İki Türkiye’nin diyaloğu

İki Türkiye’nin diyaloğu

23 Temmuz 2020 Perşembe  |   Köşe Yazıları

İnan Özbek

-Biz ki bir zamanlar Osmanlıydık, tüm Balkanlar, neredeyse bütün Orta Doğu ve burada bulunan kutsal topraklar, ayrıca Kuzey Afrika bizimdi; hatta Avrupa’nın göbeğine kadar sokulmuş bir cihan imparatorluğuyduk. Şimdi ise Anadolu’dan ibaret, eskisine göre küçük bir ülkeyiz, o yüzden elimizde gurur duyacağımız bir şey yok aslında. 

-Senin gibi düşünmüyorum, imparatorlukların doğal ömürleri vardır, ne kadar büyük ve güçlü olurlarsa olsunlar eninde sonunda yıkılmaya mahkumdurlar. Tıpkı muhteşem Roma İmparatorluğu, Moğol İmparatorluğu gibi Osmanlı İmparatorluğu da doğal ömrünü doldurmuştu ve zaten yıkılacaktı. Hem zaten son dönemlerinde iyice zayıflamış ve neredeyse bir yarı sömürge durumuna düşmemiş miydi? Şimdi ise küçülmüş olsak da bir cumhuriyetimiz var, modern, çağdaş ve laik, onu yaşatmamız ve gurur duymamız gerekmez mi? 

-İyi de yeni devlet kurulurken ve yeni rejim oluşturulurken bizlere sorulmadı ve bize rağmen kuruldu. Asker sivil bürokratik seçkinler, halk adına karar verdiler ve kurdular yeni ülkeyi. Bu yüzden bizim üstümüzde ve bize yabancı gibi. Hem eski yapımızla ve geleneklerimizle yani bizi biz yapan değerlerimizle bağlarımızı çok hızlı ve radikal bir şekilde kopardılar, çok kısa sürede kılık kıyafetimiz, alfabemiz, dilimiz değişti, atalarımızın mezar taşlarını okuyamaz olduk, geçmişimizle aramıza bir duvar örüldü adeta, sanki yüzlerce hatta binlerce yıllık bir kültürümüz yok da sadece yüz yıllık bir geçmişimiz varmış gibi oldu. Ayrıca laiklik bence bize göre değildi, Batı’ya ait bir sistemdi ve gelmemeliydi; dinimizi çok hızlı bir şekilde toplumsal alandan çıkararak özel yaşam alanına hapsetmek istedi ve biz bunu bir türlü kabul edemedik,  gördüğün gibi yeni devletimiz kurulalı yaklaşık yüz yıl geçmiş olmasına rağmen sıkıntılarımız ve sancılarımız devam etmekte. 

-Ama Osmanlı’nın yaklaşık son iki yüz yılı bitmek tükenmek bilmeyen yenileşme, çağdaşlaşma yani o zaman ki adıyla Batılılaşma çabalarıyla geçmemiş miydi? Cumhuriyetin yaptığı şey, yarım kalmış olan bu süreci tamamlamaya çalışmak değil mi? Evet bu konuda hızlı davranıldığı ve çok radikal adımlar atıldığı doğrudur ama öyle olması gerekiyordu. Çünkü yeni bir ülke kurulmuştu ve rejim Osmanlı zamanında başlamış bulunan Batılılaşma çabalarını başarıyla sonuçlandırmak istiyordu. Geleneksel değerlerimizi olduğu gibi muhafaza ederek, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak mümkün değildi ki zaten öyle değil mi? Örneğin; dil devrimi, önceki alfabenin öğrenilmesinin zorluğundan dolayı okuma yazma bilmek, özellikle İstanbul’da bulunan küçük bir azınlığa ait bir ayrıcalıktı ve alfabe değişikliğiyle toplumda okur yazarlık oranı hızlı bir biçimde artmıştı. 

-İkna olmadım, ben Batı’nın bilim ve tekniğini almakla birlikte, milli ve manevi değerlerimizi yani geleneğimizi koruyarak da güçlü ve kalkınmış bir ülke olabilirdik diye düşünüyorum. Tıpkı Japonya’nın, Güney Kore’nin ve Çin’in yaptıkları gibi… 

-Sana katılmıyorum, İslamiyet öteki kimi dinlerin aksine kişinin yaşamının hemen her alanını, örneğin nasıl giyineceğinden, ne yeyip içeceğine kadar düzenlediği ve ayrıca toplumsal yaşama ve devlet yaşamına dair kurallarda getirdiği içindir ki, laiklik olmadan yani din kamusal yaşamın dışına çıkarılmadan çağdaş ve güçlü bir ülke olabilmek mümkün değildi. İslam ülkelerinden bunu başarabilen varsa lütfen göster bana. Dolayısıyla bana göre laik cumhuriyete sonuna kadar sahip çıkmalı ve cumhuriyetin kurucusu Atatürk’ün vizyonu doğrultusunda hareket etmeliyiz, başka şansımız yok. 

-Bense senin gibi düşünmüyorum, dediğim gibi geleneksel değerlerimizi titizlikle muhafaza etmeliydik ve etmeliyiz,  aksi halde bugünkü bunalımdan kurtulmamız mümkün olmayacak sanırım. 

-İkimiz yüz yıldır tartışıyoruz ve hâlâ bir sonuca ulaşamadık, bu arada da farkındaysan çağdaş dünya hızla ve gittikçe daha hızlı bir şekilde değişmekte ve ilerlemekte, aramızdaki makas da başta bilim ve teknoloji açısından olmak üzere iyice açılmakta, öyle değil mi? 

-Haklısın galiba, biz tartıştıkça enerjimizi boşa harcıyor ve kendi kendimizi tüketiyoruz aslında. O yüzden şapkamızı önümüze koyup düşünmeli ve geleceğimize dair bir karar vermeliyiz artık, aksi halde reform hareketi azgın bir sel gibi her şeyi önüne katmış ilerlerken, meleklerin cinsiyetini tartışan kilise papazlarının durumuna düşeceğiz; ne dersin?..