İran'da tarihe yolculuk

İran'da tarihe yolculuk

16 Kasım 2019 Cumartesi  |   Serbest Kürsü

Bugün doğu komşumuz olan İran, aslında uzun yüzyıllar boyu Türklerle komşuluk yapmış ve iç içe yaşamış, hatta belli dönemlerde Türkler tarafından yönetilmiş bir ülke..  

Pers ya da Fars uygarlığı, yeryüzündeki en kadim uygarlıklardan biri. Kökleri M.Ö. 3000 yıllarına kadar uzanıyor. Perslerin ataları olan Aryanların, yani Antik İran Halklarının bölgeye yaklaşık 5000 yıl önce yerleştikleri düşünülüyor.  

Ülkenin tarihi hakkında çok kısa bilgi verelim...

Persler bir devlet olarak M.Ö. 550 yılında Ahameniş İmparatorluğu adıyla tarih sahnesinde görünüyorlar. M.Ö. 330 yılında Büyük İskender’in istilası ile bu devlet son buluyor. Sonrasında kurulan Part İmparatorluğu 400 yıl hüküm sürüyor ve M.S. 224 yılında Sasani Devleti’nin kurulmasıyla sona eriyor. Sasani İmparatorluğu, İslam’ın bölgeye gelmesinden önceki son devlet. Bu dönemde İran’ın büyük çoğunluğu Zerdüştlük dinine mensup.  

651 yılında Sasani hükümdarlığı Arapların istilası ile son buluyor. 16. yüzyıl başlarına kadar bölgede çeşitli hanedanlıklar yönetimi ele geçiriyor. Bunların arasında Gazneliler, Selçuklular, Timur İmparatorluğu, Kara Koyunlular ve Ak Koyunlular da var. Uzun süren bu dönemde İran halklarının büyük kısmı Müslümanlaşıyor.  

1501 yılında Şah İsmail tarafından Safevi Devleti kuruluyor. İranlılar bu dönemi modern Pers tarihinin miladı olarak kabul ediyorlar. Şah İsmail onlar için özel bir önem taşıyor.  

Osmanlılarla 1514 yılında yapılan Çaldıran Savaşı ile başlayan savaşma süreci 1823 yılında imzalan Erzurum Anlaşması’na kadar sürüyor. Yani İran ile en azından devletler arası ilişkilerimizde pek de dost olduğumuz söylenemez.  

1796-1925 yılları arasında Kaçar Hanedanlığı hüküm sürüyor. 1925 yılından 1979 yılındaki İslam Devrimi’ne kadar da Pehlevi Hanedanlığı ülkeyi yönetiyor.  

Bu kısa tarih özetinin ardından, bugünkü İran’ı daha iyi anlamak için, şah dönemine ve İslam Devrimi’ne biraz daha yakından bakmamız gerekiyor.
 

 

Pehlevi Döneminde İran 

1925 yılında tahta çıkan Rıza Şah Pehlevi’yi İstanbul’u ziyaretinde Atatürk ile çektirdiği fotoğraf ve filmlerden tanırız. Kendisinin çok güzel Türkçe konuştuğuna da şahit olmuşuzdur. Türkiye ile ilişkilere çok önem atfeden baba şah, Almanya ile de çok yakın dosttu. İngiliz Hava Yollarına İran’a uçma izni vermezken Lufthansa’ya bu ayrıcalığı tanımıştı. İran’da petrol çıkaran bir İngiliz şirketine verilen imtiyazları da 1932 yılında fesh etmişti. İkinci Dünya Savaşı’nda önce de Hitler ile yakın ilişkisi olduğu biliniyor.

Şahın savaşta Almanların tarafını tutacağından endişelenen İngilizlerin desteği ile Rıza Şah 1941 yılında tahttan indirilir ve Güney Afrika’da sürgüne yollanır. Orada da 1944 yılında ölür. Yerine oğlu Muhammed Rıza Pehlevi geçer. Bu Batı'nın İran’da yaptığı ilk darbedir.  

İngilizlerle ilişkiler düzeldi gibi görünürken 1951 yılında göreve atanan milliyetçi Başbakan Muhammed Mussadık tüm petrol şirketlerini devletleştirir. Bunun sonucu olarak 1953 yılında CIA ve MI6 tarafından düzenlenen bir darbeyle görevden uzaklaştırılır ve cezaevine konur. Bu Batı'nın İran’da yaptığı ikinci darbedir. 

Mussadık’ın yaptıklarından ve arkasından gelen darbeden kendi adına ders alan Şah daha otokratik bir yönetim tarzını benimser ve meclisin yetkilerini kısıtlar.  

1963 yılında Beyaz Devrim adını verdiği bir dizi reformlara girişir. Toprak reformundan, eğitime, sağlığa ve sanayileşmeye yönelik kapsamlı bir reformdur ve 1979 yılına kadar devam edecektir. 

1967 yılında kendisine, eski İran şahlarına verilen Şahınşah (şahların şahı ya da imparator) unvanını alır. Tahran’da büyük bir taç giyme töreni yapılır. 

1973-74 yıllarında dünya petrol fiyatlarında ortaya çıkan hızlı yükseliş şahın konumunu daha da güçlendirir. Artık sadece İran’ın değil tüm Orta Doğu’nun önde gelen lideri konumundadır.  

Ancak başlattığı reformların hepsi başarılı olmaz. Büyük toprak sahipleri karşı çıkmaktadırlar. Ayrıca ülkenin artan serveti çok küçük bir zümrenin kontrolündedir ve halk bu durumdan şikayetçidir. Başta Humeyni olmak üzere pek çok din önderleri şahın aleyhinde propaganda yürütmektedir. Humeyni sürgüne gönderilmiştir ama halk üzerindeki etkisi sürmektedir. 

Şahın özel yaşamı da ayrı bir tartışma konusu yaratmaktadır. Lükse ve gösterişe olan düşkünlüğü ve playboy tarzı yaşam biçimi eleştirilerin odak noktasındadır.  

Tahran’da çok geniş caddeler ve meydanlar inşa edilmiştir. Halk yapılanların çoğunun gösteriş için olduğunu farkına varmaktadır.  

1977 yılında kitlesel hareketler başlamıştır. Artık dinci ve sivil kesim birlikte şaha baş kaldırmaktadır. 1978’de yapılan toplu grevler ve gösterişler ülke ekonomisini durma noktasına getirmiştir. Pabucun pahalı olduğu anlayan şah 16 Ocak 1979’da ailesi ile birlikte ülkeyi terk eder.  

Yaşanan toplu grevlerin ve gösterilerin arkasındaki adamın Paris’te sürgünde yaşayan Humeyni’den başkası olmadığı kısa sürede anlaşılacaktır. Her ne kadar halkın yaptığı bir darbe olarak görünse de, “batı destekli yapılan üçüncü darbe midir?” sorusu hala kafamı kurcalar... 

İslam Devrimi’nin ardından yaşananlar 

İslam Devrimi’nin ilk zamanları da çok kolay olmayacaktır.  

Şah döneminde, İran’ın en azından büyük şehirlerinde, Avrupa tarzı bir yaşam hüküm sürmekteydi. Yeni kabul edilen şeriat kanunları bu tür yaşam tarzına olanak tanımıyordu. Kadınların hicap tarzı kapanmaları gerekiyordu. Vücut hatlarını ortaya çıkaran dar kıyafetler ya da pantolonlar giyemeyeceklerdi. Sokağa çıkarken makyaj yapamayacaklardı. Erkekler ise blucin ya da şort giyemeyeceklerdi. Alkol tüketimi tüm ülkede yasaklanmıştı. Batı filmleri artık gösterilemeyecekti. Kadınlar ve erkekler bir arada güneşlenemeyecek, denize ya da havuza giremeyecek, hatta kamu alanlarında el ele tutaşamayacak, bir arada olamayacaklardı. Okullarda kız ve erkek öğrenciler birlikte okuyamayacaklardı. Erkeklerin oynadığı spor müsabakalarını kadınlar izleyemeceklerdi. Radyo ve televizyonlarda dini ilahiler dışında müzik çalınmayacaktı. Tüm bunlar Devrim Muhafızları tarafından çok sıkı bir biçimde denetlenmekteydi. Biraz saçı görünen kadınlar ya da eski alışkanlıkla sokakta el ele tutuşan çiftler Devrim Muhafızları tarafından sopayla kovalanıyordu. Eşcinseller için durum çok daha kötüydü. Humeyni eşcinsellerin idam edilmesini emretmişti. Eşcinsellerin yanı sıra fahişeler, uyuşturucu bağımlıları, tecavüzcüler ve elbette devrim muhalifleri de boynuna ip geçirilenler arasındaydı. 

İçiniz bunalmış olmalı.  

Benim de içim çok bunaldı... 1980’lerin başlarında televizyonda dünya haberleri, o gün İran’da kaç kişinin idam edildiği haberleri ile başlar ve cuntanın kontrolündeki TRT, bu haberlere ilişkin görüntü vermekte bir sakınca görmezdi. Zaten ülkemizde de onlarca can idam ediliyordu o günlerde. İran’dakini göstermiş çok mu? Biraz farklı olarak İran’da idamlar ibreti alem olsun diye kent meydanlarında gerçekleştiriliyordu. 

Bu dönemde sayıları milyonlara varan İran vatandaşı ülkeyi terk etti. Çoğu yakın ülkeler üzerinden Amerika’ya ve Avrupa’ya kaçtı.  

Şimdi yavaş yavaş bugünün İran’ına döneceğim. Bugünü yorumlarken yakın geçmişteki tüm bu yaşananları aklınızda tutmanızı rica ediyorum. Bugünü dünsüz, yarını bugünsüz doğru anlamak mümkün değildir. 

İran gezimize başlamadan önce birkaç genel bilgi aktarmak istiyorum. 

İran 1.6 milyon kilometrekare ile Türkiye’nin iki katı büyüklükte bir ülke. 2019 yılında nüfusu 83 milyon. Nüfusun %62’sini İranlılar yani Farslar oluşturuyor. CIA kayıtlarına göre %16 Azeri nüfus var. Geriye kalan nüfusun %7’si Kürt, diğerleri ise Lur, Beluç, Arap ve Kaşgay, Türkmen gibi küçük Türk grupları.  

Ülkenin resmi dili Farsça olmasına karşın özellikle Tahran ve Tebriz’de Azerice konuşuluyor. Azeriler, kendilerine Türk, dillerine de Türkçe diyorlar. Bunu biz de biliyoruz ama onların söylemesi çok güzel... Ancak okullarda Türkçe öğretim yok ve Türkçe yayınlanan yazılı bir basın yok. Tebriz televizyon kanalı günün belirli saatlerinde Türkçe yayın yapıyor. 

İran nüfusunun çoğunluğunu Şii Müslümanlar oluşturuyor. Hz. Ali’nin, Hz. Muhammed’in vasiyeti ile kendisinden sonra gelen yönetici olduğuna inanılıyor. Ezanlarında, “Eşhedu Enne Muhammeden Resulullah” sözünün ardından “Eşhedu Enne Aliyen Veliyullah” diyorlar.  

Muharrem ayı, matem ayı olarak kabul ediliyor. Bu ay boyunca İran’daki tüm sokaklara, binalara ve çarşılara siyah bayraklar asılıyor. Hz. Hüseyin’in Kerbela’ da katledildiği Muharrem ayının onuncu günü, ülkemizde olduğu gibi İran’da da aşure günü olarak anılıyor. Tek farkı İran’da bu günün resmî tatil olması. 

Dinî bayramlar dışında İran’da kutlanan en büyük bayram ise Nevruz bayramı. Farsçası yeni gün anlamındaki Nowruz. Dört gün resmî tatil yapılıyorsa da fiilen on üç gün boyunca kutlama ve şenlikler devam ediyor.  

Bu kısa notlardan sonra İran’daki gezimize başlayabiliriz...
 

 

Geniş caddeler ve meydanlar şehri Tahran 

İran gezimi çok değerli dostum Osman Onat ile birlikte yaptım. Ortak bir dostumuz olan Caner Namoğlu birkaç yıl önce İran’ın neredeyse tamamını motosikletiyle gezmiş ve çok beğenmişti. Ortak zevk ve ilgilerimiz olan Osman ile birlikte İran’a gitmeye karar verdik.  

Tahran, İmam Humeyni Uluslararası Havalimanı’na indiğimizde uzun bir pasaport kuyruğu ile karşılaştık. Etrafı biraz gözlediğimde gelen yabancı turistlerin uzunca bir süre sorguya çekildiklerini ve pasaportlarının ayrı bir yere götürülerek incelendiğini fark ettik. Ancak bazı yabancı ziyaretçilerin işlemleri de hemen yapılıyordu. Bir buçuk saatlik bir bekleyişin ardından sıra bize geldi. Ne otel rezervasyon ne dönüş bileti hiçbir şey sorulmadan giriş işlemim yarım dakika içinde yapıldı. Osman için de öyle. Kontrolü geçtikten sonra arkamızdan gelen yolcuları da bir süre izledik. Sonunda anladık ki Türk vatandaşları hiçbir sorgu suale tâbi tutulmadan hemen geçiyordu. İran hakkındaki bu ilk izlenimim iz yorgunluğumuza rağmen bizi çok mutlu etti...  

Sabahın dördü olmuştu. Nasıl bir taksi bulabileceğimizi düşünüyordum. Varış salonuna çıktığımız anda elinde Türkçe karakterlerle adımın yazılı olduğu tabelayı tutan bir adam karşımıza çıktı. Sevincime şaşkınlık karıştı. Sonradan anlaşıldı ki rezervasyon yaptığım otel karşılama yapmıştı. Bu benim bilgimin dışında tamamen sürpriz bir durumdu. Şoförümüz, Azerbaycan’ın büyük şairi Sabir’in adaşıydı. Otel karşılamalarının yüksek bedelle olabileceği endişesi ile ne kadar ödeyeceğimi sordum. Gayet güzel Türkçe konuşan Sabir, bu transferin otelin bir ikramı olduğunu söyledi. İran’a giriş yaptığımız ilk on dakika bizim bu ülkenin misafirperverliği hakkında fikir sahibi olmamıza yetti de arttı bile... 

Otele kadar süren yaklaşık kırk dakikalık yolculuğumuz boyunca Sabir ile sohbet ettik. Merak dolu sorularımızı büyük bir samimiyetle yanıtlıyordu. İşe benzin fiyatlarından başladık. İlk sürpriz de burada geldi. Benzinin litresi 9 cent, otogazın metreküpü 7 centti. Türkiye’deki fiyatın on dörtte biri. Bu yüzden İran’da taksilerin çok ucuz olduğunu gördük. Tahran’ın bir ucundan diğerine gidiyorsunuz ve yaklaşık 3 dolar ödüyorsunuz. Özel araçlar da sizi almak için durabiliyorlar. Bunlar daha da ucuza götürüyorlar. Çok ucuz görünse bile 3 dolara bir depo benzin alındığı düşünülürse taksicilik kârlı bir iş olsa gerek. 

O zaman taksi plakaları da pahalı olmalı. Ama öyle değildi. Sabir’in anlattıklarına göre taksi sahibi olmak en kolay işlerden biriymiş. Her isteyen taksi sahibi olabiliyormuş. Yani bizdeki gibi milyoner olmak gerekmiyor. Çin’de de taksiler çok ucuzdur ama bazen taksi bulmak çok güçleşir. İran’da taksi bulmakta hiç sorun yaşanmıyor. 

Gelir düzeyi hakkında fikir edinmeye çalışıyorum. Sabir, İran’da sadece orta sınıfın olduğunu, ne çok fakir, ne de çok zengin olduğunu söylüyor. İran’da kaldığımız süre içinde biz de aynı gözlemi yaptık. Çok lüks arabalar neredeyse yoktu. Aşırı lüks mağazalar da öyle. Muhtemelen çok zenginler devrimin ardından yurt dışına kaçmışlardı. Ortalıkta çok fazla fakir ve düşkün insan da görmedik. Örneğin Asya ülkelerinde yaygın olan evsizlere hiç rastlamadık. Şah dönemindeki gelirler arası uçurum düşünülünce, İran’ın gelir dağılımı konusunda başarılı adımlar atmış olduğu anlaşılıyor. 

Çok zenginler olmasa da mollaların ayrıcalıklı sınıf olduğunu söylüyordu Sabir. Ekonominin kaymağını mollalar yiyordu. Bütün paralı işleri kendilerinin yürüttüğünü anlatıyordu. Ayrıca onların gerçek Müslüman olmadıklarını, hepsinin yalancı ve hırsız olduklarını söylüyordu. Bu sözler bana çok tanıdık gelmeye başlamıştı...  

Ancak ülke topraklarına adım atar atmaz yönetim hakkında çok sert eleştiriler duymak bizi biraz endişelendirdi. Acaba bilinçli bir provokasyon mu yapıyordu? Ardından bizi rejim karşıtı diye ihbar eder miydi? Ben temkinliliği elden bırakmadan Sabir’in sert eleştirilerine hiçbir yorum yapmadım. Osman da öyle. Kendisine Türkiye dahil pek çok yerde yöneticilerin benzer olduklarını söyleyip durduk.  

İran’da geçirdiğimiz süre içinde hem Azeri Türklerinden, hem de Fars İranlılardan sürekli benzeri eleştirileri duyduğumuz zaman Sabir’in sadece samimi bir şekilde bize içini döktüğünün farkına varacaktık. Endişelerimiz çok yersizdi ve İran’ın dışarıdan duyduklarımıza aslında hiç benzemediğinin, ciddi bir değişim sürecinden geçtiğinin ilk işaretleriydi bunlar.  

Onlarca otel arasında ince eleyip sık dokuyarak seçtiğim otelin sahibinin Azeri Türkü olduğunu öğrenmek beni şaşırttı. Otelin tüm personeli Türkçe konuşuyordu. Bana, internet sitelerinde görünenden çok daha güzel bir oda verdiler. Aksilik bu ya bavulumun kilidi açılmadı bir türlü. Resepsiyondan yardım istedim. Sabahın beşinde bavulun kilidini açacak bir teknisyen buldular. Beş dakikada özel bir yöntemle bavula hiçbir zarar vermeden kilidi açtı. Böyle bir servisi çok gelişmiş bir Avrupa ülkesinde bile bulamazdım... 

Ertesi sabah erkenden seyahatimizin gerisini planlamak için önceden irtibat kurduğum turizm acentesine gittik. Otel ve uçaklarımızı planladık. Her türlü talebimizi karşılamak için büyük çaba sarf ettiler. Ancak uçuşa saatler kala seyahatimizin ilk ayağı olan Tahran-İsfahan seferimiz belirsiz bir edenle iptal edildi. Bütün seyahat planımız alt üst olabilirdi. Çünkü tüm otel rezervasyonları ve uçaklar birbirine bağlıydı. Ancak acente yetkilileri kısa sürede başka bir havayolundan bize bilet buldular. İranlı insanların yakın ilgi ve gayretlerine bir kez daha şahit olduk.  
 

 

Tahran’ın sembolü Azadi Kulesi 

Nüfus olarak İstanbul’a denk olan Tahran’ı gezmeye, şehrin sembolü olan Azadi Kulesi ya da Anıtı ile başladık. 1972 yılında tamamlanan anıt, İran devletinin kuruluşunun iki bin beş yüzüncü kuruluş anısına yapılmış. O dönemde İmparatorluk Kapısı ya da Şah Kulesi olarak anılmış. İslam Devrimi’nin ardından adı Burj-i Azadi yani Özgürlük Kulesi olarak değiştirilmiş.  

Küçüklüğümden beri İran paralarından ve pullarından tanıdığım bu anıt, gerçekten bir imparatorluğun ihtişamını yansıtan son derece estetik ve görkemli bir yapı.  

Kırk beş metre yüksekliğinde ve tamamen mermerden yapılmış. En üst katından gözlem yapılabiliyor. Tahran’ın büyük bir bölümünü buradan görmek mümkün.  

Anıtın içinde ayrıca İran el sanatları müzesi var. Giriş ücreti yabancılar için 2 doların altında. Bu nokta ilginç: İran’da gezdiğimiz tüm müzelerin biletleri aynı fiyattaydı. Buna Persepolis de dahil. Örnek alınması gereken bir durum. 

İkinci durağımız Gülistan Sarayı. İlk olarak 16. yüzyılda inşa edilen saray daha sonra 18. yüzyılda yenilenmiş. Ancak Rıza Şah eskinin kalıntılarını temizlemek için büyük bölümünü yıktırmış. 20. yüzyıl ortalarında daha modern bir tarzda yeni binalar eklenmiş. Bugün gördüğümüz yapıların çoğu 70-80 yıllık. 

Saray kompleksi çok eski bir tarihe sahip olmasa da içerdiği el sanatları ve estetiği UNESCO Dünya Mirası listesi alınması için yeterli olmuş. 

On yedi farklı bölümden meydan gelen kompleksin en çarpıcı yerlerinden biri Elmas Köşkü. Aslında elmas yok ama duvarları ve tavanları süsleyen binlerce küçük ayna, elmas kadar güzel bir etki yaratıyor.  

Sarayda ayrıca yağlı boya tablo, el sanatları, kristal, porselen ve şaha verilen hediyelerin sergilendiği bölümler var.  

Muhammed Rıza Şah burada yaşamamış ancak devlet resepsiyonlarında kullanmış.  

Akşamüstü Tahran Metro’suna bir göz atalım diyoruz. Otelimizin çok yakınında İmam Humeyni İstasyonu vardı. Gittik gördük. Çok temiz ve düzenliydi. Ancak 15 milyonluk bir kent için sadece iki hat olması çok yetersiz görünüyordu. Ama bu kadarı bile 40 yıldır ambargo ile yaşayan bir ülke için başarı sayılmalı. 

Metro istasyonunun yanı başında çok renkli ve hareketli bir yiyecek sokağı olduğunu fark ettik. Bu canlılık bizi doğrudan içine çekti. Gıda ağırlıklı bir sokaktı burası. Lokumlar, baklavalar, şerbetler, çeşit çeşit çaylar, baharatlar, yemişler ve yemek seçenekleriyle doluydu. Mis gibi kebap kokuları acıktığımızı bize hissettirdi. Mangalda şişlere geçirilirek yapılan büyük köfteler ilgimiz çekti. Bunlardan çok büyük hamburger yapıyorlardı. 2.5 dolara yanında kolayla veriyorlardı. Biz de aldık. Çok lezzetliydi. Bu arada en azından yirmi yıldır ağzıma sürmediğim kolayı İran’da içmek tam bir ironiydi.  

Bildiğimiz kadarıyla bu ülkeye ABD yıllardır ambargo uyguluyordu. Çalıştığım Amerikan şirketlerinde ürün siparişi yaptığınız zaman İran’a gönderilmeyeceğine dair taahhütte bulunuyordunuz. Ebay’de İran ürünlerinin satılmasına izin verilmiyordu. Ama tüm İran’da Coca Cola, Pepsi, bu firmaların ürettiği sular, tüm tanıdık markalarıyla Amerikan sigaraları, uçtuğumuz dört ayrı havayolunda kullanılan boeing uçakları bizde hiç de ambargo uygulandığı izlenimi yaratmadı. Bu karmaşık sistemin içinde bilmediğimiz bir mekanizma işliyor olmalı (bakınız Reza Zarrab olayı...). 

ABD ile ilişkilerden söz açılmışken, bugün ABD ile diplomatik ilişki bulunmuyor. Kasım 1979’da 52 ABD diplomat ve vatandaşının Ocak 1981’e kadar rehin tutulması skandalının ardından diplomatik ilişkiler donduruldu. Altı rehin diplomatın, Kanada Büyükelçiği’nin yardımıyla İran’dan kaçırılmasını anlatan Argo filmini hatırlayabilirsiniz. Bu film, gerçek bir hikayeden esinlenerek dramatize edilmiştir.  

ABD’nin eski büyükelçiliği şimdilerde Espiyonaj Müzesi olarak hizmet veriyor. Müzede, ABD’nin Orta Doğu’ya ait pek çok gizli belgesinin sergilendiği belirtiliyor. Ne yazık ki bu müzeyi göremedik. 

Rehin krizi henüz bir yılını doldurmadan Saddam, İran’ın güney bölgelerini işgal etti. Ardından sekiz yıl sürecek anlamsız bir İran-Irak Savaşı yaşandı. Kim ne kazandı, ne kaybetti beli değil. Belli olan tek şey var, o da toplamda bir milyonun üzerinde insanın yaşamını yitirdiği. Bu savaşı ABD çıkartmış olabilir mi sizce?... 

Artık biraz rahatlama zamanı geldi...  

Negarestan Bahçesi’ne gidiyoruz. Burası İran’ın alışılmış devasa boyutlarındaki bahçelerinden değil. Ama insanı şehrin kalabalığından ve gürültüsünden uzaklaştıran bir dinginliği var.  

Burayı gitmeye değer kılan da içindeki geleneksel İran restoranı. Klasik İran tarzında dekore edilmiş çok hoş bir mekan. İçerideki bülbül sesleri İran’ın önemli müzisyenlerinden Saman İhtişami’nin piyanoda çaldığı ezgilerle birleşiyor. Servis çok iyi ve yemekler de bir o kadar lezzetli. Restoranın bir bölümünde halı sergisi de bulunuyor. Yemeğimizin ardından çay bahçesinde oturup harika İran çaylarının keyfini çıkarıyoruz.  

Akşam üzeri Humeyni’nin mezarına gidiyoruz. Havaalanından şehre giderken bu kompleksi ışıklandırılmış haliyle görmüş ve etkilenmiştik. Bu nedenle gün batımında görmeyi tercih ediyoruz.  

Dışarıdan bakıldığında mezardan çok büyük bir cami külliyesine benzer bir yapı. İran'ın en kutsal ziyaret mekanlarından biri sayılıyor. Böylesine önem verilen bir mekana bile şortumla girebildim. Aslında İran’da camiler de dahil tüm mekanlara şortla girdim ve en küçük bir tepkiyle karşılaşmadım. Sabir’e sorduğumda bana “Biz giyemeyiz ama sizin şort giymenize kimse karışmaz” demişti. Sabir bir kez daha haklı çıkıyordu... 

Gün batımının ardından aydınlatılmış kompleksin fotoğraflarını çekmemiz yaklaşık bir saatimizi alıyor. Burası büyük bir alan... 

Ertesi sabah para koleksiyoncusu dostlarımız ile tanışarak koleksiyonlarımıza yeni İran paraları katıyoruz ve ardından İran Merkez Bankası’na gidiyoruz. Buradan da destelerle çil paralar alıyoruz. Merkez Bankası yetkilileri gümrükte sorun olmayacağını söylüyorlar. Oysa seyahatimiz öncesinde İran paralarını yurt dışına çıkartmanın yasak olduğunu öğrenmiştik. Değişime dair bir gösterge daha... 

Merkez Bankası ile aynı yol üzerinde Bank Melli İran’ın (İran Milli Bankası, eski Merkez Bankası da denilebilir) bir müzesi olduğunu görüyoruz. Osman ve benim için bulunmaz bir mekan. Rıza Şah döneminde basılan ilk banknotlardan itibaren, tüm paraların spesimenlerini yani örnek paralarını dünya üzerinde görebileceğimiz bir başka müze daha yok. Müzede ayrıca el sanatları, kaligrafiler, el yazma kuranlar, tablolar, antika saatler ve porselenler de var. Fotoğraf çekmek serbest. Bizim için eşsiz bir anı oluyor...  

Otel resepsiyonunun önerisiyle akşam yemeğimiz için Nayeb Restoran’a gidiyoruz. Burası Tahran’ın en seçkin restoranlarından biri. Bizim için yemek vakti olan saat yedide oradayız. Ancak akşam yemeği servisinin saat sekizde açıldığını söylüyorlar. Sonuçta ricalarımızı kırmıyorlar ve bizi restorana buyur ediyorlar.  

Restoranın iç dekorasyonu çok güzel ve rahatlatıcı. Duvarlarda klasik ve modern tablolar asılı. Duvarlardaki nişlerde antikalar ve porselenler var. İçeride kuyruklu bir piyano var. Demek ki normal yemek saatlerinde piyano eşliğinde yemek yemeniz mümkün.

Nayeb Restoranı, meşhur Chelow Kebab’ın yaratıldığı yer. Bizim Adana kebabın çok benzeri. Daha az baharatlı. Ayrıca cag kebaba çok benzeyen şişte kuzu eti de spesiyaliteleri arasında. Gurmeler için kaçırılmayacak bir mekan. 

Turistik bile olsa İran’daki restoranlarında ve otellerde alkol servisi yok. Ancak Ararat adındaki Ermeni restoranında çok yüksek fiyatlara içki servisi olduğunu öğreniyoruz. Gitmek kısmet olmuyor. Pakistan’da da alkollü içki yasak olduğu halde kaldığım otelin minibarında içkiler vardı. Kilitli olan bu kısmı açtırmak için resepsiyondan yardım isteniyordu. İçki almak istediğimi söylediğimde “Sizin adınız Ömer. Müslümanlara içki servisi yapmıyoruz” demişlerdi. Güler misin, ağlar mısın?... Ararat Restoranı’nda adınızı soruyorlar mı bilmiyorum... 
 

 

İran’ın İncisi İsfahan 

Sabahın erken saatlerinde Tahran’dan sonraki durağımız olan İsfahan’a uçuyoruz. İran’da yaptığımız iç hat uçuşlarda gördük ki adını bile duymadığımız yerel havayolları son derece dakik uçuyorlar ve yolculuklar kısa bile olsa güzel bir servisleri var. Üstelik de çok ucuzlar. Yaptığımız toplam beş uçuş için ödediğimiz bedel yüz elli dolar civarında. 

İsfahan’ın en tanınmış ve en lüks oteli olan Abbasi Oteli’ne yerleşiyoruz. Yaklaşık dört yüz yıl önce Safavi Döneminde Şeyh Sultan Hüseyin tarafından annesi için bir kervansaray ve bahçe olarak inşa ettirilmiş. Uzun yıllar boyunca Mader-i Şah (Şah'ın Annesi) adı ile anılmış. Sonradan orijinal plana uygun olarak bu modern otel ve geniş avlusundaki bahçe yapılmış. 

İran'da beş yıldızlı otellerde konaklamak bir lüks değil. Ortalama 35-40 dolara kalabiliyorsunuz. Böyle güzel bir otelde bu fiyatlara kalmak başka bir ülkede çok zor. 

İsfahan’ın merkezindeki Nakş-ı Cihan (Dünyanın Resmi) Meydanı sizi tarihin içinde bir yolculuğa çıkarıyor. Dört yüz yıldan fazla bir tarihi var. Buradaki camiler, Safevî döneminin en önemli eserleri arasında kabul ediliyor. Dünyanın en büyük meydanlarından biri. Şimdilerde resmi adı İmam Humeyni Meydanı ama kimse bu ismi kullanmıyor. Etrafındaki tarihi yapılarla birlikte tüm meydan UNESCO Dünya Mirası listesinde. Bu meydanı sadece gündüz görmek yeterli değil. Gün batımının ardından yapılan ışıklandırma sayesinde meydan çok ulvi bir görünüme bürünüyor. Gece manzarası da mutlaka görülmeli. 

Meydanın en görkemli eseri Şah Cami. 1629 yılında Safevî hükümdarı 1. Abbas tarafından yaptırılmış. İçindeki çiniler gerçekten muhteşem. Sadece buradaki değil, İran’daki pek çok tarihi camide çini sanatının en seçkin örneklerini görüyorsunuz.   

Meydanın diğer bir kenarında Şeyh Lütfullah Cami yer alıyor. Tam 400 yıl önce 1619 yılında Şeyh Lütfullah tarafından hanedan için yaptırılmış bir cami. İranlıların iddiasına göre dünyanın en güzel cami. Ancak orayı ziyaret eden bir Alman turist, Sinan'ın camilerinin dünyanın en güzelleri olduğunu söyledi. Ben demedim...  

Şeyh Lütfullah Cami’nin tam karşısında Ali Kapu Sarayı var. A harfi uzun okunmalı. Yani "Büyük Kapı". Osmanlı'daki "Bab-ı Âli" gibi. Safevî hükümdarlarının  saraylarına verilen ad. 1600'lerin başlarında yapılmış. İçinde bir saray donanımı yok bugün ancak duvar ve tavan süslemeleri ile görmeye değer. Bir de balkonundaki panoramik manzarası... 

Meydanın dördüncü kenarında ve Şah Camii’nin tam karşısında Kapalı Çarşı bulunuyor. Tam bir Şark Pazarı. El dokuması İran halıları, çiniler, bakırlar, antikalar, mücevherlerler ve daha birçok el sanatlarını barındırıyor. Bu mekanda Zerdüşt gibi ilginç insanlara da rastlamak mümkün. 

İsfahan'ın ortasından geçen Zayande Nehri'nin üzerinde beş adet köprü bulunuyor. Bunların hepsi görülmeye değer ancak kısıtlı zamanımızda sadece Siosepol ve Kaju Köprüleri'ni görebildik. Şahrestan, Juyi ve Marnan Köprüleri bir başka ziyarete kaldı... 

Akşam yemeği için seçeneğimiz Şehrazad Restoranı oluyor. Restoranın içi, çini resimleriyle süslenmiş duvarları ile tam bir şark ortamı. Oldukça kalabalık ve sıra ile girilen bir yer. Bize çok kısa süre içinde masa veriyorlar. Servis çok hızlı. Burada da chelow kebap, tavuk şiş ve geleneksel safranlı İran pilavının tadına bakıyoruz.  

Restoranın bulunduğu Abbas Abad Sokağı, araç trafiğine kapalı ve akşam yemeğinden sonra güzel ve renkli bir gezinti mekanı sunuyor. 

Ertesi sabah Şiraz’a gitmek için yine havaalanının yolunu tutuyoruz...
 

 

Tarihin içinde yaşayan kent Şiraz 

Bizi havalaanında karşılyan taksinin şoförü Abad. Türkçe bilmiyor ama çok güzel İngilizce konuşuyor. Yol boyu bize bilgi veriyor. Kendisini çok canayakın buluyoruz. Bizi ertesi gün Persepolis’e götümesi için anlaşıyoruz.  

Şiraz’da Zendiye Oteli’ne yerleşiyoruz. Burası da yüksek standartta bir otel. İki gece kaldığımız otelde ikinci gecemiz için bize kral daireleri veriyorlar. Sanırım rezervasyonu yaptığımız turizm acentesinin bizim için yaptığı bir güzellikti bu. 

Otelimiz kent meydanında bulunan Kerim Han Kalesi’ne on dakikalık yürüme mesafesindeydi. Kerim Han Zend, Zend Hanedanlığı’nın kurucu hükümdarıdır ve Şiraz’ı başkent yapmıştır. Bu kalenin tarihi de yaklaşık 260 yıl geriye gider. Kaçar Hanedanlığı döneminde hamam, sonradan da hapishane olarak kullanılmıştır. 

Şu anda kale duvarlarının dış görüntüsü, onu Şiraz’ın sembolü haline getirmiş durumda. İçiyle fazla ilgilenen yok. Gece aydınlatması da en az gündüz kadar güzel. 

Şiraz’ın bu meydanı olduğu kadar bahçeleri de çok ünlü. Birçok bahçe içinde İrem Bahçesi’ni ziyaret etmemizin daha doğru olacağını öğreniyoruz. Bahçe güzel ama bahçenin kendisinden çok, önünde havuz olan kasır bahçeden de güzel.  

Burada fotoğraflar çekerken bir grup genç kız bize el sallıyorlar. Nereden geldiğimizi soruyorlar. Türkiye’den geldiğimizi söylememiz üzerine bizimle resim çektirmek istiyorlar. Memnuniyetle kabul ediyoruz. Kızların bu yakin ve samimi tavırları İran’ın içinde geçmekte olduğu değişim konusundaki gözlemlerimizi doğruluyor. Bu sıcak ilgi bizi fazlasıyla memnun ediyor...  

Sonra kentin önemli bir sosyal mekanı olan Vekil Meydanı’na gidiyoruz. Meydanda fıskiyeli bir havuz ve onu çevreleyen kafeler var. Meydan aynı zamanda Vekil Camii ve Vekil Kapalı Çarşısı’na da ev sahipliği yapıyor. 

Vekil Camii ve Kapalı Çarşı, İsfahan’da gördüğümüz cami ve kapalı çarşıya çok benziyor. Onlar için yazdıklarım aynen burası için de geçerli. Şiraz’ın halıları da İsfahan halıları kadar güzel ve dünyaca meşhur. 

Cami ve çarşıyı dolu dolu gezdikten sonra meydana çok yakın olan Şarze Restoranı’na gidiyoruz. Artık alıştığımız geleneksel İran tarzı bu restoran, Şiraz’ın en iyisi olarak tavsiye ediliyor. Garsonumuz çok güzel Türkçe konuşuyor ve Kaşgay Türk’ü olduğunu söylüyor. Sadece İran’da yaşayan Kaşgay’lardan bir kişiye hayatımda ilk kez rastlıyorum. Yine alıştığımız kebap ve pilavlara İran’da nan adı verilen lavaşla pide arası çıtır yassı ekmekler eşlik ediyor. İngilizcede naan olarak anılan ve tandırda pişirilen bu ekmeğin kaynağı İran. Hindistan mutfağında da yaygın olarak kullanılıyor. Osman da, ben de bu ekmeklerin tadına doyamıyoruz. 

Yemeğin ardından Vekil Meydanı’na geri dönüyoruz. Yaşlı ve uzun sakallı, derviş kılıklı bir adam meydandaki fıskiyeli havuzun yanında maniler okuyor. Söylediklerini anlamadığımız halde kendisinin melodik şiirlerini dinlemekten keyif alıyoruz. Sonra o gidiyor, başkası geliyor ve şarkılar söylüyor. Bizim için alışılmışın dışında,,biraz şaşrtıcı fakat bir o kadar da ilginç bir akşam oluyor. 

Olağanüstü Nasır El Mülk Camii 

Ertesi sabah saat yedide Abad bizi otelimizden alıyor. Önce Nasır El Mülk Cami’ne gidiyoruz.  

Şiraz'ın, belki de İran'ın en güzel camilerinden biri. Kaçar Hanedanlığı döneminde 1888 yılında tamamlanmış. Çinilerde bolca kullanılan pembe renginden dolayı Pembe Cami olarak da anılıyor. Pencerelerdeki rengarenk vitraylara sabahın erken saatlerinde güneş vurunca caminin içinde muhteşem bir renk oyunu ortaya çıkıyor. Bu camiye mutlaka sabah sekizden önce gidilmeli.  

İran tarihinin başlangıç noktası Persepolis 

Ziyaretimizin ardından Persepolis’e doğru yola koyuluyoruz. Persepolis, Şiraz’a 60 kilometre uzaklıkta. Abad’ın bizi indirdiği noktadan iki kilometre kadar yayan olarak gitmemiz gerekiyor. Ve sonunda Persepolis tüm haşmeti ile karşımıza çıkıyor...  

Yunancada Pers Şehri anlamına gelse de burası aslında bir şehir değil, dönemin kralları tarafından kullanılmış bir saray ve külliyenin bütünleyici unsurları olan askeri ve hazine bölümleri. 

İlk olarak M.Ö. 550-330 yılları arasında Ahameniş İmparatoru Büyük Darius tarafından yaptırılmış. İlk yapılar, Lübnan’dan getirtilen sedir ağaçlarından inşa edilmiş. Sonradan, bölgeyi istila eden Büyük İskender yapıların büyük bir bölümünü tahrip etmiş. Ardından gelen Sasani döneminde yeni yapılar ve ilaveler yapılmış. Bugün gördüklerimiz daha çok bu dönemde yapılmış olan taş yapıların kalıntıları. Bu nedenle Zerdüştlük dinini sembolize eden pek çok duvar resimleri ve figürler bulunuyor.  

1971 yılında İran Devleti’nin 2500. yıl dönümü kutlamaları Persepolis’te yapılmış. 1979’dan bu yana UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alıyor. 

35 derece sıcaklıkta ve kavurucu güneşin altında yaklaşık 3 saat süren ziyaretimizin sonunda neredeyse bayılıyorduk. Ama İran’a kadar gelmişken burayı görmeden dönmek olmazdı. Şah döneminde basılan banknotları süsleyen Persepolis’i gördüğümüz için çok mutluyuz. 

Şoförümüz Abad, daha ileride Akropolis ve Nekropolis adı verilen iki önemli müzenin daha olduğunu söylüyor. Ama o sıcakta daha fazla gezinmeyi göze alamıyoruz... 

Şiraz’a döndükten sonra tüm yorgunluğumuza rağmen şair Sadi’nin anıt mezarını ve kent merkezindeki Pers Müzesi’ni de ziyaret ediyoruz. Buralar belki olmazsa olmaz değil ama yine de görülmeye değer yerler.  

Ertesi sabah yine çok erken saatlerde doğrudan uçuş bulamadığımız için önce Tahran’a, ardından da Tebriz’e uçuyoruz. 

İran Azerbaycanı’nın başkenti Tebriz 

Bugüne kadar eski Sovyetler Birliği’nde, Balkanlar’da ve Çin’de bir çok Türk diyarını gezme fırsatını buldum. Prizren’den Yakutsk’a kadar çok geniş bir coğrafyada yaşıyor Türkler. Hem de yüzyıllardır. İran’a gidip de İran Azerbaycanı’nı ziyaret etmemek benim için bir seçenek değildi.  

Tahran’dan bizi Tebriz’e götüren Ata Havayolları’nda ilk anons Türkçe yapıldı. Çünkü Ata, İran Azerbaycanı’nın havayoluydu. Biz de ata diyarına gitmenin heyecanını yaşıyorduk.  

"İran Azerbaycanı" diyorum ancak İran’ın bu eyaletinin resmî adı Doğu Azerbaycan. Azerbaycan Cumhuriyeti’ne de Batı Azerbaycanı diyorlar. Azerbaycan Cumhuriyeti’nde ise kendilerine Şimali (kuzey) Azerbaycan, İran Azerbaycanı’na ise Cenubî (güney) Azerbaycan derler.  

Nasıl adlandırıldığı önemli değil. Değişmeyen gerçek, ortada bölünmüş bir Azerbaycan’ın olduğu. Azerbaycan müziğinin eşsiz sesi Reşid Behbutov’un meşhur ettiği Ayrılık mahnısı (türküsü) aslında iki insanın ayrılığını değil, iki Azerbaycan’ın ayrılığını anlatır... Bu yönüyle çok hüzünlü bulurum. 

Tebriz Havaalanından itibaren her yerde Türkçe duyuyorsunuz. Türkiye’den geldiğimizi fark eden herkes bize “Hoş geldiniz” diyor. Bazıları yanımıza gelip uzun uzun sohbet ediyor.  

Kentin saat meydanını dolaşırken kahve içmek için bir yer arıyoruz. Günlerden Cuma olduğu için resmî tatil ve birçok yer kapalı. Bizim bir kafe aradığımızı gören temizlik işçisi arayarak bulamayacağımız bir çayhaneye götürüyor bizi.  

Burası aynı bizim köy kahveleri gibi. Tek farkı kahve içmiyorlar sadece çay içiyorlar. İçerisi oldukça dolu ve insanlar büyük bir istekle bizimle sohbet ediyorlar. Tebriz’de karşılaştığımız tüm insanlar, aynı Sabir ve Tahran’da konuştuğumuz diğer insanlar gibi, mollaları eleştiriyorlar. Kime dokunsanız bin ah işitiyorsunuz. İnsanlar içini dökmek istiyorlar. Bize gösterdikleri samimiyet ve yakınlığı gördükten sonra “Tebriz’e geldiğimize değdi” diye düşünüyoruz. Elbette verdiğimiz parayı red ederek “Bize konak (konuk) gelmişsiniz. Konağın pulu (parası) alınmaz” diyorlar. Duygulanıyoruz... 

Tebriz’de konakladığımız Pers Oteli’nin 18. katında bir dönen restoran bulunuyor. Burada açık büfe öğle yemeğimizi yerken şehrin panoramasının keyfini çıkarıyoruz. 

Sonra Şehriyar Mezarı ve Şairler Anıtı olarak bilinen yeri ziyaret ediyoruz. Burası bir müze. Azerbaycan halk edebiyatının önde gelen şairleri ve yazarları hakkında bilgi veren bir müze. Dışarıdan bakıldığında oldukça görkemli bir yapı. Ancak tadilat çalışmaları olduğundan dış görüntüsünü çok sınırlı olarak fotoğraflayabiliyoruz.  

Ardından Tebriz’in Büyük Çarşı’sına gidiyoruz. Burası çok geniş bir alana yayılmış bir kapalı çarşı. Dünyanın en büyük kapalı çarşılarından biri. Girişinde karşılıklı iki cami yer alıyor. Çarşının bir bölümünde tamamen yiyecek satılıyor. Bu bölümün ardından halıların olduğu bir bedesten geliyor. Burada da nefis el dokuması ipek halılar var. Fiyatları, İsfahan ve Şiraz’dan daha uygun. Çarşının diğer bölümlerinde bakır, el sanatları, giyim, kumaş, ev aletleri gibi geniş bir yelpazede ürünler var.  

Son akşamımızı, otelimizin ve sohbet ettiğimiz taksi şoförlerinin tavsiye ettiği Berkeh Restoranı’na ayırıyoruz. Karşılaştığımız manzara karşısında hayranlığa düşüyoruz. Burası belki de İran’ın en güzel restoranlarından biri. Her yerde en iyi restoranlara gittiğimiz halde gördüğümüz en çarpıcı yer. İki katlı restoranın birinci katında içinde balıkların yüzdüğü nefis havuzlar, gerçek ağaçlar ve yemek bölümleri var. İkinci katta yerde oturmak için özel bölmeler ve masalar bulunuyor. Duvarları sanat eseri resimler süslüyor. 

Restoranın sahibi Ali Bey, Türkiye’den misafirlerin geldiğini duyunca yanımıza geliyor. Bizimle uzun uzun sohbet ediyor. Masamıza İran ve Türk bayrakları koyuyorlar. Ali Bey bizim için özel bir kebap yaptıracağını söylüyor. Daha önce hiçbir yerde görmediğimiz büyüklükteki şişlerde kuzu kebabımız geliyor. Yanında da Ali Bey’in sitayişle bahsettiği pilav. Gerçekten enfes yemekler. Nan bizim için sıcak sıcak fırından çıktıkça masamızda yenileniyor. Bu harika yemeğin ardından Ali Bey bize çay ısmarlıyor ve birlikte oturup sohbetimize devam ediyoruz. Ali Bey, kardeşleri ile birlikte bu işi kurduğunu, her şeyin en güzelini yapmak için iç mimarlarla çalıştıklarını hiçbir ayrıntıyı şansa bırakmadıklarını anlatıyor. Ali Bey’e İstanbul’a da gelip böyle bir restoran açmasını rica ediyoruz.  

Berkeh Restoranı’nın yemekleri ve servisi harikaydı. Ama bizim anılarımıza Ali Bey’in ve tüm çalışanların gösterdiği sıcak yakınlık kazındı ve hiç unutamayacağımız bir anı oldu. 
 

 

Otelimize dönerken Tebriz stadyumunun yanından geçtik. Tebriz’in Traktör futbol takımının taraftarları dağılmıştı ve yollar festival yerine benziyordu. Otele dönmek biraz uzun sürdü ama bu şenliği gözlemlemek çok keyifliydi. Taksi şoförü bize yakında kadınların da stadyumlara alınacağını söyledi. Türkiye’ye döndükten bir hafta sonra kadınların futbol maçlarına gitmeye başladığı haberini gazetelerde okudum. 

İran, dışarıdan bakıldığında pek anlaşılmasa dahi, ciddi bir değişim sürecinden geçiyor. Kırk yıl önce biraz saçları göründü diye Devrim Muhafızları tarafından sopayla kovalanan kadınlar bugün bakımlı, makyajlı, taytlı, saçlarının yarısı açık ve el ele sokaklarda rahatça dolaşıyorlar. Konuştuğumuz insanlar, değişimin Ahmedinejad ile başladığını söylüyorlar. Aslen mühendis olan Ahmedinejad, molla olmayan seçilmiş tek lider. Yeniden seçime girmesini ve kazanmasını umuyorlar. Mollalardan ve onların istismarlarından kurtulmak istiyorlar.  

On günlük İran gezimizin sonu da başı gibi sorunsuz bir şekilde geçti. Gümrükte ve pasaport kontrolünde hiçbir soru sorulmadı. Pasaportuma hatıra damgası vurmaları için çok ısrar etmeme rağmen Türk pasaportlarını artık damgalamadıklarını söylediler. Zaman zaman Amerika’ya giden Osman için bu iyi haberdi ama, benim için bu güzel gezinin tek eksiği pasaportumdaki İran damgası oldu... 

İran gittiğim sekseninci ülke oldu. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki İran, Türkiye’den giden ziyaretçilerin el üstünde tutulduğu, hem devlet hem de halk tarafından çok sıcak karşılandığı nadir ülkelerden biri. Başta duyduğumuz endişelere karşın çok rahat bir şekilde seyahat ettik ve hiçbir sorunla karşılaşmadık.  

Kapı komşumuz olan bu güzel ülkeyi başta köklü tarihini, emsalsiz sanatlarını ve bizimle iç içe geçmiş kadim kültürünü yakından tanımak için mutlaka görmeli. Ama İran, en çok misafirperver, sıcak kanlı ve Türkiye’yi seven insanları ile görülmeyi hak ediyor. Ben bir kez daha gitmek ve göremediğim Yezd, Meşhed, Hamadan gibi şehirleri de ziyaret etmek için can atıyorum. Bir kez gittiğiniz zaman, sizin de bu duyguları paylaşacağınız inanıyorum. 

Not: Yazıyla ilgili fotoğraflara yazının başındaki "Foto Galeri" butonundan ya da Medya Günlüğü ana sayfasının altındaki galeriler bölümünden ulaşabilirsiniz...