Kar taneleri gibi…

Kar taneleri gibi…

9 Mayıs 2020 Cumartesi  |   Serbest Kürsü

Selver...

Babam daha bir buçuk yaşında vefat eden kız kardeşinin adını vermiş bana "Selver". Halamın ismini taşıyordum. Tıpkı onun gibiymiş zeytin gözlerim, kumral, kıvırcık saçlarım. Üç kardeşin en büyüğüyüm. Kendimden iki yaş küçük kız kardeşim ve dört yaş küçük bir erkek kardeşim var. Hep abla olmanın zorluklarını yaşadım ve Selver olmanın… Çünkü babamın gözünde diğer kardeşlerimden hep farklı konumum vardı. Bilmiyorum belki de babam nedeniyle hep güçlü olmak zorunda hissettim kendimi... 

Okulda diğer kardeşlerimden daha çok başarılıydım. Hatta kardeşlerimin derslerini bile ben yapıyordum zaman zaman... Ailenin en parlak, en yolu açık çocuğuydum diyebilirim. Ancak ikili ilişkilerde bir türlü başarılı olamıyordum. Üniversite yıllarımda erkek arkadaşlarım olmasına rağmen ilişkilerim hep ayrılıkla sonuçlanıyordu. Benim güçlü olmam ya da güçlü görünmeye çabalamam karşımdakini rahatsız ediyordu belki de... Kardeşlerimden ilk en küçüğümüz evlendi sonra da kız kardeşim. Bense sabah erkenden işe, gün boyu yoğun tempo çalışma ortamından sona akşamları anne ve babamla oturduğum eve mekik dokur olmuştum yıllarca… 

İçimde kendimle hep bir savaş… Kafamda sorular… Hele gece yatağa girdiğimde bile uyumam gereken saatlerde beynimin uykuya direnişi… Sabah yorgun kalkmalar… Neden yürümüyordu ilişkilerim? Çevrenin baskısı, akrabaların kinayeli konuşmaları hep evlilik, hep evlilik… Sanki benden başka konuşulacak konu yoktu. Artık işi öyle ileri götürmüşlerdi ki yanımda bile evde kaldı muhabbetleri yapıyorlardı. Ben de evlenmeliydim artık... Ama ha dediğinde olacak şey mi evlilik? Bu baskılar canıma tak etmişti. 

Ekrem adında biri ile tanıştım bir arkadaş ortamında… Artık 40’lı yaşlara merdiven dayamıştım ve hala bakireydim. Utanç duyuyordum hala bakire olmaktan… Ve bir akşam Ekrem'in evinde kendimi ona teslim ettim. Bu teslimiyette bile öyle karışmıştı ki kafam… Onca yıllardır bekâretimi korumuştum evleneceğim, bir ömür birlikte yaşamayı hayal ettiğim adam için. Şimdi ise o bekâret kafamı kemiren bir kurt gibi büyümüş büyümüş kurtulmak istediğim bir kangren haline gelmişti. Vazgeçmedim! Ekrem’in sonuna kadar gitmesine izin verdim. Ekrem amacına ulaştı. Ben… Ne mi hissettim? Utancımı yendim sadece nötr bir duygu ne sevinç ne üzüntü, duygusuzluk...  

“Hayallerim neydi? Ne oldu?” 

Ve…  Ekrem’le olan ilişkimi kısa bir süre sonra bitirdim. 

Sonra Murat, sonra Ömer, sonra bir-iki isimleri hatırlanmazlar... İntikam alır gibiydim sanki... Kendime ceza verir gibi…   

Yaşlı anne ve babam ise her şeyden habersiz her akşam yolumu gözlüyorlardı. Onlar için can yoldaşlarıydım. Tabii onların da hayalleri; kızları hayırlı bir damatla evlensin, artık yuvasını kursundu.  

Şirketten iki arkadaşımla Kurban Bayramı tatiline gelen günlerde yurt dışı tatili ayarladık. İlk yurt dışı seyahatim idi. Âşıklar kenti diye anılan Paris’e gidiyorduk üç kız kafadar. Yolculuğun başlangıcı gökyüzünün maviliğinde bulutların arasında kırmızıyı yudumlamanın keyfiyle uzun bir soluk doldu sanki içime... Paris’te adım başı kafeler vardı. Şehir turu dönüşünde otele gitmeden önce arkadaşlarla bir kahve molası vermiştik. İşte o zaman tanıştım Cihan’la. Yan masamızda üç kişi oturuyorlardı. Fazla sandalyelerini rica ettim, o ise kalkıp bana kendi oturduğu sandalyesini verdi. Sonra boş sandalyeyi kendine çekti. Anlık jesti ne yalan söyleyeyim çok hoşuma gitmişti. Sonra nasıl olduysa yan masayla bir anda arkadaş olduk, onlar da işle alakalı fuar için gelmişler. Gelmişken de Paris’te yaşayan arkadaşlarıyla o kafede buluşmuşlar.  

Cihan’ın esprili, cana yakın kişiliği dikkat çekiciydi. Beni öyle çok güldürmüştü ki kısacık zamanda… İkimiz de sanki yıllardır birbirimizi tanıyor ama bir ara kaybetmiş sonra yeniden bulmuşçasına kaynaşmıştık. O bir hafta akşamları görüşmemiz; kafamdan tüm geçmişi silip attığım, yepyeni umutlara yelken açtığım, rengarenk, neşeli zamanlara adımlardı. 

Yalnız bir sorun vardı. Cihan Elazığ’da yaşıyordu. Ben ise İstanbul’da… 

Tatil dönüşü zaman; işim dışında saatlerce telefon konuşmaları ile geçer olmuştu. İş yerime neredeyse gün aşırı çiçekler geliyordu. 

Annem babam çok sevinmişlerdi benim bu mutluluğuma… Hafta sonları uygun olduğunda Cihan geliyordu İstanbul’a. Ailem de görmüş çok beğenmişlerdi damat adayını. Aradan 8 ay su gibi akıp geçti. Fakat Cihan evlilikten hiç bahsetmiyordu.  

Annem içindekini hemen dışarıya vuran dobra bir kadındır. Bir hafta sonu Cihan yine geldiğinde anneler günü nedeniyle hepimizi Yeşilyurt’ta bir kebapçıya götürdü. Yemekte evlilik konusunu açan annem oldu. Ve kaşla göz arasında Cihan’a “Sizinkilerle ne zaman tanışacağız yavrum. Kapımız açık, bekliyoruz” gibisinden cümleler çıktı ağzından. Cihan sıkıldı, kem küm, pek açık olumlu cevap gelmedi. Baktım ki rahatsız oldu konuyu değiştirdim ve konu kapandı. 

Sonra kafama takıldı benim de. Neden evlilik konusunu hiç açmıyor. Oysa bana tanıştığımız zaman eşinden yıllar önce ayrıldığını 2 çocuğu olduğunu, o dönemde çok zor zamanlar geçirdiğini anlatmış, ben de her şeyin geçmişte kaldığını söyleyerek teselli vermeye çalışmıştım. Ne olacaksa olacaktı. Belki de bu güzel ilişkim bitecekti ama ben böyle kafamda sorularla daha fazla sabredemeyecektim, yaşım geçiyordu.  

Sonraki gelişinde açtım konuyu… Durgunlaştı. “Bekliyordum ”dedi. Oturuyorduk. Ellerimi avuçlarının içine aldı. “Selver” dedi. “Ben boşanmadım hala evliyim.  Bizim oralarda aşiretler var. Büyüklerin sözü geçer. Öyle gönül işlerine bakılmaz. Amcamın kızıyla evliyim üstelik…” 

Kulaklarım bir anda çınlamaya başladı. Soğuk soğuk terler sırtımdan inerken, gözlerimin önüne bembeyaz bir sis bulutu indi. Bir şey duymak istemiyordum. Üzerime büyük bir kamyon dolusu toprağı dökmüşlerdi sanki… Vücudumda ki tüm enerji bir anda gitti… Yorgun, nefessiz, çaresiz, şaşkın donup kaldım. Sustu!

…..

Artık "Evlenmeliydim!” Ne olursa olsun razıydım... Cihan’a deliler gibi âşıktım! Üniversite mezunu, başarılı çalışma hayatı olan ben; iki çocuklu bu adama imam nikâhı ile gitmeye karar verdim…

……. 

Selver’in hikâyesinde ne mi oldu? Bir Nazım şiiri ile devam etmek istiyorum satırlara… 

Erkek kadına dedi ki:  

- Seni seviyorum,  

ama nasıl?  

Avuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp  

parmaklarımı kanatarak  

kırasıya,  

çıldırasıya...  

Erkek kadına dedi ki:  

- Seni seviyorum,  

ama nasıl?  

Kilometrelerce derin, kilometrelerce dümdüz,  

yüzde yüz, yüzde bin beş yüz  

yüzde hudutsuz kere yüz...  

Kadın erkeğe dedi ki:  

- Baktım  

dudağımla, yüreğimle, kafamla;  

severek, korkarak, eğilerek,  

dudağına, yüreğine, kafana.  

Şimdi ne söylüyorsam  

karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana...  

Ve artık biliyorum:  

Toprağın  

Yüzü güneşli bir ana gibi  

En son, en güzel çocuğunu emzirdiğini...  

Fakat neyleyim  

saçlarım dolanmış  

ölmekte olanın parmaklarına  

başımı kurtarmam kabil değil!  

Sen  

yürümelisin,  

yeni doğan çocuğun  

gözlerine bakarak...  

Sen  

yürümelisin,  

beni bırakarak...  

Kadın sustu.  

SARILDILAR  

Bir kitap düştü yere...  

Kapandı bir pencere...  

AYRILDILAR... 

“Selver bu devirde bir Cumhuriyet kadınına asla yakışmayacak imam nikâhı ile ikinci eş bile olmayı düşünebilecek kadar gözünü karartmıştı ama neyse ki bu düşüncesi hiçbir zaman gerçekleşmedi. Selver’in kız kardeşi; ablasına, kendisi ile birlikte tüm ailesinin, Cihan’ın eşi ve çocuklarının büyük hasar alacağını, böyle bir durumun kesinlikle yakışıksız olduğunu üstüne basa basa anlatmaya çalışarak onu bir psikoloğa gitmeye ikna etti. Tüm aileler yerine sadece başlangıç noktası iki kişinin yaralı olarak da olsa ayrılması mantıksal olarak ağır bastı. İlk zamanlar da dayanılmaz özlemler yaşamışlar tabii. Sonrasında aradaki mesafe ve gerçekler yavaş yavaş yüreklerini soğutmuş olmalı…  

Kim bilir kaç kişinin iyileştirmeye çabaladığı yaraları vardır? Selver hala bekar…