Kadınlarımızla dalga geçiyorlar

Kadınlarımızla dalga geçiyorlar

29 Haziran 2019 Cumartesi  |   Serbest Kürsü

Şiddetin kol gezdiğini, kadın ve çocuklarımıza yapılan taciz ve tecavüz vakalarının her gün hızla artmaya devam ettiğini içimiz yanarak sosyal medyadan takip ediyoruz. Günümüzde hastalıklı toplumsal söylem olan “Erkek adamın erkek oğlu olur” denilerek bir nevi erkek egemenliği daha doğuştan ilan ediliyor. Erkek çocuk anneleri ve babalarının desteğiyle diğer aile büyüklerinin katılımıyla daha bir farklı el üstünde tutularak büyütülüyor.  

Erkekliğe ilk adım denilen sünnet törenlerinde ise çocuklara padişah kıyafetleri giydirilip ellerine kılıçlar, asalar veriliyor. Ne o oğulları sünnet olacak! Yıllar öncesi arkadaşımın oğlunu o zamanların ünlüsü Kemal Özkan sünnet edecekti. Kemal Özkan mı? Oooo ünlülerin sünnetçisi! İnanılmaz reklamı yapılıyordu aileler tarafından. Neyse gittim sünnete Levent’teydi yeri. Bir tiyatro sahnesi düşünün. Çocuklar sıraya dizilmiş sahnedeler. Ortada Kemal Özkan duruyor yanında bir yardımcısı var. Çocuk ortaya geliyor herkesin gözü önünde onca tanımadığı kalabalıkta sünnet gömleğini yukarı kaldırıyor pipisini açıyor ve o yardımcı ortalık yerde çocuğun pipi derisini kesiyor. Aaaa aaaa! Ne hijyen var ne çocuğun psikolojisini düşünen var ne diğer çocuklar sıra beklerken neler hissediyor onları da düşünen yok. Derisi kesilince hayda müzik sesi açılıyor. Bir gürültü-patırdı… Sünnet olan çocuğun ailesi bir iki sahnede oynuyor. Sıra diğer çocuğa geliyor. İzleyici yerlerindeki masalara oturtulmuş aileler ve misafirler de mutlulukla alkış tutuyor. Şaşkınlığımla “Pes yani!” demiştim o gün. Tonlarca para ver ve böyle bir ortama sünnet de.

Neyse dönelim şiddet konusuna… 

Günümüzde kadın cinayetlerinin yüzde 25 arttığı, kadına şiddetin yüzde 1400 arttığı günümüz toplumunda küçücük  yaşlarda oyuncak adı altındaki tabanca, tüfeklerle oynatılan çocuklar, aileleri tarafından farklı tutulup büyütülen çocuklar, şimdilerde bilgisayar oyunlarında sadece vurdulu kırdılı, ölüm makineleriyle oyunlar oynayarak, görsel basında çete, cinayet, savaş filmleriyle, politikada iktidarın başta kalabilme propagandalarıyla, güçlünün güçsüzü ezmesi, yalanın bile kazanma uğruna mubah gösterilmesiyle her gün çıktıkları TV ekranları vasıtasıyla minicik beyinlere temelden saldırganlık ön yargılarını yüklüyorlar. Ve çok acı ki bunu erkek egemenliğine hayran kadınlar da destekliyor.  

Bu arada bu kadar çok üstün tutulan erkek çocuklarının yanında kız çocukları ise çocukluklarını yaşayamadan minicik yaşlarında kadın sıfatıyla bakılıp birçok sorumluluk o küçük omuzlara yükleniyor. Ev işlerinden tutun da, mutfak, kardeş ya da aile büyüklerinin bakımına destek vermelerine kadar… 

Kadına karşı uygulanan şiddet, taciz ve tecavüz haritasına bir göz attığımızda, bu oranın yüksek olduğu ülkeler kadın erkek eşitliğine karşı duran ülkelerin coğrafyasıdır.  

Ülkemizde şiddetin yüzde 1400 artmasına rağmen kadına yönelik şiddet ve istismara karşı ciddi politikalar üretilmemiştir. Hatta şiddete karşı çözümler kadınlarımızla dalga geçiyor niteliğindedir. Hatırlıyorum da bir ara çözüm önerisi olarak 2012 yılında “Panik Butonu” uygulaması başlatılmıştı. Sözde kadın şiddet göreceğini hissedince mahkeme kararı ile alabileceği alete basacak güvenlik güçleri de yetişip kadıncağızı kurtaracaklardı. O günlerdeki Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin bu butonun işlevsizliğini kendi ağzıyla şöyle duyurmuştu:

“Aslında bu buton, şiddeti psikolojik olarak engelleyecek bir sistem. Sosyal devlet olarak, şiddet görenin yanında olduğumuzu gösterebilsek, psikolojik bir yaptırım da getirmiş olacağız”. 

Tabii bu butonlar işe yaramadığından 2015 yılında bu projeden vazgeçildi. Tonlarca para da kadınlarımızı şiddet mağduru yaşamaya devam ederek çöpe atılmış oldu. Sonra elektronik kelepçe projesi başlatıldı hadi bakalım…. Ama bu projede kadınlara yönelik adı altında başka işlerde kullanılıyor. Nasıl mı? Adalet Bakanlığının açıklamasına göre, "Türkiye'de şu anda 3 bine yakın kişi, elektronik kelepçeyle denetim ve takip altında tutuluyor. Bunlardan 500 civarında da terör grubundan. Gerek Fetullahçı Terör Örgütü mensupları, gerek diğer terör örgütlerine mensup kişilerin takipleri Elektronik İzleme Merkezinden yapılıyor.”  

Şiddet gören kadınların kaçıp sığınacakları devlet sığınma evleri de adları “Konukevi” olarak değişti ama işlevlerinde ilerleme, yenilik olmadı. 15 milyon nüfuslu İstanbul’da bile belediyelere ait sadece 5 tane kadın sığınma evi bulunuyor. 

Ülkemizde “Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’de Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’ne bağlı 110, belediyelere bağlı 32, Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’ne bağlı 1 ve Mor Çatı Sivil Toplum Kuruluşu’na bağlı 1 tane olmak üzere toplam 3 bin 454 kapasiteli 144 kadın sığınma evi bulunuyor ama işlevleri sadece yatacak yer olarak dört duvar arası. Çünkü orada kalan kadınların anlatımlarına bakıldığında cezaevlerinden beter. Çocuklarıyla sığınma talepleri de olumsuz kalabiliyor. Ve bu yüzden yeniden şiddet gördükleri evlerine geri dönmek zorunda kalıyorlar. Hatta devlet sığınma evleri açılışları düğün bayram gibi yapılmıştı. Hem gizli kalacak bir yer açılıyor, kadınlarımız korunacak, bir yandan da bunları açılışlarıyla duyurmak… Bunların hepsi yaşandı ülkemizde…  

"Türkiye’de 10 kadından 4’ü şiddete maruz kalıyor" verisinden-kesin değil- yola çıkarak hesap yaptığımızda neredeyse 16 milyon kadınımızın şiddetle yaşamak zorunda bırakıldığı ortaya çıkıyor. Ve….Bir kadın şiddet görüyorsa; ya dayak yediği, tecavüze uğradığı haberini ya ölüm haberini duyuyoruz medyada ya da sessiz kaldığı için hiçbir şey duymuyoruz.

Kanunlar hazırlanıp uygulamaya konulacağında ruh sağlığı görevlileri, güvenlik güçleri, barolar, öğretmenler, bu konuyla ilgili uzman kadrolarla çalışılarak, bilimsel araştırmalardan destek alınarak yapılmalıdır. Kanunlar net, açık ve şiddeti önleyici olmalıdır.

Şiddet ve cinsel suçlara verilecek cezalara hafifletici neden aranıp eklenmemelidir. Cezalar kesinlikle en ağır şekilde ve caydırıcı olmalıdır.

Anneler ve babalar çocuklarını kız-erkek ayrımı yapmadan eşit görerek büyütmelidirler. Okullarda çocuklarımıza önemle üstünde durularak aktarılmalıdır.

Kadına yönelik şiddetin önlenmesinde aslında büyük görev yazılı ve görsel basına da düşmektedir. Medya, kadına yönelik şiddet ve tecavüz haberlerini kamuoyuna aktarırken, haber dilini doğru kullanmalı, etik değerlere uymalı, tecavüzün içerdiği şiddeti arka plana itmemeli ve tecavüzü erotize edici tutumlardan uzak durmalıdır. Basının, suçu işleyen erkeğe değil, mağdur kadının özelliklerine odaklanması, şiddetin sorumlusunun sanki kadın olduğu biçiminde bir yanılsama yaratabilmektedir. Buna özellikle dikkat edilmelidir.

Yasemin Özben