Kadıköy'ün duvarları

Kadıköy'ün duvarları

3 Temmuz 2020 Cuma  |   Serbest Kürsü

Gökçe Uygun, gazetekadikoy.com.tr

“Ulan yalnızım duymuyon mu?, Mahallece Aşka İnanmıyoz, Laik bir yaşam, Herşey Feminizm İçin Sevgilim, Zulme Karşı Tekbir Yumruk...” 

Duvarlara yazılamak... Binlerce yıl öncesinde bile, ilk insanlar hayatlarını mağara duvarlarına kazımıştı. Dünyevi meseleler ve ontolojik konular hep duvarlarda varoldu. Milenyum çağındayız, durum benzer. Yukarıda örneklerini gördüğünüz duvar yazıları İstanbul sokaklarından. Yine bir duvar yazısından alıntıyla devam edelim; 'Bu dünyada ben de varım' diyor birisi, kendini ifade etmek istiyor.

Peki ya duvar yazıları bize ne anlatıyor? Elif Tufan Türkoğlu'na soralım.

Önce onu tanıyalım, sonra neden bu röportaja konuk aldığımızı açıklayalım. Türkoğlu, İstanbul Üniversitesi (İÜ) Fransızca Mütercim Tercümanlık Bölümü mezunu. 5 yıl kadar bir kurumda Fransızca öğretmenliği yaptı. Meslek hayatı sürerken 2016'da yine İÜ'de, bu sefer İstanbul Araştırmaları Bölümünde yüksek lisansa başladı. Tez yazım süreciyle birlikte Londra'ya yerleşti. Yaklaşık 3 yıldır orada yaşıyor. 

Elif Tufan Türkoğlu'nun İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü İstanbul Araştırmaları Anabilim Dalı'ndaki yüksek lisans tezinin adı “İstanbul’un Duvar Yazıları: Sosyolojik Bir Çözümleme ¨Eyüp, Okmeydanı, Tophane, Cihangir, Kadıköy örneği” 

Türkoğlu, bu çalışması için 2015-2016 yılları arasında 5 semti sokak sokak gezdi, duvar yazılarının fotoğraflarını çekti. Amacı alt kültürlerin ifade biçimlerini araştırmaktı. Tezini tamamladıktan sonra Londra'da tasarımcı olarak çalışmaya başlayan Türkoğlu ile İstanbul'un ve bilhassa Kadıköy'ün duvar yazıları kültürünü konuştuk. 

- Neden İstanbul'un duvar yazılarını tez konusu olarak seçtiniz? 

- Bu çalışmayı başlatmamdaki en önemli etken fotoğrafa duyduğum ilgiydi.  Etrafımdaki her şeyi bir kameraya kaydediyor ve bu fotoğraflardaki şeyler üzerinden ilişkiler kurmayı, bu şeyleri kamera aracılığıyla tanımlamayı seviyordum. Bazen görmek için başka bir göz daha gerekir. Fotoğraf buna aracı oluyordu. Duvarsa ilişki kurduğum bu nesnelerden biriydi. İstanbul'da sokak sokak geziyor ve aslında farkında olmadan bir sürü duvarla eve dönüyordum kameramda. Bir duvarın fotoğraflanması için üzerinde bir şeyler yazıyor olması da gerekmiyordu üstelik. Çatlak bir duvar, kirli bir duvar, boyası yeni bitmiş bir duvar, sıvası düşmüş bir duvar bir şeyler anlatıyordu bana. Yani duvarlarla konuşmaya başladığımda ve onlar birer nesne olmayı bıraktıklarında bir şeyler değişmişti hayatımda. Sonra kelimeler yerleşti bu duvarlara birer birer. Artık bir konuşmacı değil dinleyiciydim. İstanbul'un öyle derin bir hafızası var ki bu anlamda... Üzerine sinmiş sayısızca hikaye...

Elif Tufan Türkoğlu

 

-Semtleri seçmedeki kriterleriniz nelerdi? 

- İstanbul, semtleri üzerinden farklı okumalar yapabileceğimiz fakat asla bir tanıma sığdıramayacağımız ender şehirlerden biri. Ne kadar sakini varsa o kadar İstanbul var işte. Bu yüzden hepimizin kazanç ve kayıplarımızla, gözyaşı ve hayal kırıklıklarımızla, sevinç ve acılarımızla eklemleyip tanımladığımız sayısızca İstanbul var. Farklı hikayelerin İstanbulları... 

Eyüp'ü seçmezsem olmazdı. Burada doğup büyümem çalışmam açısından küçük bir etken fakat burayı tanıyordum. Sosyal ve siyasi yapılaşması diğer birkaç semte benzese de farklıydı. Aslında biraz da her İstanbullunun Eyüp'le ilgili klişe bir tanımı olduğu için... Ben bunu kırmak istiyordum. Tophane Cihangir'in altında bambaşka bir alemdi. Kabuğu sert bir yer. Tophane'yi neden seçtiysem Cihangir'i de o zıtlıktan beslenmek adına çalışmamda olmasını istiyordum. Cihangir ise bambaşka bir ifade biçimini kucaklıyordu  kendini var etmeye çalışmış bir sınıfın evlatlarının elinde sanat ve benzeri öğelerle dönüşmüş bir mekan. Tıpkı bir duvar yazısında dediği gibi "Parke giyen Bir Neslin Parka Giden Çocuklarıyız". Okmeydanı'nı seçmemin nedeni Eyüp üzerine olduğu gibi insanların burayla ilgili "girilmez alan"  algısını kırmak ve buradaki hayata tutunma şeklini göstermek idi. Okmeydanı ne kadar girilmez alan ise bir İstanbullu için "ki aslında bu çok yanlış".  Kadıköy de o kadar ‘kurtarılmış ve iktidarın dilinden sıkılmış bir güruh için bu şehirde yaşanılacak ender yerlerden biri’ydi. Bu mekanlar birbirine öyle zıt fakat bir anlamda da yakın ki, belki de İstanbul'u İstanbul yapan da budur diyebiliriz.

- Oldukça emek ve fiziksel efor isteyen bir araştırma yapmışsınız. Hangi tarihler arasında, kaç ilçede, kaç sokak gezip kaç fotoğraf çektiniz? 

- Sayı olarak saptamak çok zor. Ancak 2013 yılından beri İstanbul'un 20'ye yakın semtinde duvar yazısı çektim. 2016 yılında bu konuyu çalışmak üzere alana başvurduğumda semt seçimlerim çoktan oluşmuştu. Ancak ben semtler arasındaki benzerlik ve farklılıkları duvar yazıları aracılığıyla tasnif etmeye yöneldiğim için bu semtlere bir sınırlama getirmek zorundaydım. Artık bir 'flaneuse' (büyük şehirlerde sürekli yürüyerek hareket eden ve o şehirlerin sosyal yapı ve dinamiklerini gözlemleyen, kaydeden, yorumlayan kadın gezgin, erkek hali 'flaneur) gibi kaydetmeye başlamıştım. Bir duvar yazısı fotoğrafladıysam onun ait olduğu sokağın ismini ajandama kaydediyor ve ilerliyordum. Zamanla duvar yazılarının bir arşivi oluştu elimde. 3000'e yakın duvar yazısı fotoğrafı biriktirdiğimi söyleyebilirim.

- Bu semtlerin duvarlarındaki yazıları özetleseniz; ne gibi benzerlik-farklılıklar var? 

- Her semtin duvarında öfke, aşk, nefret, dışlanmışlık, unutulmuşluk, hayal kırıklığı, umut, direniş, kavga, sanat ve en önemlisi kabul edilmeyi bekleyiş var. Her biri farklı miktarlarda serpiştirilmiş. Okmeydanı'nda öyle derin bir kavga var ki, içine 'aşk ya da sevgi' hiç katılmamış, belki de çok az... Salt slogan ve hak arayışı okuyoruz o sokakların duvarlarında. Sanki sevgiliye yazılacak bir söz etseler, peşinde oldukları davaya ihanet edecekler. Eyüp'te ise buram buram arabesk kokuyor. Bir köşede yıllarca sevgili bekleyenler var tıpkı Tophane'de olduğu gibi. Cihangir'de mizahı bir hayata tutunma öğesi yapmış sanatsal eğilimleri yüksek bir kitle var. Kadıköy iletişime daha açık ve yine Cihangir'de olduğu gibi mizahla hayat bulanların mekanı. Bir duvar yazısının hemen yanında "yok o öyle olmaz kardeşim" yazısını bulabilirsiniz. ifade biçimleri daha çarpıcı ve eleştirel. 

- Yanıtı zor ve derin bir soru olacak galiba ama; bir kişi neden bir duvara "bişi" yazma ihtiyacı hisseder? 

- Kesinlikle çok zor… 40 bin yıl önce insanın mağaralara yaptığı duvar resimlerinden yola çıkarsak;  insan var olduğunu göstermek istiyor hayatta. Ben bu sorunun cevabını Cihangir’deki bir duvarda okudum; “bu dünyada ben de varım”. 

Ama neden duvar? Bugün kendimizi ifade edebileceğimiz bunca mecra varken... Bu mecraların duvarları varken...  Sanırım hiç biri size belki birazdan ensenizde bitecek bir polisin korkusunu yaşatamaz ya da hiç biri sizi bir duvar kadar iyi dinleyemez. Dolayısıyla duvarlar bir şehri ya da sosyolojik bir anlamda toplumu ve yapıyı çıplak bir şekilde gösteren mekanlardır. 
 


- Bu tez ile akademik dünyaya/topluma ne demek istediniz? Yani tezinizin sözü nedir? 

- Bu çalışmayı yaparken amacım alt kültürlerin ifade biçimlerini araştırmaktı. Sonrasında öylesine bir yere evrildi ki hayata dair neredeyse bütün olguları onlar üzerinden okumaya başladım. Üstelik hiç bir beğenilme kaygısı gütmeyen, o duvarın önünde bilincinin en saf haliyle bulunan binlerce yazı okudum. Hayat kimi zaman çok zor, gülünç ya da öylesine bir yerdi. (‘Hayat bir şarkıyı yanlış söyleyip, sesinin kötü olmasıdır’-Halıcıoğlu) 

Ama duvar yazılarından daha büyük bir gerçek var ki o da hayatımızda her gün başka başka duvarlar inşa edenler. Her gün yeni yeni başa çıkılamaz, kilometrelerce uzunlukta ve yükseklikte duvarlar... İşte belki bu yüzden duvar yazıları var. Ben, ‘o duvarların olmadığı bir bahçeye çıksak ve kimsenin kimlik göstermeden, kabul edilmeyi beklemeden en saf haliyle oturup dinlendiği bir ağacın gölgesi olsa.’ derim.

Yazının tamamını okumak için tıklayın