çünkü Uygular, Arap Alfabesi’ni kendilerine göre değiştirmişler. Benimle birlikte olan, Kur’an okuyabilen bir arkadaşım, Uygurcayı tam olarak okuyamadı. Türkiye’de Osmanlıcayı çok iyi bilen bir dostum da okuyamamıştı.  

Sonuç olarak, Türkiye’den Sincan’a giden bir kişi, yazıları okumak dışında, sözlü dilde çok fazla bir sıkıntı yaşamaz. Büyük ölçüde anlaşabilir. 

Uygurların son yıllarda Türk filmlerini ve televizyon dizilerini çok severek izlediklerine tanık oldum. Bu durum elbette onları Türkçeye daha da yakınlaştıracaktır. 

Uygurlar, Sincan’ın dışında, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve ülkemizde de yaşıyorlar.  

Sincan, Çin Halk Cumhuriyeti’ndeki en büyük bölge. Yüzölçümü 1,665,000 kilometrekare. Türkiye’nin tam iki katı büyüklükte. Bu toprakların 335.000 kilometrekare kadarlık bölümünü Taklamakan Çölü kaplıyor. Çin’in en büyük çölü. 

İdari olarak Sincan’da, İli Kazak Özerk İli, Kızılsu Kırgız Özerk İli, Sanci Hui Özerk İli, Bayangol ve Bortala Moğol Özerk İlleri bulunmakta. 

Toplam 23 milyon olan Sincan nüfusunun, %45 Uygur, %41 Han Çinlisi, %6.5 Kazak, %4.5 Hui ya da Dungan (Müslüman Çinliler), kalanı da Kırgız, Moğol, Salar, Tatar gibi küçük azınlıklardan oluşuyor.   

Uygurların, Sincan’daki Tarım Havzası’nda çok uzun dönemlerden beri yaşadıkları düşünülüyor. Dilimizdeki tarım sözcüğünün kökeni hakkında TDK herhangi bir bilgi vermemekte ancak ben bu sözcüğün dilimize bu yer adından geldiğini düşünüyorum. 

Tarım Havzası’nda ve Taklamakan Çölü’nde, doğal iklim koşulları ile korunmuş 4000 yıla yakın yaşı olan mumyalar bulundu. Bu mumyaların bir kısmı bölgedeki müzelerde sergilenmekte. Bunlar üzerinde yapılan çalışmalarda, bu insanların sarı ırka değil, beyaz ırka mensup oldukları anlaşıldı. Bilimsel olarak beyaz ırk yerine Kafkas (Caucasian) ifadesi kullanılmakta. Ancak bu söz, kişinin Kafkaslar’dan geldiğini değil, beyaz olduğunu belirtiyor. 

Batı’daki bilimcilerin arasındaki yaygın kanı, bu mumyaların Türk kökenli insanlar olabileceği yönünde. Çinlilerin bu konuda böyle düşünmedikleri biliniyor. 

4000 yıl kadar geriye gidemesek bile Göktürk Devleti’nin yıkılmasının ardından Uygur Kağanlığı’nın tarih sahnesine çıktığı bir gerçek. 6. ve 7. yüzyıllarda Hazar Denizi’nden Mançurya’ya kadar olan devasa bir bölge Uygur Kağanlığı’nın hükümdarlığı altındaydı. 

Uygur Kağanlığı’nın yıkılmasından sonra, Karahoca Uygur Krallığı 9. yüzyılda ve Karahanlılar Devleti 9. ve 10 yüzyıllarda bölgede hakimiyet sürdüler. Karahanlılar Doğu ve Batı olarak iki kola ayrıldıktan sonra 13. yüzyılın başlarına kadar Sincan’ın yönettiler.  

932 yılında İslamiyet’i kabul eden ilk Türk Hükümdarı, Karahan Sultanı Satuk Buğra Han olmuştur. Mezarı, Sincan’ın Kızılsu Kırgız Özel İli’nde bulunan Artuş’tadır. 
 

 

Bu dönemde yaşamış olan bir diğer önemli Türk Kaşgarlı Mahmut’tur. 1008 yılında Kaşgar’da doğduğu için bu adı almıştır. Türkçenin ilk sözlüğü olan Divân-u Lügat’it-Türk’ü yazmıştır. Bu kitabın asıl amacı, o dönemde bilim, felsefe ve edebiyat dili olan Arapçadan, Türkçenin eksik bir yönünün olmadığını göstermek ve Araplara Türkçe öğretmektir.  

Bugün bile çok değerli bir referans kitabı olan eser, bir sözlükten fazlasıdır. Aynı zamanda bir dilbilimi araştırması, etimolojik bir çalışma ve Türkler üzerine yapılmış demografik bir incelemedir. Kaşgarlı Mahmut, bu eseri ortaya çıkartmak için, 15 yıl Türk İlleri’ni ve Anadolu’yu dolaşmıştır. 

Yine Karahanlılar döneminde bölgede yaşamış olan bir diğer büyük insan da Yusuf Has Hacip ya da Balasagunlu Yusuf’tur. 1017 yılında, bugün Kırgızistan’da bulunan Balasagun kentinde doğmuş, 1077 yılında Kaşgar’da ölmüştür. En önemli eseri Uygurca yazdığı Kutadgu Bilig adlı siyasetnamesidir. Bugünkü Türkçeye Kutlu Kılan Bilgi ya da Mutlu Eden Bilgi olarak çevirmek mümkündür.    

Kitabın adı için kendisi şu ifadeyi kullanır: 

“Kitabın adını Kutadgu Bilig koydum, okuyana kutlu olsun ve ona yol göstersin.” 

Kitabı, Karahan Hükümdarı Tabgaç Uluğ Buğra Karahan’a itâfen yazmıştır. Kitabı hükümdarın huzurunda okur. Çok etkilenen hükümdar, kendisine Has Hacip ünvanını verir. 

Türk edebiyat tarihinde, ilk siyasetname olarak, ayrıca dönem hakkında aktardığı bilgiler açısından, son derece önemli bir yere sahiptir. 

Bölgeye 12. ve 13. yüzyıllar arasında Moğol Kara Kitay Devleti egemen oluyor. Türkçe kaynaklarda Karahitaylar olarak da rastlayabilirsiniz. Ben orijinal adını tercih ediyorum. Başkenti Balasagun olan budevletin hükümdarlarına Moğolca Gür Han adı veriliyordu. Dilimizdeki Gürhan ve Gürkan isimleri buradan gelmektedir. 

13. ve 14. yüzyıllarda, Çinggis Kağan’ın oğlu Çağatay Kağan kendi adıyla anılan bir devlet kuruyor. Bu dönemde Uygurların çoğu İslam Dini’ni kabul ederken Moğol Hükümdarlar da zaman içinde İslam’a geçmişlerdir. 

17. yüzyılın sonunda Buhara’dan Kaşgar’a gelen Nakşibendi Hocaları burada Hoca Hanlığı adında bir İslam devleti kuruyorlar. 

1759 yılında Çinliler bölgeyi işgal ediyorlar. 1859’da Dungan Ayaklanması’nın yarattığı karışıklıktan yararlanan Uygurlar Kaşgar Hanlığını kuruyorlar. Karşar, Hotan, Yarkent, Aksu ve Turfan gibi İpek Yolu’nun önemli kentlerini kontrolleri altına alıyorlar. Bu devlet, Uygurların yakın tarihteki ilk bağımsızlık denemeleri. Ancak 1876’da Çinliler güçlü bir saldırıyla bölgeyi tekrar ele geçiriyorlar ve bölgeye “Yeni Sınır” anlamındaki Xinjiang adını veriyorlar. 

Çinliler, Sincan’ın çok uzun süredir Çin’in bir bölgesi olduğunu iddia ediyorlar ancak tarih böyle söylemiyor.   
 

 

Gelelim modern zamanlara. Çünkü burada iş daha da kızışıyor. 

19. yüzyılın sonunda Çarlık Rusya’sında Tatarlar, Başkurtlar ve Özbekler arasında Jedidizm (Yenilikçilik) adı verilen Pan-Türkist bir akım yayılmaktaydı. Bu akım Uygurlardan da önemli destek gördü. Rusya’da bazı Türk halklarının bağımsızlık denemeleri olsa da sonunda ya Bolşeviklerin tarafına geçtiler ya da Bolşevikler bu yönetimleri devirdi. 

1933 yılında Kaşgar’da, Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti (Şerkiy Türkistan İslam Cumhuriyeti) ilan edildi. Cumhurbaşkanı Hoca Niyaz Hacı idi. Ulusal Meclis Başkanı da İsa Yusuf Alptekin idi. Bu ilk bağımsız cumhuriyet girişimi çok kısa ömürlü oldu ve dünyada tanınmadı. 1934 yılında Çinli Müslümanlar tarafından yapılan bir saldırı ile yönetim devrildi. 

1944 yılına gelindiğinde, Sincan’ın Kuzeybatı bölgelerinde Uygurlar ve Kazaklar birleşerek ikinci kez Doğu Türkistan Cumhuriyeti’ni kurdular. Bu devletin adında İslam yoktu. Bu defa arkalarında Sovyetler Birliği’nin desteği vardı. Sincan’ın diğer bölgeleri, Milliyetçi Kuomintang yönetiminin idaresi altındaydı. Yeni başkent, İli Kazak Vilayeti’ndeki Gulca şehriydi.  

İlk cumhurbaşkanı Mareşal Ali Han Türe oldu. Uzun süren müzakerelerin ardından 1946’da Kuomintang ile barış anlaşması imzaladı. Ancak çok kısa bir süre sonra, KGB tarafından Taşkent’e götürüldüğü ve burada 30 yıl süreyle ev hapsinde tutulduğu biliniyor. Bu dönemde Türkistan Kaygısı ve Tarih-i Muhammedî adındaki kitapları yazmış, bu kitaplar ancak 2003 yılında Özbekistan’da yayınlanmıştır. 

Alihan Töre’nin ardından, Ahmetcan Kasım cumhurbaşkanlığına getirildi. Kendisi Sovyetler Birliği’nde eğitim görmüştü ve Stalin’in Adamı olarak tanınıyordu. Sovyet yanlısı bir politika sürdürmesine karşın Stalin’in Mao ile gizli bir anlaşma yapması neticesinde, Doğu Türkistan Cumhuriyeti’nin diğer önde gelenleri ile birlikte bir suikaste kurban gitti. Çin Komünist Partisi ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi yetkilileri ile görüşmek için gittikleri Almatı’dan Pekin’e dönen uçaklarının, Baykal Gölü yakınlarında düştüğü bildirildi. Bunun da bir komplo olduğu, yıllar sonra, dönemin KGB generalleri tarafından itiraf edilecekti. Sincan, 1949 yılının sonunda yeni ilan edilen Çin Halk Cumhuriyeti’nin bir parçası haline getirildi. 

İkinci bağımsızlık girişimini de dünyada tanıyan olmamıştı.  

Uygurların bağımsızlık mücadelesi, Türkiye’ye yerleşen Mehmet Emin Buğra, İsa Yusuf Alptekin ve Mehmet Rıza Bekin Paşa liderliğinde yıllarca sürdürüldü. Günümüzde ABD destekli bir Dünya Uygur Kurultayı var. Başında da, Çin’in ilk milyoner kadını olarak bilinen Rabiya Kadir bulunuyor. Kendisi Çin’de mahkum edildiği için, ABD’de sürgünde yaşamakta.  

Batı dünyası, her ne kadar ezilen halkların destekçisi gibi bir imaj sergilese de, iş uluslararası diplomasiye geldiğinde, ülkeler sadece kendi çıkarlarını gözetiyorlar. Sözde demokrasi ve özgürlük savunucusu gibi görünen tüm ülkelerin, çıkarlarına uymuyorsa, kimsenin umurlarında olmadığı gün gibi ortaya çıkıyor. Verdikleri destek varsa, bu da sadece ve sadece kendi çıkarları içindir. Başkasını dert ettiklerinden değil... Kıbrıs’ta da yıllardır benzeri bir insanlık dramını, dünya sadece seyretmekle yetindi. Tüm Müslüman ülkeler ve en yakın dostlarımız da buna dahil... 

Sincan’ı gezme ayrıcalığına sahip olan az sayıda Türk’ten biri olduğum için kendimi çok şanslı sayıyorum. Bölgenin gerçeklerini anlamak için gerekli olduğunu düşündüğüm bu kısa tarih bilgisinin ardından bölgede kısa bir gezintiye çıkabiliriz. 

Eskiyle yeninin iç içe girdiği Urumçi 

Çinliler Vulumiçi diyorlar. Pinyin’de Ürumqi diye yazılıyor. Okunuşu Urumçi. Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin başkenti. 3.5 milyona yakın bir nüfusa sahip. Bugün nüfusun %75’ini Han Çinlileri oluşturuyor. Uygurların oranı ise sadece %13.  

Kentin tarihi merkezinde, Çinlilerin Erdaoqiao dedikleri Büyük Çarşı bulunuyor. Uygur el sanatlarının her türüne rastlayabileceğiniz, geniş bir alana yayılan bir kapalı çarşı. Burada ipek halılar, ipek kumaşlar ve örtüler, bıçaklar, kadınlar ve erkekler için geleneksel Uygur başlıkları, yöresel müzik enstrümanları, yeşim taşından yapılmış sanat eserleri, taze ve kurutulmuş yemişler ve meyvelere kadar pek çok değişik ürün bulabilirsiniz. Kentin tarihi bölümünde ayrıca camiler, en üst katına çıkılabilen bir minare ve geleneksel Uygur mutfağından lezzetlerin sunulduğu onlarca restoran var. Ama bu tarihi bölgede dahi geçmişten günümüze kalan çok fazla tarihi eser olduğu pek söylenemez.  

Kentin modern bölümü ise diğer Çin şehirlerinden neredeyse farksız.  

Çin geleneksel bahçe tasarımına göre yapılmış Hongşan (Kızıldağ) ve Renmingongyuan (Halkın Parkı) adlarındaki iki park, hem boş gününüze değerlendirmek hem de Urumçi’nin panoramasını görmek için ideal yerler. 

Urumçi, aynı zamanda Çin’in komşusu bulunan Kazakistan, Kırgızistan ve Rusya’ya açılan bir ticaret kapısı. Ticareti bir merkezde toplamak için hemen hemen her tür ürünün bulunduğu devasa bir alışveriş merkezleri yapılmış. Bunlar çok ama çok büyük alanlar ve içleri tam bir labirent. Kaybolmadan dolaşmak çok zor. Girdiğiniz kapıyı tekrar bulabilirseniz şanslı sayılırsınız.  
 

 

Sincan’ın kalbi Kaşgar 

Kaşgarlı Mahmut sayesinde adını dünyaya duyurmuş olan bu kent, dört milyonluk nüfusuyla, Sincan’ın en büyük şehri. Nüfusun %80’i Uygur, %18’i Han Çinlisi. Burada Uygur bölgesinde olduğunuz Urumçi’den çok daha fazla hissediyorsunuz. Çince resmi adı Kaşi.  

Şehrin meydanlarında ya bir cami var ya da Mao’nun dev bir heykeli. Ana meydanda İd Kah Camii yer alıyor. Burası Kaşgar’ın en büyük camisi. Ama kendisi o kadar büyük değil. Bahçesi ve önündeki geniş kent meydanı, bayram namazlarında yüzbinlerle ifade edilen Uygur ve diğer Müslümanlarla doluyor.  

Sincan’ın diğer şehirlerinde de olduğu gibi Kaşgar’ın pazar ve çarşıları sizi tarihin içinde bir yolculuğa çıkarıyor. Çarşıların en görsel ürünleri rengarenk tasarımlarıyla ipek kumaşlar ve bu kumaşlardan yapılmış örtü, ve giysiler. İpek yolunda olduğunuzu size en çarpıcı bir şekilde hatırlatıyorlar.  

Çin’in yeşim taşı merkezi Hotan 

Hotan şehri de Kaşgar gibi köklü bir geçmişe sahip. 300,000’in biraz üzerindeki nüfusunun %93’ünü Uygurlar oluşturuyor. Çinliler Hetian diyorlar.  

Hotan, Taklamakan Çölü’nün tam ortasında bulunuyor. Taklamakan sözü içine girildiğinde bir daha dışarı çıkılamayan anlamını taşıyor. Hotan’da gezinirken aniden ortaya çıkan fırtına, çölden gelen kumları etrafa savurdu. Nefes almak ve önümü görmekte çok zorlandım. Neyse ki kendimi içeri atacak bir restoran buldum da kurtuldum. Kum fırtınasının ne olduğunu öğrenmek için çöle gitmeme gerek kalmadı. 

Hotan’ı dünya genelinde ünlü yapan burada çıkan yeşim taşı. Yeşim taşları, taşın kalitesine, rengine ve büyüklüğüne göre sınıflandırılıyorlar ve çok geniş bir fiyat aralığı sergiliyorlar. Hotan’dan çıkan yeşim taşlarının dünya üzerindeki en yüksek kaliteli taşlar olduğu biliniyor. Bu sektör kentin başlıca gelir kaynağını oluşturuyor. 

Hotan Müzesi’nde dünyanın en büyük yontulmamış yeşim taşlarından birini, yeşim taşından yapılan birbirinden güzel sanat eserlerini ve belki de ne önemlisi bölgede bulunan 2500 yaşındaki mumyaları görmek mümkün. 

Hotan’da ayrıca yeşim taşı atölyelerini, ipek kumaş ve halıların dokunduğu fabrikaları gezmek olanaklı. Tabii ücret karşılığında. 


Çin’in sebze meyve bahçesi Turfan 

Turfan, yılın her mevsiminde tarım yapılabilen bir bölge. Özellikle de sebze ve meyve üretimi ile ön plana çıkıyor. Turfanda sözünün buradan kaynaklandığını duymuştum ama Türk Dil Kurumu güncel sözlüğü sözün kökenini Farsça “tervende” olduğunu gösteriyor. Tervende sözü ile Turfan arasında bağlantı kurulabilir mi bilemiyorum. Aslında mantıklı olurdu... 

Uygurlar Turpan, Çinliler Tulufan diyorlar. Yaklaşık 650,000’lik nüfusun %74’ünü Uygurlar oluşturuyorlar. 

Kızıl Deniz’den sonra yeryüzünün en alçak noktasında bulunuyor. Deniz seviyesinin 154 metre altında.  

Sebze meyve tarımında en ön sırayı bağcılık alıyor. Burada yetiştirilen üzümler daha çok kuru üzüm olarak tüm dünyaya sevk ediliyor. Yaş üzümde ise Çin’in en yüksek kaliteli üzümü olarak biliniyor. 
 

 

Kent merkezindeki en önemli yapı 18. yüzyılda Ünlü Terfanlı general Emin Hoca tarafından inşa ettirilen Emin Minaresi. Adı minare olsa da aslında bir cami burası. Turfan’ın etrafında antik İpek Yolu kentlerinin kalıntıları ve Çinlilerin sıkça ziyaret ettikleri Bin Buddha Mağarası bulunuyor.  

Çin’de gezmek 

Çin’de benim gitme fırsatını bulamadığım en başta Tibet olmak üzere, Hainan Adası, Dalian gibi turistik merkezler, Yunnan, Guizhou, Hebei, Fujian Eyaletleri gibi eşsiz doğal güzelliklere sahip yerler, Guangzhou, Shenzhen, Tianjin ve Chengdu gibi şehirler var.  

Bunların içinde Tibet’e gitmek özel izin gerektiriyor. Sadece turizm acenteleri tarafından düzenlenen turlarla gidebiliyorsunuz. Diğerlerine dilediğiniz gibi gidebilirsiniz. 

Ayrıca nehirler üzerinde yapılan turistik gemi turlarına katılarak ülkeyi baştan başa gezmek de ilginç bir seçenek olabilir. 

Hongcun, Taierzhuang, Zhouzhuang gibi kanal şehirlerini ziyaret Çin yaşamının su ile ne denli iç içe olduğunu gözlemleyebilirsiniz.  

Çin’de otellerin standardı oldukça yüksek ve gösterdikleri yıldızları hak ediyorlar. Buna karşılık oldukça ucuz oldukları söylenebilir. Pekin ve Şanghay’daki süper lüks oteller bir kenara bırakılırsa, beş yıldız oteller 90-150 dolar aralığında bulunabilir. Dört yıldızlılarda bu rakam 60-120 dolar aralığındadır. Promosyonları da incelerseniz çok uygun fiyatlar yakalayabilirsiniz. 2015 Nisan’ında Urumçi’de beş yıldızlı bir otelde, vergiler dahil, oda kahvaltı 55 dolara kaldım. Başka ülkelerde bu fiyatları bulmak çok güç. 

Diğer konulara geçmeden önce biraz Çin insanına değinelim. 

Başka Bir Dünyanın İnsanları - Çinliler 

Çin’de altı yıl yaşamış olan Tanju Mutlu ağabeyim, Çin için “ayrı bir ülke değil, ayrı bir gezegendir” der. Her yönüyle kendine özgü bir ülke. Uzak Doğu kültürlerinin temelini Çin kültürü oluşturuyor olsa da, konu Çin’e gelince, bambaşka bir dünya karşınıza çıkıyor. 

Eğer Çin’e ilk kez gidiyorsanız, Çinlilerle etkileşime geçtiğiniz her konuda, bir gariplik olduğunu hissedersiniz. Özellikle de iş yapmak için gittiyseniz, karşınızdakine kendinizi anlatmakta ve onu anlamakta güçlük çekersiniz.  

Size çok basit gibi görünen bir konuda, Çinli takılıp kalabilir. Onun için çok açık olan bir konuyu da siz bir türlü anlayamayabilirsiniz. Ama Çinli bunu sizin yüzünüze vurmayacak kadar düşüncelidir.  

Bakın Tanju Ağabeyim bu konuda ne diyor: 

“Çinlilerin düşünce, mantık ve iş yapma biçimler çok farklı şekilde yürür. Çinliler bunu asırlarca diğer ülkelere anlatamadıkları için peşini bırakmışlardır ve bize normal geldiğini düşündükleri şekilde davranmaya çalışırlar, yani aptalı ve beceriksizi oynarlar.”

Siz siz olun, onların gerçekten aptal olduğuna asla inanmayın. Dünyanın belki de en akıllı ve en kurnaz milletlerinden biridir Çinliler. Sadece, bunu bir gösteriş haline getirmezler.  

Çinlilerin, Batılı insanların anlam veremedikleri, bu garip davranışlarının temelinde, yüzyıllardır süre gelen, Konfüçyüs gibi karmaşık düşünce sistemlerinin ve Taoizm gibi inançların etkisi olduğunu düşünüyorum. Binlerce yıldır kendisini dış dünyadan soyutlamış, dünyanın “Çin”den ibaret olduğunu düşünmüş bir toplumdan bahsediyoruz. 

Son yıllarda “Batı”ya açılmanın getirdiği değişiklikler elbette gözleniyor. On beş yıl önce yere tükürmek çok sıradan bir davranıştı. Devlet büyükleri ağırlanırken, görüşmelerin yapıldığı yerde bir tükürük hokkası bulunurdu. Artık bu görüntüler mâzide kaldı. Yere tükürenler de büyük ölçüde azaldı. 

Ama bir Çinli yemek yerken ağzını şapırdatır. Bu onlar için çok normaldir. Sakızı, sesli bir biçimde, ağzı açık çiğner. Restoranda yanınızdaki masada oturanlar, bağıra bağıra konuşuyor olabilirler. Bunlar size rahatsız edici gelebilir, ancak size karşı bir saygısızlık olarak görmemelisiniz, çünkü onlar için böyle değil. 

Pekin ve Şanghay yabancılara alışmış olabilir. Daha küçük şehirlere ve kırsal kesime gittiğinizde, sizi izleyen gözler olduğu hemen dikkatinizi çeker. Bazıları size laf atar, kimisi alay eder gibi güler. Bu da sizi kızdırmasın. Çünkü aslında hiçbir kötü niyetleri yoktur. Sadece, farklı insanlar gördüklerinde, şaşkınlıkla gösterdikleri, bize göre belki biraz abartılı, ama onlar için çok normal olan, tepkilerdir bunlar. Bir yabancıya en çok saygı duyulan ülkelerden biridir Çin. 

Çinlilerin bâtıl inanışları da vardır. Örneğin 4 sayısını uğursuz bulurlar. Bunun sebebi, Mandarin Diyalekti’nde dört ve ölüm sözlerinin söylenişlerinin çok yakın olmasıdır. Bazı otellerde dördüncü kat ya yoktur (üçüncüden sonra beşinci kat gelir) ya da o kat başka bir amaç için ayrılmıştır. Çünkü Çinliler dördüncü katta kalmak istemezler. Bu durum, Amerika’daki bazı otellerde on üçüncü katın olmaması ile aynıdır.  

3, 6, 8 ve 9 uğurlu sayılardır. Üç sayısı talih, varlık ve uzun yaşam anlamlarını taşır. Altı, başarının sembolüdür. Ayın 6., 16. ve 26. günleri uğurludur. Nikah ve düğünler bu günlere denk getirilmeye çalışılır. Sekiz ve varlık sözlerinin telaffuzu birbirine yakındır. En çok uğur getiren sayı kabul edilir. Dokuz, sonsuzluğu ifade eder. 
 

 

Renklerin de anlamları vardır. Kırmızı, yaşamdaki mutluluğu betimler. Uğur getirir. Siyah, şeytanın ve kötülüklerin rengidir. Kötü şans getirir. Beyaz, anne sütünün rengidir. Siyah ile kırmızı arasında durur. Dürüstlüğün, temizliğin ifadesidir. Diğer renkleri dengeler ve aralarındaki ahengi sağlar. 

Erkeklerin bıyık bırakması yaygın değildir. Bıyık, bir adama kötü şans getirebilir. Hiç bıyıklı Çinli görmediyseniz, sebebi budur... 

Çinliler, resmî olarak miladî takvimi kullanmakla birlikte, geleneksel hayvan takviminin kullanımı da halk arasında çok yaygın. İçinde bulunduğunuz yıl hangi hayvanınsa, o yıl boyunca, o hayvanın resimlerini ve sembollerini her yerde görebilirsiniz. Bu arada, hayvan takviminin eski Türklerde de bir gelenek olduğunu belirtelim.  

Feng Şui de bir bâtıl inançtır. Sözcük anlamı rüzgâr ve su. Hava ile suyun ahengini amaçlayan, antik dönemden kalma, bir metafizik düşünce akımı. Bugünkü haliyle, insanın yaptıkları ile doğanın uyumunu sağlama çabası olarak algılanabilir. Ancak dayandığı temeller ve ürettiği sonuçlar göz önüne alınırsa, bâtıl inançtan öteye gitmiyor.  

Eğer üç bin yıllık kesintisiz tarihi olan bir ülkede yaşıyorsanız, bu tip inanışların toplumda egemen olmasına şaşırmamalı. Asıl şaşılacak konu, son yıllarda yaşanan hızlı değişimin kendisi. 

Kültür Devrimi döneminde tek tip elbise giyen bir ulus, bugün “Batılı” lardan farksız giyiniyor. Amerika ve Avrupa’daki televizyon eğlence programlarının aynısı Çin’de de yapılıyor ve popülaritesi çok yüksek. Toplum çok hızlı bir değişimden geçiyor. Üstelik bunlar olurken ÇKP hâlâ yönetimde.  

Çin hakkında, belki de en fazla araştırılması gereken konu, son derece yavaş işleyen sosyalist devlet mekanizması ile dünyayla entegre olmuş ve çok hızlı karar alması gereken pazar mekanizmasının uyumunun nasıl sağlandığı. Benim kafamda çözemediğim Çin Mucizesi işte bu!  

Gündelik yaşama dair birkaç notum daha olacak. 

Çin’in genelinde yaşayacağınız en büyük sorun, dil konusundadır. Pekin ve Şanghay’da gençler arasında İngilizce bilenlerin oranı giderek artıyor. Diğer şehirlerde bunu söylemek güç. Kırsal kesimde ise sıfıra indiğine tanık oldum. Gençler arasında bile İngilizceye ya da herhangi bir yabancı dile olan ilgi çok az. Eğitmen bulmakta da zorlandıkları bir gerçek. Tüm şehirlerde anadili İngilizce olan insanlara iş var. Eğitmen formasyonu olup olmamasına bakmıyorlar bile. Anadili İngilizce olsun yeter. 

Dil sıkıntısı, en çok restoranlarda ve alışverişte ortaya çıkıyor. Çin’in pek çok bölgesindeki lokantalarda yemeklerin plastik maketleri sergileniyor ya da resimli menüler sunuluyor. Bunlar bir ölçüde işinizi kolaylaştırabilir. 

Eğer bir turla gitmediyseniz, Çin’de olduğunuz sürece yanınızdan ayırmamanız gereken bir şey var: Otel kartınız. Çin’de taksiler devletin ve çok uygun fiyatlı. Şoförler, taksileri devletten kiralayarak çalıştırıyorlar. Taksimetreler, büyük şehirlerde 10 yuan, küçük şehirlerde 5 yuandan açılıyor. Bir dolar, 6 yuan. İlk 5 kilometre içinde her yere bu açılış fiyatından gitmeniz mümkün. Dolayısıyla taksi ile dolaşmak bir lüks değil. Ama yanınızda mutlaka, üzerinde Çince adresin yazılı olduğu, otel kartınızı bulundurmalısınız. Dil bilmeyen bir şoföre, otelinizin adını ne kadar söylerseniz söyleyin anlamaz. Turla gitseniz bile, ne olur ne olmaz, her zaman yanınızda bulundurmanızda fayda var.  

Alışveriş Cenneti 

Çin’de alışveriş imkanları neredeyse sınırsızdır. Yeşim taşından (İng. jade), yapılmış heykeller, vazolar, takılar Çin’in önde gelen el sanatları arasındadır. Çok ucuz oldukları söylenemez ancak meraklıları için son derece güzel eserler bulmak mümkündür. Ayrıca doğa betimlemeleri olan klasik resim sanatı bin yıllardır süren bir geleneği yansıtır. Çin’e her gidişimde bu resimlerden almadan edemem. 

Dünyaca ünlü Çin porselenleri, özellikle de çay takımları inanılmaz bir estetiğe sahiptir. İngilizcede porselene, china denmesi elbette tesadüfî değildir. Çin porselenleri gerçek birer sanat eseridir. 

Çin’den alabilecekleriniz bunlarla da sınırlı değildir. İnci ve değerli taşlardan yapılmış mücevherler, ipek ve yün el dokuması halılar, ağaçtan oyma objeler, türlü türlü çaylar, ipek kumaşlar ve elbiseler, Çin’e özgü süs ve hatıra eşyaları... Liste uzayıp gider.  
Alışverişten söz açılınca Çin mallarının kalitesizliği konusuna da değinmek istiyorum. Özellikle ülkemizde, Çin’den gelen malların kalitesinin düşük ve sağlıksız oldukları yönünde bir karalama kampanyası giderek artıyor. Bunun arkasında kendi ürünlerimizi koruma refleksi var elbette, ancak asıl sebebi bu değil. Bu görüşün yaygınlaşmasındaki asıl neden, ülkemizdeki ithalatçıların daha çok ucuz ve dolayısı ile kalitesi düşük malları ithal etmesinden kaynaklanıyor.  

Çin’de üreticilerle çalışmış biri olarak, her kalitede malın üretildiğini söyleyebilirim. Üreticiler, farklı kalitelerde mal üretiyorlar. Bir örnek ile açıklamak istiyorum: Termofor üreten bir fabrika ile çalışıyorduk. Ürettiği termoforlar, İngiliz standardı, ABD standardı ve daha düşük standart olarak birkaç kategoriye ayrılıyordu. Söz gelimi İngiliz standardı olanın fiyatı 7 dolarsa, daha düşük standartlı ürünün fiyatı 2-3 dolardı. Elbette ucuz olanın içinde sağlıksız katkı maddelerin olması ihtimali daha yüksek. Bu durum, tekstil ve oyuncak gibi alanlar için de aynen geçerlidir. 

Sizin ülkenizde, ithalatı yapılan ürünlerin, standart kontrolleri gerektiği gibi yapılmıyorsa, elbette ithalatçınız da en düşük fiyatlı olanı getirerek kârını maksimize etmek ister.  

Bütün dünya için, üstelik de dünyanın en seçkin markaları için, üretim yapan bir ülkenin nasıl olur da malları külliyen kalitesiz olur? Bunu anlamlandırmak mümkün mü? Bu noktada çuvaldızı başkasına batırmadan önce, iğneyi kendimize batırmamız gerektiğini düşünüyorum... 

Eğer bir devlet dükkanında değilseniz, Çin’in her yerinde, özellikler de pazarlarda pazarlık edebilirsiniz. Etmelisiniz. Çinliler dünyanın en eski ve en deneyimli tüccarlarıdır. Yıllardır Çinlilerle çok ticaret yaptım. İpek Yolu’ndan gelen, neredeyse gelenekleşmiş bir uğraştır, Çinli için ticaret. Çin’de pazarlık etmek ayıp değildir. Eğer bir pazar yerindeyseniz, size söylenen fiyatın üçte biri ile başlayın. Satıcı mutlaka size karşı bir teklifte bulunacaktır. Biraz ısrar etikten sonra, almayacak gibi arkanızı döndüğünüz anda teklif ettiğiniz fiyatı kabul edecektir. Çin pazarlarında bin yıllardır süren bir ritüeldir bu... 

Bir noktayı daha belirtmek isterim: Çin’de bahşiş verilmez. Hatta ben ilk gittiğimde Çinli tanıdıklarım, bahşişin yasak olduğunu söylemişlerdi. Şimdi yasak olmayabilir, ancak kimse bahşiş beklemiyor. Restoranlarda, taksilerde (bizde yok ama Avrupa’da taksilere bahşiş vermek yaygındır) ve otellerde bahşiş bırakmanıza gerek yok. 

Çinliler ticarette ne kadar usta olduklarını, diğer Uzak Doğu ülkelerinde de gösterdiler. Singapur, Malezya, Endonezya, Tayland ve Filipinler gibi ülkelerde, emtia ile altın ve döviz ticareti büyük ölçüde Çinlilerin elindedir.  

Burada örnek olarak bir deneyimimi paylaşmak istiyorum. Yıllardır yaşamakta olduğum Kazakistan’ın, Çin ile olan Horgos sınır kapısında, Çin Hükümeti bir uygulama başlattı. Burada bir sınır serbest ticaret bölgesi oluşturdu. Kazakistan pasaport kontrolünden geçerek fiilen Çin’e giriyorsunuz. Ancak herhangi bir pasaport kontrolünden geçmiyorsunuz. Burada bir pazar ve oldukça büyük bir alışveriş merkezi var. Çin’de olduğunuz halde dükkanlar, Kazakistan parası ya da Dolar kabul ediyorlar. Fiyatlar Çin’deki ile aynı. Kazakistan vatandaşlarına vize uygulandığı için, böyle serbest bir bölge oluşturarak bir şekilde belgesiz ihracat yapıyorlar. Kazakistanlı alıcılar için de ilave ithalat maliyeti olmadan, Çin ürünlerini alma fırsatı doğuyor. İşte size bin yıllık ticaret deneyimi. Ders alınması gereken bir uygulama. 

2007 öncesine kadar Çin’den çıkarken kimse ne aldığınızı sormazdı. 2007 yılında çıkan bir yasayla 1911 yılı öncesi antikaların çıkışı yasaklandı. Antikayı mağazadan satın alabilirsiniz, ancak yurt dışına çıkartamazsınız. Bu konuda dikkatli olmakta yarar var. 

Çin yemeklerine geçmeden önce bir konuya daha değineyim: 

Çin dünyadaki en iyi internet altyapısına sahip ülkelerinden biridir. 2007 yılında Çin’de kullandığım internetin hızına 2014 yılında ABD’de bile rastlamadım. Birçok yerde wi-fi bağlantısı var. Ancak internet üzerinde sansür ve sınırlamalar bulunuyor. Google ve ona ait internet sitelerine Çin’de giremiyorsunuz.  
 

 

Binlerce Yıllık Yemek Kültürü 

Batı’da Çin Mutfağı diye genelleme yapılıyor. Çin’in her bölgesinin kendi has mutfağı var. Çin’in bölgesel mutfaklarından bahsetmek mümkün. Tabii ki binlerce yıllık geleneğin ve deneyimin bileşkesinden söz ediyoruz. Çok makro planda bakıldığında, kuşkusuz dünyanın en zengin yemek kültürü var karşımızda. 

Öncelikle bir tespitte bulunmak istiyorum: Batı’da bilinen Çin yemeklerinin lezzetleri, Çin’de çok farklıdır. Ben Çin yemeklerine çok düşkün birisiyim. Ancak Çin’e ilk gittiğimde büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Burada bulduğum yemekler, alıştığım lezzetlere hiç benzemiyordu. Kokular, tatlar tamamen farklıydı. Zaman içinde bunun nedenlerini anlamaya başladım. 

1999 yılında Çin’e ilk gittiğimde, restoranların çoğunda yer fıstığı yağı kullanılıyordu. Bu alışık olduğumuz bir yağ değildi. Yemeklerde ağır bir koku ve tat oluyordu. Bu yağ hem ucuzdu, hem de çok yüksek ısıda yanmıyordu.  

Sonraki gidişlerimde bu yağın giderek daha az kokusunu ve tadını aldım. Ya damağım bu lezzete alıştı ya da kullanımı giderek azaldı.   

Ayrıca Batı’da yapılan Çin yemekleri, Batılıların damak tadına göre ayarlanmış oluyor. Çok fazla sos ve baharat içermiyor. Çin’de ise çok farklı baharatlar ve soslar kullanılıyor. Bu da alışık olduğumuz lezzetleri önemli ölçüde değiştiriyor.  

Önce genel bir bilgi vereyim: Pirinç, tüm Asya mutfaklarında çok önemli bir yer tutar. Hatta baş yemektir. Bu Türkler için de böyledir, Persler için de, Çinliler için de. 

Çin’de pirinç, güneyde yetişir. Kuzey, geleneksel olarak pirinçten uzak kalmıştır. Bu nedenle kuzey bölgelerinde erişte (İng. noodle) kültürü ortaya çıkmıştır. Marco Polo da ilk kez gördüğü erişteyi İtalya’ya götürmüş ve dünya mutfağına makarnayı kazandırmıştır.  

Çin yemeklerinin çoğunda bol miktarda sarmısak ve zencefil kullanılır. Bazı yemeklere soya sütü eklenir. Dofu adı verilen, mayalanmış soya sütünün kalıplarda kurutulması ile yapılan soya peyniri, yemeklerde çok yaygın kullanılır. Kızartmalara, sotelere ve çorbalara katılır.  

Yemeklerde kullanılan sebzeler çok çeşitlidir. Çin lahanası, kuzu kulağı, ıspanak, pırasa, taze kişniş yaprakları, cusay adı verilen ülkemizde olmayan bir bitki yaprağı, biber çeşitleri, Çin turpu ve birçok çeşidini tanımadığımı mantar türleri aklıma ilk gelenler arasında. Gerek sulu yemeklerde, gerek kızartmalarda ve sotelerde bol sebze kullanılır. 

Soteleme işlemi, wok adı verilen derin tavalarda ve çok yüksek ateşte yapılır. Evlerimizde o ateşi bulmamız mümkün değil. Ateş boyu 15-20 santime ulaşır. Çin’deki evlerde, ocaklar buna göre ayarlanmıştır. İnce doğranmış sebzeler ve et çeşitleri en fazla 3-4 dakika kadar pişirilir. Alevin tavanın içine girmesine izin verilir. Çok kısa süre alev alan yemek, ilave bir tada sahip olur. Bu tarz pişirilen yemekler, chow ya da chao (İng. stir-fried) olarak adlandırılır.  

Eriştenin birçok çeşidi vardır. Bölgesine göre buğdaydan ve pirinçten, farklı boyutlarda yapılırlar. Haşlandığı suyun içinde, et, tavuk ya da deniz ürünleri ile yapılan çorba gibi olanları vardır. Bunlar soğuk olarak da yenilebilir. Başka bir erişte pişirme yöntemi de, haşlanmış eriştenin, et ve sebzelerle kavrulmasıdır. Genellikle buğday eriştesinden yapılan bu yemek chow mien olarak bilinir. Lamian adı verilen elde açılan erişteler makbûldür. Ancak son yıllarda paketlenmiş ürünler giderek pazara hakim olmaktadır. 

Çinliler için ayak üstü yemek, kutular içinde satılan hazır eriştelerdir. İçinde sosu ve baharatı da bulunur. Tek ihtiyaç duyduğunuz şey sıcak sudur. Bu nedenle havaalanlarında, trenlerde, gemilerde sıcak su dolapları bulunur. Ne kadar sağlıklıdır bilmem, ama çok hızlı ve ucuz bir çözümdür. 

Rus etkisi taşıyan Harbin kenti dışında, eskiden Çin’de ekmek yapılmazdı. Sadece yabancı süpermarketler yapıyorlardı. Değişen Çin, ekmeği de yemek kültürüne dahil etti. Uygurları nanını elbette ayrı tutuyorum. Buharda pişmiş mayalı hamurlar geleneksel olarak ekmeğin yerini almaya devam ediyorlar.  

Çinlilerde olmayan bir başka şey de süt ve süt ürünleridir. Diğer Uzak Doğu ülkelerinde olduğu gibi Çinlilerde de laktoz toleransı düşüktür. Yani süt şekeri onları rahatsız eder. Vücutları tepki verir. Dolayısıyla peynir, yoğurt ve sütlü tatlılara burada rastlayamazsınız. Dondurmayı eskiden soya sütünden yaparlardı. Son yıllarda devlet bilinçli olarak süt üretimini ve tüketimini teşvik ediyor. Genç nesil bebeklikten süte alıştırılıyor. Laktoz toleransı sorununda bu şekilde aşılma olduğu gözleniyor. Gençlerde boyların uzadığı net bir şekilde gözleniyor. 

Qingdao’da yaşadığım sırada, birlikte çalıştığım Türk arkadaşlarımla, tek tatil günümüz olan pazar günleri, 80 kilometre yolu gidip, market alışverişi yapıp, geri dönüyorduk. Ne için biliyor musunuz? Peynir ekmek almak için! 

Kuzey’in en belirgin mutfağı, Pekin Mutfağı’dır. Önce de bahsettiğim ördek, Pekin yemeklerinin şahıdır. Ördek dışında Pekin Mutfağı’nda, birçok et ve tavuk yemeği ve erişte çeşitleri vardır. Burada acı kullanılmaz. Genel olarak tatlı ekşi lezzetler yaygındır. 

Şanghay ve Qingdao gibi sahil kentlerinde elbette deniz ürünleri baş yemekleri oluşturur. Bu şehirlerdeki balık restoranlarında tüm deniz ürünleri, canlı olarak akvaryumlardadır. Kendiniz seçer ve istediğiniz şekilde pişirtebilirsiniz. Balıklar bir tarafa, kabuklu deniz canlılarının türü çok fazladır. Çok fazla sayıda istiridye çeşidi, deniz tarağı, yengeç, kalamar, ahtapot, karides, ıstakoz, deniz kaplumbağası, deniz hıyarı ve adını bilmediğim daha birçok canlı türü bulunur. 

Çin’de çok yaygın olan bir “kendin pişir kendin ye” geleneği vardır. Onlar kısaca ho go diyorlar (İng. hot pot). Masanıza küçük bir ocak üstünde içi su dolu bir tencere gelir. Su kaynadığında, arzunuza göre et ve deniz ürünlerini, mantar ve sebzeleri, dilerseniz erişte türlerini ve beğendiğiniz sosları içine koyarak, damak tadınıza uygun yemekler hazırlayabilirsiniz. Birçok restoranın ho go menüsü vardır. Bazı restoranlar, bu hizmeti açık büfe olarak sunarlar. Bu restoranlarda sınırsız deneme yapabilir ve kendi Çin lezzetlerinizi oluşturabilirsiniz. Üstelik de ortalama kişi başına 10 dolar gibi makûl fiyatlara... 

Şanghay ve Qingdao (Şandong) mutfakları, sadece deniz ürünleri ile değil içerdikleri birçok yemek tarifleri ile Hanedanlık döneminin en klasik mutfakları olarak bilinirler. 

Güney’e doğru gittikçe yemekler acılaşmaya başlar. Bu dünyanın her yerinde böyledir. Ülkemizde de güney ve güneydoğu yemekleri, kuzeye göre daha acıdır. Asya ve Amerika kıtalarında da sıcak kuşak daha acılı yemekler yer. Acı, sıcakta üreyebilecek zararlı mikrop ve bakterileri engelliyor. Dolayısıyla yiyeceklerin daha uzun dayanmasını sağlarken, sindirim sistemini de daha steril hale geliyor. Bu nedenle sıcak ülke insanları acı ile kendilerini koruyorlar. 

Siçuan Mutfağı, acı ve baharatlı yemekleri ile ünlüdür. Buradaki yemekler batıdaki Çin lokantalarında yapılandan çok daha acıdır. Siçuan Eyaleti, denizden uzak olduğu için, et ve tavuk yemekleri ön plandadır. 

Dünyada en çok tanınan Çin yemeklerinin bir kısmı da “Kanton Mutfağı”na aittir. Bu mutfak Guangdong bölgesi ve Hong Kong’da yapılan yemekleri içerir. Siçuan kadar acı değildir, ancak baharat kullanımı yoğundur. “Kanton Mutfağı”nda kullanılan istiridye, erik ve kara fasulye sosları artık ülkemizde de marketlerde bulunur hale gelmiştir. Deniz ürünleri yine ön plandadır. Pirinç hamurundan yapılan buharda pişmiş karidesli mantı benim en favori yemeğimdir. Ayrıca wanton çorbası bölgenin tanınan yemeklerindendir.  

Köpekbalıklarının sayılarının giderek azalmasına yol açan, köpekbalığı yüzgeci çorbası ve kuş yuvası çorbası, “Kanton Mutfağı” nın en ünlü ve en pahalı yemekleri arasındadır. 

Yıllar önce bir Uygur dostum bana, Çinlilerin hareket eden her şeyi yediklerini söylemişti. O zaman henüz daha Çin’i görmemiştim ve bu sözü abartılı bulmuştum. Çin’e gittiğim de, dostumun pek de abartmadığına kendim tanık oldum. Gerçekten de, böcekler, tırtıllar, yılanlar, akrepler ve burada yazmak istemediğim başka sevimsiz canlılar da yeniyordu.  

Güney Çin’de halk arasında, “uçak dışında uçan, gemi dışında yüzen ve araba dışında yürüyen her şeyi yeriz” dendiği rivayet ediliyor. Sanırım bu, durumu yeterince açıklıyor... 

Çin’e gidecek olursanız, bu tip görüntülere kendinizi hazırlamalısınız. Bir ülkede karşılaştıklarınız, oranın kendi koşulları içinde değerlendirilmelidir. 1.35 milyarlık bir nüfusun beslenme ihtiyaçları düşünüldüğünde, bu sevimsiz canlıların, önemli bir protein kaynağı oldukları bir gerçektir. Buna rağmen, Çin Mutfağı, dünyanın en seçkin mutfakları arasındaki yerini almayı başarmıştır. 

Bildiğiniz gibi Uzak Doğu’da, çatal bıçak yerine yemek çubukları kullanılır. Bu, 3500 yıllık bir Çin geleneğidir. Japonya ve Kore’ye buradan gitmiştir. Kaşık ise uzun zamandan beri kullanılmaktadır. Çubukları kullanabilirseniz, Çin yemekleri daha keyifli bir hale gelir. Hem çok hızlı yemezsiniz, hem de her lokmanın tadını alırsınız. Batı kaynaklı yayılan medya haberlerinde, bu çubukları üretmek için Çin’de her yıl milyonlarca ağacın kesildiği yazılır durur yıllardır. Külliyen yalandır! Bu çubuklar ağaçtan değil, bambudan üretilirler. Kibrit üretmek için dünyada daha fazla ağaç kesildiğine emin olabilirsiniz... 

Daha önce de belirttiğim gibi, Çin hakkında okuduklarınız ya da duyduğunuz haberlerin doğruluğundan şüphe etmekte yarar var.  

Çin, Batı dünyası için giderek daha büyük bir tehlike olmaya başlıyor. Ekonomik anlamda ulaştığı güç, elinde bulundurduğu ileri teknolojik silahlar ve güçlü ordusuyla bu tehlikeyi bir tehdit olarak algılamak da mümkün. Dünyada kriz olduğunda, Çin de bundan bir ihracatçı olarak etkileniyor. Ancak kendi pazarı o kadar büyük ki, kendi iç pazarını canlandırmak ona yetiyor da artıyor bile.  

Bu nedenle Çin hakkında bir dezenformasyon ve karalama kampanyasının sürekli yapıldığını gözlüyorum.  

Ben bu yazımda, gerek kullandığım bilgi kaynaklarıyla, gerek de kendi gözlemlerimle, olabildiğince nesnel ve tarafsız bir gözle, Çin’i size anlatmaya çalıştım. Bu çok eski komşumuzu, yeterince tanımadığımız görüşündeyim. Ama önü alınmaz yükselişiyle daha yakından tanımamızın ve anlamamızın giderek önem kazandığını düşünüyorum. Çin hakkında objektif bir fikir edinmenize yardımcı olmayı umuyorum 

Çin, gizem dolu anlaşılmazlığı ile insanı hayrete düşüren, büyüleyen ve etkileyen bir diyar. Çin’e gidip de etkilenmeyen birine daha rastlamadım. Herhalde bu durum, tarih boyunca da böyle oldu... 

Marco Polo, 24 yıl yaşadığı Çin’den “bolluk ve fırsatlarla dolu bir harikalar diyarı” diye bahsediyor. Sizce de haklı değil mi?...

Ömer Yalçınkaya

İlk bölümü okumak için tıklayın: http://medyagunlugu.com/haber/cinde-zaman-yolculugu-46032