Hubris sendromu

Hubris sendromu

30 Temmuz 2020 Perşembe  |   Köşe Yazıları

Erdal Çolak

Bu makalemde özellikle din olgusunun günümüz koşullarında ne kadar yanlış anlaşıldığı konusunu yazmaya çalışacağım. Bunu yaparken din olgusunun gerçek anlamı, kavramı ve din temsilcilerinin günümüzde içeriğini nasıl boşaltığını anlatmaya gayret edeceğim. 

İnsan, her şeyde olduğu gibi her yönden kapasite ve imkânları yönünden biyolojik, psikolojik ve sosyolojik olarak sınırlıdır. İmkânsizlıklara rağmen insanlar öteden beri evrene, dünyaya, bir anlam vermeye çalışmışlar. Filozoflar, düşünürler, varlık âleminin ilk maddesinin var olma sebebinin ne olabileceğini anlamaya çalışmışlar, bu konuda kafa yormuşlar. İlk varlık maddesinin var olma sebebinin ateş, hava, su ya da toprak olduğu ileri sürüldüğü gibi, bunun yanında her şeyin kendiliğinden meydana geldiğini söyleyenler de çıkmış. İşte burada bazı düşünürler, teologlar, bilim insanları, bir ilk hareket, ilk var oluştan söz etmiştir. Hayatı başlatan, her şeyi var eden, düşünceyi varlığı yaratıcı bir güçle ile açıklamaya çalışmıştır. Din, toplumsal yaşamın önemli olgularından birisidir. Günlük hayat içerisinde yaşadıklarımız dinin değer ve önemini göstermektedir. 

İnsanlık tarihine baktığımızda, dinin insanla beraber doğmuş bir olgu olduğu görülür. Nerede bir insan topluluğu bulunuyorsa orada bir din olgusu da var olmuştur. Birlikte yaşayan insanların birbirlerine karşı olduğu gibi kendilerine karşı da bir takım yükümlükleri, sorumlulukları, görev ve hakları vardır. Öyle ki, insan hayatının doğumdan ölüme ve ölüm ötesine kadar her safhası inanmalar ve din ile ilgili ritüellerle doludur. İnançların ve bunlarla ilgili ritüellerin ortaya çıkışında yaşanılan coğrafya ve bu coğrafyaya bağlı olarak ortaya çıkan hayat tarzı önemli bir rol oynar. İnsanın hep kendinden üstün bir şeyi ya da bir şeyleri kabul edip inandığı görülür. Onun uğrunda eylemlere giriştiği güç, ilkel ve beşeri dinlerde doğa olayları veya bu gücün içinde saklandığı kabul edilen, görünen, görünmeyen, güneş, gökyüzü, ay, yıldızlar, şafak, mevsimlerin yenilenmesi, ırmaklar, ateş, su, toprak, ağaç, heykel, hayvan veya bir bitkiyi kutsal olarak kabul etmiştir. Bu yüzden din, insanlığın vazgeçilmez bir gerçeği olması sebebiyle sürekli varlığını devam ettirir. 

İşte bu bir arada yaşayan insanların ilişkilerini sadece kanunlar, kurallar düzenlemez. Ayrıca din de toplumu, insanı, düzelten, düzenleyen, mutluluğa, huzura, ulaştıran bir kavramdır. Toplumun, insanın bulunduğu her yerde bir dinin bulunması, doğal bir olaydır. Eğer din kurallarına göre takip edilirse ya da dinin kurallarına uyulursa toplumda iç huzurun, barış, sevgi, dostluk ve kardeşlik duygularının güçlenmesinden yanadır. İnsan yapısında bulunan dedikodu, zulüm, kıskançlık, yalan, haset, cimrilik, kibir, kin, nefret, gasp, hırsızlık ve haksızlık bütün dinlerde yasaklanmıştır. Dinler, toplumda, insanda huzuru, mutluluğu ve güveni öngörmüştür. 

Dinler, kendilerini kutsal fikre dayalı ve mensuplarını bir potada eriten, dinsel topluluk içinde birleştiren inançlar, ibadetler, ritüeller, semboller ve uygulamalar olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk çağlardan beri insanı en çok etkileyen din, dini inançlar ve ritüeller de öteki dünya açısından etkilemiştir. Bir düşünsenize, dinin etki etmediği toplum ya da hayat kalmış mıdır? Dinin etki ettiği alanlara baktığımızda mimariden, estetiğe, sanata, edebiyata, örf, âdet ve geleneklerde, hukuki, siyasi, sosyal, kültürel, iktisadi ekollerde her yerde din vardır. Tarih içerisinde, insan uzun çağlar boyunca animizm (ruhçuluk), naturizm (tabiatçılık) ve totemizm (totemcilik) olarak nitelendirilen inanç sistemlerinin tesiri altında kalmıştır. Şintoizm’de, Konfuçyüsçülük’te, Çaynizm’de vb. dinlerde ölümden sonra ahiret inancı yoktur.

Dinler tarihine baktığımızda bazılarında ahiret inancı, insana dünyada öteki dünya ile ilgili sorumluluk kazandırır. İnsanın hem ahlaki hem de psikolojik, bireysel gelişimine olumlu etkide bulunur. İnsanı yaşatan ahiret inancı, içindeki ebediyet duygusuna cevap verir. Nesnel dünyada yaşadığı sıkıntılardan kurtulup ebedî huzura, mutluluğa ulaşma, yaşadığı dünyanın, acılarına, ıstıraplarına karşı göğüs gelme gücü verir. Amaç insanın hem bedenen hem de ruhen yüce, manevi, iç huzura erişmesini sağlamaktır. İnsanoğlu sürekli yaşayışında karşılaştığı, umutsuzluk, yalnızlık, çaresizlik, korkular, üzüntü ve sarsıntılar, hastalıklar, belalar, problemler, musibet ve felaketler karşısında ümit, teselli ve güven sağlayan şey dindir. Yani bir insan, maddi ihtiyaçlarını ne kadar karşılarsa karşılasın, manevi ihtiyaçlarını tatmin etmemişse iç huzuru yakalaması çok zordur. Bedeni ihtiyaçları karşılamak nasıl hayatın bir gereği ise, manevi varlığın devamı da ruhi ihtiyaçlarının karşılanmasına bağlıdır. Çünkü beşeri ihtiyaçlarını nesnel dünyada ruhi manevi huzuru, mutluluğunu dinle kazanabilir. İnsan, fiziksel, psikolojik, sosyal yapısı itibarıyla dine muhtaçtır. İnsan ruh ve bedenden oluşan bir varlıktır. Doğuştan gelen sığınma, güvenme ve bağlanma duyguları insanın varlık sebebidir. Bu güvenme, sığınma ve bağlanma duyguları insandan üstün bir varlığa karşı olmalı ki, nesne veya varlığa kutsallık, yücelik ile bağlanmıştır. 

Din insanlara belli bir anlayış kazandırma, toplumsal oto kontrolü sağlama, yeniden yapılandırma,  bütünleşmeyi sağlayan bir takım temel toplumsal unsurları işlevleri yapmaktadır. İşte ilk çağlardan günümüze kadar insanlar din olgusunu mantıklı, akılcı, yararlı bir şekilde uygulayamadıkları, yaşayamadıkları için dinler arasında çekişmeler ve dini savaşlar baş göstermiştir. Bu din adına yapılan savaşlar günümüzde de hâlâ insanları, toplumları, devletleri mutsuz, huzursuz etmeye devam etmektedir. İnsan düşünen, anlayan, kavrayan, yorumlayan, yapıp ettikleri, gördükleri, işittikleri arasında ilişkileri kurarak, onlardan birer netice çıkaran akıl, zekâ, irade sahibi olan için din vardır. Din fertleri mukaddes duygu ve alışkanlıklarda birleştiren, toplumları yücelten ve geliştiren bir kurumdur. Din insanlara yön verip, onları iyi ve faydalı şeyler yapmaya yönelten bir hayat nizamıdır. Yani daha açık bir ifade ile dinsiz toplum görülmemiştir. Din, içinde taşıdığı iyilik, güzellik, çalışkanlık, özveri, güvenilirlik, yardımseverlik ve bunlar gibi diğer tüm olumlu ilkeleri değer olarak devam ettirir. İnsanın en son sığınağı din olmuştur. Ayrıca dini yaşayışın insanı ruhi bunalımlardan koruduğu; kendisine ve çevresine karşı daha duyarlı ve dengeli yaptığı bilinmektedir. 

Günümüzdeki devletleri din olgusunu ele alışlarını içini nasıl boşalttıklarını örnekleri ile verdim. Her gün yazılı basın ya da sosyal medyada bazı grupların ya da dini liderlerin, dini, referans alan, konumlarını kullanarak halkı ,insanları kutuplaştırmaya çalışan Yahudilik, Hristiyanlık, İslam, Budizm, Şintoizm ve Hinduizm v.b dinlerin temsilcilerinin insanların kalplerine nefret tohumlarını ekme hakkı asla ve asla yoktur. Bu kabul edilemez, anlaşılamaz bir durumdur. Günümüzde gücü, egemenliği ellerine alan saydığım bu dinlerin temsilcileri insanın dünyada acılar yaşamasının sebep oluyorsa bunun nedeni söz konusu kişilerin güç hastalığına kapılmış olmasıdır. Kısacası politik bir alana ve istismara dönüştürülme çabası içine dönüştürülmeye çalışılan dinlerden bahsediyorum. O yüzdendir ki günümüzde dinler politik güçler halini almıştır. 

Dinin şiddet bağlamında kullanılması ya da dinsel inançların ve geleneklerin herhangi bir şiddet eylemini destekleyici bir unsur olarak ele alınması bir paradoks olarak görülmektedir. Zira insanın felaketi ve şiddet değil, kurtuluşu ve barış dinlerin temel hedefleri arasındadır. İktidara yakın bulunduğu mevkiyi egosunun ve hırslarının peşinden koşan insan tipinin dinin ahlaki öğretilerinden uzaklaşmış insanları şiddete nefrete yöneltmeye çalışan bir kurumun özellikle Diyanet İşleri Başkanlığının, bu konuda daha hassas, terazide dengeyi çok daha iyi sağlayan söylemler içinde olmalıdır. Daha doğrusu Diyanet İşleri Başkanlığı diyoruz da sadece Sünni Müslümanların Türkiye’deki liderliğini yapan bir kurumdan bahsediyoruz. Şii, Alevi, Sünni, Süryani, Ortodoks Hristiyan, bu Hristiyanlar içinde sayıları belli olmayan Nesturi, Katolik ve Maruniler, Protestan, Bahai ,Yehova Şahidi, Yezidi gibi dinlere sahip olan bu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları vergi öderken neden Diyanet bu dinlere yönelik herhangi bir çalışma içerisinde olamıyor?

Anayasaya göre İslam dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Cumhurbaşkanlığına bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Şimdi niye Diyanet'in, 2020 bütçesinden aldığı rakam dört bakanlığın toplamından fazla olan bu kurumun çalışanları neden sadece İslam dinine hizmet etmek için var? Bu hangi hukuka, adalete sığar? Diyanet İşleri Başkanlığının yaklaşık 100 bin çalışanı diğer dinlere mensup insanların vergileri ile maaşlarını alabilmektedir. Bu kul hakkı değil de nedir? Gerçekten Müslüman olmayan, İslam dinine mensup olan insanların vergilerini alıp bu başka dine mensup olan insanlara kendi inandıkları dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere hiçbir dini hizmette bulunmayacaksın, bu yaman çelişkidir.

Son olarak özellikle şunu ifade etmek istiyorum: Karl Marks, “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi”nde, “Din ezilen insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, ruhun dışlandığı toplumsal koşulların ruhunu oluşturuyor. Din halkın afyonunu oluşturuyor" der.

Temsilcileri dinleri sadece insanların dini duygularını sömürmek ya da onları üzerinde otorite oluşturmak için kullanıyorsa bunun nedeni dinleri insanları uyuşturan, onları sömürenler tarafından gerçek görevlerinin dışında kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Eğer dünyada toplam 4 bin 500 din ve mezhep bulunuyorsa semavi dinler ve diğer inanç sistemlerinin hepsi nasıl oluyor da savaşlar, toplumsal felaketler, açlık, sınıf farkları, kadına, çocuğa, yaşlıya, hayvana şiddet arttıkça artıyor? 

Dinlerin hepsi kendi dinini gerçek ve tek din olarak görüyor. Neyse fazla karıştırmayalım! Barış ve huzur tarih boyunca fanatik sapmalar ve çıkar hesapları, dini başka alanlara çekmeye çalışmıştır. Bu yüksek değerin menfaate alet edilmesi sonucu kavgaların ve hatta savaşların olduğu da bilinmektedir. Din insanın sevgi, saygı, dostluk, hoşgörü gibi duyguları ile beslenirse dünya herkese için yaşanacak bir yer haline gelir. Reçete belli: Sadece bütün dinlerin temsilcileri dinlerin öğretilerini, gerçeklerini, kurallarını uygulasınlar, dünyaya barış ,huzur gelir…

Hubris sendromu: Kibir, güç zehirlenmesi