Hitler’in özel uçağıyla Doğu Cephesi’ne

Hitler’in özel uçağıyla Doğu Cephesi’ne

20 Kasım 2020 Cuma  |   MG Özel

Hazal Yalın 

Dağlık Karabağ’daki gelişmeler yüzünden bir hafta ara verdikten sonra, II. Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin Nazi Almanya’sı ile ilişkilerine dair bu diziye devam edebiliriz.  

Bu defa elimizde, 1 Ekim 1941’den 1 Nisan 1944’e kadar “Güney” ordu grubu komutanı Feldmareşal von Manstein’in başyaveri Albay Richard von Werder’in, Sovyet Hükümeti’ne, savaş esiri olarak Sovyetler Birliği’nde bulunduğu sırada, 2 Nisan 1947’ye yazdığı dilekçe var.  

Richard von Werder 1897’de doğdu. Orduda hızlı yükselişi Nazilerin iktidara gelmesinin ardından olduğuna göre, NSDAP üyesi olduğuna şüphe yok: 1936’da binbaşı, 1939’da yarbay, 1942’de albay. 1944 yılının Ağustos ya da Eylül ayında, bu sırada görevli bulunduğu Bükreş’te Sovyet ordusuna esir düştü.  

Von Werder’in 1947’den sonraki hayatıyla ilgili bilgi bulamadım; ancak zaten bu önem taşımıyor. 1984’te öldüğüne göre, Yarbay Braun’un akıbetiyle ilgili yazıda belirttiğim gibi, Adenauer’in Moskova ziyaretinin ardından 1955 sonunda veya 1956 başında Almanya’ya iade edilmiş olduğu kesin.  Hemen bütün eski Wehrmacht subaylarında olduğu gibi o da büyük ihtimal bu sırada Bundeswehr’de çalıştı.  

* * * 

Werder’in hafızasının inanılmaz kuvvetli olduğu anlaşılıyor. Örneğin, Ali Fuad Erden ve kudretli “Erkilet Paşa”nın gezileri 15 Ekim 1941’de başlamış, 5 Kasım’da bitmişti. Werder, bu tarihi tam olarak hatırlıyor. Keza, anlattıkları, bu ziyaretin bizde bilinen detaylarıyla ve Yarbay Braun’un ifadesiyle tamamen örtüşüyor (Werder, Max Braun’dan da söz ediyor).  

Tarihler hariç.  

Buna, Yarbay Braun ile ilgili yazımda da dikkat çekmiştim. Braun, Sovyet makamlarına verdiği 20 Ocak 1941 tarihli ifadesinde, Erkilet ve Erden’in ziyaretini anlatırken, bu ikisinin 1942 yazında Bükreş’e geldiklerini, buradan rehber ve tercüman olarak kendisi de yanlarına katıldıktan sonra Doğu Cephesi’ne yola çıktıklarını anlatır. Braun’un siyasi sezgileri Werder’den çok daha kuvvetli, ancak hafızası çok daha zayıf olmalı; çünkü bu ziyaret, 1941 güzünde yapılmıştı. Braun muhtemelen Sarper’in gezisini bilmiyordu, zira Werder’in dilekçesinden öyle anlaşılıyor ki, Sarper’in gezisinin Bükreş ile ilişkisi yoktu.  

Burada Erkilet ve Erden’in 1941 gezisi üzerinde durmayacağım. Bunu daha önceki yazılarda yaptım; üstelik ziyaret, Erkilet’in gerçek bir Nazi hayranı oluşu nedeniyle iyi bilinir. Bu dönemle ilgili en dolaysız kaynak, Uğur Mumcu’nun “40’ların Cadı Kazanı” adlı eseridir. Bunu, Beriya’nın imzasını taşıyan Sovyet istihbarat raporunu incelerken de referans göstermiştim. Ancak burada şunu belirtmeden geçemeyeceğim ki, bu eserde, Çakmak ve İnönü’ye açıkça iltimas geçilmiştir. İnönü’ye yönelik bu tavır nispeten anlaşılır (okur, Yarbay Braun’un ifadelerini hatırlayacaktır ); ne var ki daha önce başka bir yerde de yazdığım gibi, Çakmak, hiç şüphe götürmeyecek şekilde Nazi yanlısıdır. Bu, ülkenin savaştan en az kayıpla yahut en yüksek menfaatle çıkmasına yönelik bir beklenti veya çabanın sonucu değildir; düpedüz bir angajmandır. Nitekim bu, von Papen’in Berlin ile yazışmalarında da açıkça görülür.  

* * * 

Albay von Werder, I. Ordu Komutanı General Cemil Cahit Toydemir’in (1883-1956) gezisini de öyle anlaşılıyor ki en çok 10 gün kadar bir sapmayla hatırlıyor. Von Papen’in yazışmalarına göre Toydemir’in heyetinde kendisinden başka Tümgeneral Salih Erkuş, Albay Hilmi Oray, Binbaşı Tahsin Berkman ve Binbaşı Faik Yüngül de bulunuyordu. Von Papen, Salih Erkuş’un, Wehrmacht generali Mittelberger’in “en önde gelen çalışma arkadaşı” olduğunu yazıyor. Rıfat N. Bali’nin yazdığına göre Tahsin Berkman “istihbarattan”dı; 1966’da Türkiye Birlik Partisi’nin ilk genel başkanı oldu. Hilmi Oray ise Genelkurmay II. Şube müdürü (herhalde istihbarat dairesi bu isimle anılıyordu). 1941’de Britanya Dışişleri Bakanı Eden’in Adana ziyaretinde karşılayanlar arasında o da vardı, Berlin’de askeri ataşe olarak bulunmuştu ve 1947’de Amerika’ya gönderilen bir heyetin de başında yer almıştı. Öyle görülüyor ki terfi almadı; ama bu kritik kavşaklardaki varlığı, İnönü’nün güven duyduğu biri olduğunu da gösteriyor. Muhtemelen Faik Yüngül de Genelkurmay istihbaratındandı. (Yüngül, 27 Mayıs’tan sonra kısa bir süre, 27 Mayıs ile 13 Haziran arasında Gaziantep valiliğini yürüttü, 1977’de öldü.) Heyetin bileşiminde istihbarat ilgisi dikkat çekiyor; bu, İnönü’nün bu sırada Almanya’nın gelecekteki durumuna dair derin bir şüphe taşıdığını da açıkça gösteriyor. İnönü belli ki, içeride Alman muhiplerinin kısmi bir tasfiyesine girişmeden önce, Almanya’nın durumunu anlamaya çalışıyordu.  

İstanbul’dan 23 Haziran’da yola çıkması bekleniyordu; ancak von Papen daha sonraki bir telgrafında, Ankara-İstanbul demiryolundaki bir sorun yüzünden gezinin ertesi güne sarkabileceğini yazıyordu. Öyle görünüyor ki bu sarkma iki gün oldu; Toydemir’in gezisi 25 Haziran’da başlayıp 7 Temmuz’da bitti. Werder, heyetin Harkov’a gelişini “tahminen 20 Haziran” diye hatırlıyor; ama heyet 7 Temmuz’da geri döndüğüne göre, Harkov’a yerleştirilmeleri Haziran sonunda olmalı.  

Toydemir, önemli bir isim; İnönü’ye yakınlığıyla biliniyordu. Nitekim Recep Peker hükümetinde milli savunma bakanlığı yapması da bunu gösteriyor. I. Ordu müfettişliğine 1943 başlarında atanmıştı. (Von Papen’in ön ismiyle hitap edecek kadar yakın hissettiği, Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu, Nazi elçisine, Toydemir’i I. Ordu komutanlığına atamayı düşündüklerini de çıtlatıyor.) Çerkes kökenli. Genellikle, “bakanlığı esnasında giriştiği TSK’nin revizyonundan duyulan rahatsızlık yüzünden istifa ettiği” söylenir; ama bunun nasıl bir “rahatsızlık” olduğu belirsizdir ve şüphe uyandırıcıdır. İstifası (1947), belki de CHP’nin 1947 Kurultayı ile ilişkilidir.  

Öyle anlaşılıyor ki Toydemir heyeti önce Batı Cephesi’ne götürüldü ve burada Atlantik Duvarı gösterildi; böylece batıdan gelecek bir çıkartma girişiminin bu güçlü duvara çarparak dağılacağı kanıtlanmak isteniyordu. Albay von Werder’e bakılırsa, bunun arkasından Hitler’i Rastenburg’daki karargâhında ziyaret ettiler; daha sonra da Harkov’a götürüldüler. Ancak Toydemir’in kendi raporuna bakılırsa, Hitler ile görüşmesinin ertesi günü İstanbul’a dönmüş olmalılar. Werder yanlış hatırlıyor olabilir; veya Hitler’le görüşmenin ardından program değişmiş de olabilir.  

Okur, Yarbay Braun’un Salih Omurtak ve Kazım Orbay’ı İnönü çizgisinde, yani Britanya yanlısı olarak nitelediğini hatırlayacaktır. Bu sırada Genelkurmay’da Çakmak henüz tasfiye edilmemişti, ama bu iki general daha 1943 başlarından beri Yüksek Askeri Şura üyesiydiler. Dolayısıyla, bunların yükselişlerinin Almanya’nın yenilgisiyle ilişkili olduğunu ileri sürmek mümkündür. Bu yüzden, Von Papen’in bu heyetin ziyaretin hazırlanmasıyla ilgili yazıları ve daha sonra da sonuç değerlendirmesi büyük önem taşır. Rıfat N. Bali’nin yayınladığı, von Papen’in 17 Haziran 1943 tarihli telgrafına göre, İnönü Alman elçisine, “Salih Omurtak’ın gönderemeyeceği için üzgün olduğunu” söyledi. Bu, Omurtak’ın İnönü açısından taşıdığı önemin Almanlar tarafından bilinmekte olduğunu ve onun ziyaretini beklediklerini de gösteriyor. Von Papen’in sonuç değerlendirmesinde ise İnönü ve Çakmak’tan başka Kazım Orbay ve Salih Omurtak’ın isimlerini anması da aynı ölçüde dikkat çekicidir. Von Papen, Bali’nin incelemesinde yer verdiği 23 Temmuz 1943 tarihli bu telgrafında, heyetin “bütün gezi boyunca, özellikle de istihkâm tesislerinin ve yeni silahların gösterilmesi sırasında kendilerine gösterilen dostça kabulden ve büyük samimiyetten, Alman birliklerinin ve komutanlığının zindeliğinden ve ruhundan ve Führer tarafından kabul edilmekten çok etkilenmiş” olduğunu söylüyor ve şu izlenimleri edinmiş olduklarını ileri sürüyor: “Rusya’nın Almanya’yı artık yenemeyeceğine, aksine Almanya’nın Rusya’nın hakkından gelebilecek durumda olduğuna, Almanya’nın Rusya’da ve Kuzey Afrika’da verdiği personel ve malzeme zayiatını telafi ettiğine, Atlantik’te düşmanın istila teşebbüslerinde bulunmasının beklenmediği ama yine de olacak olursa sağlam Alman savunması karşısında daha başından başarısızlığa mahkûm olduğuna ve çok sayıda kurbana mal olacağına dair izlenimler.”  

Rifat N. Bali’nin yayınladığı, Toydemir’in İnönü’ye sunduğu rapor ve Werder’in dilekçesini birlikte ele aldığımda, benim dikkatimi en çok çeken noktalar şunlar:  

(1) Hitler, Toydemir ile konuşması esnasında özellikle tank meselesine büyük önem gösteriyor. Bu da gayet doğal, zira (her ne kadar Toydemir henüz bilmiyorsa idiyse de) Alman ordusu bu sırada, Doğu Cephesi’ndeki en büyük hezimetlerinden biri olan Kursk tank savaşına hazırlanıyordu.  

(2) Hitler’in, Türkiye’ye Alman tanklarının teslim edilip edilmediğini soruşturması, Albay Werder’in dilekçesiyle bütünüyle örtüşüyor. Zira, aşağıda göreceğiniz gibi, Werder de Alman ordusunun tank eksiğine rağmen savaş sanayisi çıktısının tamamının cepheye gönderilmeyip bir kısmının Türkiye’ye verildiğini söylüyor.  

(3) Hitler’in, ziyaret davetinde ve Toydemir ile görüşmesinde olduğu gibi, savaşın daha sonraki gidişatı esnasında da Türkiye’nin siyasi durumunu çok yakından takip ettiği ve cephedeki durum ve siyasi durumun birbirini dengelemesine çalıştığı anlaşılıyor. Nitekim “Güney” ordu grubu komutanı Feldmareşal von Manstein’ın anlattığına göre, Hitler, Zaporoje önlerindeki askeri açıdan terk edilmesi gereken bir köprübaşının tutulmasını emrediyor ve bunu, “bu mevzinin terk edilmesinin Türkiye’nin tutumu üzerinde büyük bir etkide bulunacağı ve Zaporoje’nin kaybedilmesiyle birlikte Türkiye’nin Almanya’ya arkasını dönebileceği, bunun da doğudaki askeri operasyonların gidişatını çok güçleştireceği” şeklinde açıklıyor.  

(4) Von Papen’in telgraflarında Türk heyetinin memnuniyetine ve savaşı Almanların kazanacağına kanaat getirdiklerine vurgu yapmasına rağmen, Toydemir’in raporunda buna doğrudan işaret edilmiyor. Gerçi Rıfat Bali’nin yayınladığı metnin, Toydemir’in sunduğu raporun tamamı değil taslağı olması daha olası; ancak öyleyse bile, dikkatle okunduğunda satır aralarında bir şüphe seziliyor.  

* * * 

Bütün bunlar önemlidir; ancak aşağıdaki dilekçenin en önemli yanı, bugüne kadar bilinmeyen üçüncü bir ziyaretten daha söz ediyor olmasıdır. Bu, 1942 Temmuz ayı sonunda, başında Selim Sarper’in bulunduğu bir hükümet heyetinin ziyaretidir.  

Albay von Werder, gezinin bütün ayrıntılarını veriyor; üstelik, hafızasının gücünü yukarıda görmüş olduğumuza göre, bu ziyaretin tam da anlatmış olduğu şekilde gerçekleştiğine de hiçbir şüphe duymuyorum. Pek çok ayrıntı, ziyareti son derece önemli kılar: Stalingrad operasyonunun (“Pabuç Harekâtı”) başına denk düşmüş olması, Hitler’in özel uçağını ve özel pilotunu tahsis etmesi, hatta sadece, 1-Z daire başkanı, Doğu Cephesi’ndeki pek çok sivil kıyımının doğrudan sorumlusu kötü ünlü Eichmann’ın varlığı bile, bunlar arasındadır. Kırım Tatarlarına yönelik özel ilgi, Yarbay Braun’un ifadelerinde Sarper’i Turancı hareketle ilişkilendirdiğini ve Berlin’de “milli komiteler” kurma girişimlerini  hatırlarsak eğer, Sovyet Hükümeti’nin Kırım Tatarları sürgünü kararını tetiklediğini de gösterir. Keza, faşistlerin, Türkiye’nin yöneticilerini “Kırım’ın güzellikleriyle” büyüleyip bu bölgeyi Ankara hükümetiyle pazarlık aracı olarak kullanmak istemeleri de dikkat çekicidir. Ancak bana kalırsa ziyaretin en önemli yanı, heyetin başıdır. Bu sırada basın yayın genel müdürlüğü gibi nispeten önemsiz bir görevde olsa bile, Yarbay Braun’un da tartışma götürmez siyasi sezgisiyle Selim Sarper üzerinde önemle durmuş olduğunu hatırlayalım. Braun orada, tam da bu şaşmaz siyasi sezgiyle, şöyle diyordu:

“… kendisiyle resmi bir ortamda tanışma imkânı bulduğum Sarper’in sık sık komünistlerin çabalarına karşı şoven bir ruhla ifadelerde bulunduğuna dikkat ettim. Bu vesileyle bende, kendisinin, Türkiye sınırlarının dışında yaşayan bütün Türki kabileleri birleştirmek hedefini güden Turancı akımın gizli bir taraftarı olduğu izlenimi hasıl oldu.”   

Ancak Sarper, daha sonraki pek çok dönüm noktasında da kilit bir rol oynayacaktı.  

1945’te Sovyetler Birliği ile gerilimin başrol oyuncularından Selim Sarper; 1950’den itibaren ABD ve NATO ilişkilerinin en önemli oyuncularından Selim Sarper; 27 Mayıs’tan sonra ABD ve Batı menfaatlerinin korunmasının teminatı olan Selim Sarper; daha da önemlisi, İnönü’nün adeta manevi evladı gözüyle baktığı bilinen Selim Sarper, 1942 gibi geç bir tarihte, özel bir heyetle ve son derece gizli tutularak, işgal altındaki Fransa’dan Berlin’e geçiyor, Hitler’le özel olarak görüşüyor, oradan da Hitler’in özel uçağıyla Doğu Cephesi’ne kadar dolaşıyordu.  

Ve bundan sadece bir ay kadar sonra, bu defa Japonya, Finlandiya, Macaristan, Slovakya, İspanya ve Türkiye’nin askeri ataşelerinin Kırım’da bir toplantısı da yapılıyordu; demek ki Reich hükümeti, Türkiye’yi (diğerleri kadar olmasa bile) bu kadar geç bir tarihte bile müttefik sayıyor yahut hiç değilse her an doğrudan müttefikleri arasına katılabileceğini düşünüyordu. 

Sarper’in başkanlığını yaptığı heyette hariciye memurlarından başka on iki kadar da başyazar ve yazar olduğunu da öğreniyoruz. Ziyaretin gizli tutulması talimatı bizzat Goebbels’ten geliyor ve karşılama sırasında çekilen görüntüler, ses kayıtları, daha sonra imha ediliyor. Daha da ilginci, Türkiye’deki büyük gazetelerin (bir İzmir gazetesi de içlerinde!) başyazarları heyette bulunmasına rağmen, Türkiye basınında tek bir haber çıkmıyor ve olay bilinmiyor, öğrenilmiyor.  

Bu, daha o tarihte bile Ankara yönetimindeki Alman muhibi atmosferi çok açık ortaya koyar. Keza, olayın gizli tutulmaya devam edilmiş olması, belki de geziye katılanların, Almanya’nın yenilgisinin ardından, “itibarlarına” zarar gelmesini istemediklerindendir.  

* * * 

Okumakta olduğunuz yazıyı hazırlarken tekrar karşılaştığım bir kitap var ki, muhakkak anmak gerek: Niyazi Berkes’in “Unutulan Yıllar”.  Niyazi Berkes, gerek Osmanlı ve Türkiye tarihine bakışı, gerek Yön hareketinde oynadığı rol, gerek bilim adamı namusuyla, son derece önemli bir isimdir; yakın tarihin en örnek alınası bilim insanlarından biridir. Uğur Mumcu’nun eseri belgelere dayanıyorsa, Niyazi Berkes’in eseri de doğrudan tanıklıklarına dayanır ve bana kalırsa, siyasi çıkarımları, perspektifi, ufkunun genişliğiyle Mumcu’nun eserinden çok daha değerlidir. Berkes’e saygı gereği, hiç değilse kitabındaki “Emekli Generaller” başlıklı bölümden uzunca bir alıntı yapmak, bana sadece gurur verir:  

“Naziliğe yataklık eden diğer bir çevre, Turancı emekli generaller ile onların etkisi altında bulunan, eski Enver Paşa Turancılığı kafasından kurtulamamış olan kimi subaylardı. Zeki Velidi, Türkiye’ye Atatürk’ün ölümünden sonraki gelişinde Turancı paşaların kendi etrafında toplaştıklarını Hatıralar’ında iddia eder. Bunların en tanınmışı değilse bile fabrikatörlüğü dolayısıyla en zengini olduğunu tahmin edebileceğimiz Nuri Paşa, Küçükyalı’daki Çamlık gazinosunda onun şerefine ziyafet vermiş. Toplantıya Enver Paşa’nın üvey kardeşi olan Nuri Paşa’dan başka amcası Halil Paşa, Hüseyin Hüsnü Erkilet, Cafer Tayyar, Mürsel Paşalarla Türkistan’da gördüğü başka subaylar da çağrılıymış. ‘Bu toplantı sırasında bahçeye adam sokulmadı,’ dediğine göre, ancak kendi aralarında konuşulabilecek şeylerin konuşulduğu anlaşılıyor. Bu adların çoğuna daha sonraları von Papen-Saracoğlu dolayısıyla rastlayacağımız için bir tahmin yapabiliriz: Ya Nazi makamları ile görüşülecek ‘Turan Devleti’ sorunu ya da Nazi yanlısı bir iktidar değişikliği konusu konuşulmuş olabilir; yoksa, Turan ülküsü serüvenlerine uzaktan yakından karışmış olan bu kişiler yalnız çapkınlık serüvenlerini mi konuşmuşlardı? 

“Bu generallerin en önemlilerinin Milli Şef’ten çok Mustafa Kemal düşmanı olan kişiler oluşu ilginçtir. Özellikle iki tanesi: İkisi de Nazi Doğu Cephesi açıldıktan sonra gazetelerde savaş durumunu anlatan yazılar yazan, sık sık Alman generallerine ders veren Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet ile Ali İhsan Sabis. İkisi de Almanca Türkische Post gazetesinde maaşlı görevli. Birincisinin adı daha önemli. İleride Nazi belgelerinde dışarıdaki eylemler üzerine bilgi edineceğiz. İçerdeki çalışmaları ise en çok Çınaraltı adlı dergide çıkan açık faşizm propagandası niteliğindeki yazılarında görülür. 

“Bu derginin kendisi basın çevresinin en tanınmış ırkçı-Turancı dergisiydi. Derginin başında görünüşte böyle şeylerle ilgisi olmayan iki Babıâli ozanı bulunuyordu. Bunların birincisi olan Orhan Seyfi Orhun’un, sonraları Milli Şef’in partisine alındığını, Meclis’te onun başta gelen şakşakçısı olduğunu da göreceğiz. Bu dönemde bunlar bu Çınaraltı dergisinin arkasını örten paravan rolündeydiler. (Not: bu kitapta çok kez CHP yerine ‘Milli Şef’in partisi’ deyimini bilerek kullanıyorum; onu şeften önce ve şeften sonraki partiden ayırmak, onların üyelerini eleştirilerime karıştırmadığımı göstermek için.)” 

* * * 

Bu diziye haftaya İnönü hakkında bir yazıyla son vereceğim; ancak Sarper ile ilgili incelemelere devam edeceğim.  
 

Toydemir-von Mainstein

 

Albay von Werder’in Sovyet Hükümeti’ne 2 Nisan 1947 tarihli dilekçesi 

Ben, eski Alman ordusu albayı Richard von Werder, savaş esiri olarak bulunurken, Sovyet basınından, ABD başkanı Mr. Truman’ın, Türkiye’ye 150 milyon dolarlık mali yardımı onaylaması için Kongre’ye mektupla başvurduğunu ve ABD Başkanı'nın bu girişiminin, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’e karşı yapılan savaşta Almanya’ya verdiği destekle ilişkili olarak dünya basınında geniş bir şekilde tartışılmakta olduğunu öğrendim.  

1 Ekim 1941’den 1 Nisan 1944’e kadar 11. Ordu komutanı, dolayısıyla “Güney” ordu grubu komutanı Feldmareşal von Manstein’in başyaverliği görevinde bulunduğumdan, vazifem gereği, Türkiye’nin geçmiş savaşta Almanya ile gerçek karşılıklı ilişkilerini ortaya serecek olgular da malumum olmuştu. Truman’ın mektubu vesilesiyle, bütün dünyada barışın ve güvenliğin korunması gereğinden ötürü Sovyet Hükümetini bunlar hakkında bilgilendirmeyi, görevim sayıyorum.  

1941 güzünde 11. Ordu’nun benim de dahil olduğum karargâhı, Ukrayna’daki Askaniya-Nova şehrinde konuşlandırılmıştı. 14 Ekim gün ortasında acilen ordu kurmay başkanı Karargâh Albayı Otto Wöhler’in yanına çağrıldım.   

Albay Becher  bana kısaca, Alman Ordusu Genelkurmay’ının davetiyle Doğu Cephesine, bize dost Türkiye’den bir heyet geldiğini, kendilerinin “Güney” ordu grubu kurmay başkanı Korgeneral von Sodernstern’den bu Türk heyetini kabul edip onları 11. Ordu mıntıkasındaki askeri durum hakkında bilgilendirme talimatı aldıklarını anlattı. 

Albay Wöhler bana, von Manstein’ın Türk subaylarının ziyaretine yönelik hazırlık yapılması, heyetin en iyi yerlere yerleştirilmesi ve ziyaret planları üzerinde çalışılması talimatını iletti. Von Manstein, Wöhler’in bana daha sonra bildirdiğine göre, Türk heyeti tamamen memnun kalsın diye bütün hazırlıkların son derece özenli bir şekilde tamamlanması zaruretinin altını bilhassa çizmişti. Bu talimatlara uygun olarak heyet kalacakları yerleri seçtim, güvenlik görevlilerini atadım ve heyeti karşılamak için sahra jandarma bünyesinden bir şeref kıtasını tespit ettim.  

Ertesi gün akşam Askaniya-Nova’ya üç otomobille beklenen heyet geldi. Heyette, başında Türk Genelkurmay’ından General Erkilet-Paşa’nın subaylar ve Türkiye’nin Bükreş askeri ataşesi (soyadını hatırlamıyorum) bulunuyordu. Türk subaylarının heyetine Bükreş’teki Alman askeri ataşesinin yardımcısı Yarbay Braun eşlik ediyordu; Braun savaştan önce uzun yıllar, Türk ordusunun motorize kıtalarında eğitmen subay olarak bulunmuştu.  

Heyeti, ordu kurmay başkanı Albay Wöhler karşıladı. Heyet aynı gün, ordu komutanı (bu sırada henüz piyade generaliydi) von Manstein tarafından da kabul edildi; von Manstein misafirlerle birlikte 11. Ordu harekât mıntıkasındaki iki haftalık ziyaretlerine ilişkin programı tespit etti. Kabulde Albay Wöhler ile von Manstein’ın özel yaveri kurmay Yüzbaşı Knecht de hazır bulundular.  

Türk subaylarının heyetine eşlik eden Yarbay Braun, bana, Türk subaylarının Bükreş’ten geldiklerini ve Tiraspol’daki Rumen ordusu genel karargâhını ziyaret ettiklerini ve arkasından Odessa ve Nikolayev şehirlerinde incelemelerde bulunduklarını bildirdi. Yarbay Braun’un vurguladığına göre, Türkler, görevlerini, Alman ordusunun kudretine şahsen ikna olmak ve Türkiye’nin Sovyetler Birliği’ne karşı, azimle hazırlandıkları bir savaşa girmesinde risk olup olmadığını aydınlatmak şeklinde ifade etmişlerdi. 

Braun bana, OKH’nın [“Oberkommando des Heeres”, Kara Kuvvetleri Genel Komutanlığı] ataşelik dairesinden, Türk subaylarına Alman ve Rumen kıtalarının savaş şartlarındaki askeri nitelik ve silahlarını mümkün olduğunca ayrıntılı surette göstermek şeklinde bir talimat olduğunu bildirdi; o sırada bu kıtaların durumu, taarruzun başarılı bir şekilde yürümesi dolayısıyla mükemmeldi.  

Heyet ertesi gün ilkin cephenin Perekop mıntıkası komutanı General Hansen’in  Çaplinka’daki komuta noktasını ziyaret ettikten sonra, Perekop  von Manstein’ın eşliğinde Perekop’daki mevzileri denetledi. General Hansen, von Manstein’ın huzurunda, misafirlere, Perekop cephesindeki durumla ilgili ayrıntılı bir rapor sundu ve Alman ordusunun yakın zamanda beklenen başarılarından söz etti.  

Türk subayları rapordan sonra ağır topçu bataryalarını, bu cephedeki savaşa ilk defa sürülmüş olan yeni mekanize topları teftiş ettiler, keza hava avcı taburunu teftişleri esnasında misafirlere gösterilen bir hava muharebesi gösterisinde de hazır bulundular. Hava birliklerini ziyaretleri esnasında misafirleri üst karargâhtan bu amaçla özel olarak gelen, Doğu Cephesindeki Alman hava kuvvetleri müfettişi Albay Mölders  karşıladı.  

Türk subayları Perekop cephesini teftişten sonra Çaplinka’daki yol inşaatında ağır işlerde çalışan Rus savaş esirlerinin çalışmasını incelediler ve akşam Askania-Nova’ya döndüler. Yarbay Braun’un bana o akşam bildirdiğine göre, cephe teftişi Türk subaylarını çok derinden etkilemişti ve devamlı olarak Alman ordusunun savaş kapasitesini takdir eden ifadelerde bulunuyorlardı.  

Ertesi gün General Dumitrescu’nun  komutasındaki Rumen ordusunun teftişi gerçekleştirildi. Türk subaylarına, General Racoviță’nın  komutası altındaki, en iyi Rumen kıtaları olan süvari kolordusu gösterildi. Türklere Rumen kıtalarını ziyaretleri esnasında Rumen kralının Flügeladjutant’ı ile 11. Ordu Kurmayı Operasyon Dairesi Başkanı, Genelkurmay albayı Theodor Busse  eşlik etti. Misafirlerin şerefine gösterişli bir yemek verildi; yemekte Türk ve Rumen subayları karşılıklı konuşmalar yaptılar. 

Aynı günün akşamı, 11. Ordu kurmayında meydanda bir tören yemeği düzenlendi; yemekte sadece Alman ordusunun yüksek komuta heyeti, Rumen kurmay heyetinin 11. Ordu ile ilişkili subayları ve ordu kurmayından bir grup subay daha hazır bulundu; bu sonuncular arasında ben de vardım. Von Manstein konuşmasında, Almanya ile Türkiye’yi daha I. Dünya Savaşı’nda birbirine bağlayan eski silah arkadaşlığını ve askeri sahada sıkı işbirliğine devam edilmesini vurguladı.  Von Manstein, konuşmasını bitirirken, Türk ordusu ve Türkiye ve Almanya’nın eski silah arkadaşlığının şerefine kadeh kaldırdı.  

General Erkilet Paşa cevabi konuşmasında kabulden ötürü içtenlikle teşekkür etti; 1914-1918 Dünya Savaşı sırasında Almanlarla Türklerin ortak muharebelerine bizzat katıldığını vurguladı ve Türk ordusunun öğretmenleri, Alman subayları von der Holtz Paşa ile Liman von Sanders Paşa’ya yüksek bir değer verdi. Erkilet Paşa, Türk Genelkurmay’ı adına, Alman ve Rumen kıtalarının Rusya’ya karşı mücadelesinde erişilen büyük başarıları övgüyle andı ve Alman ordusunun nihai zaferinden hiçbir şüphesi olmadığını söyledi. Konuşmasını Alman ve Rumen ordularının başarılarının devamını ve Türk-Alman dostluğunun gelişmesini dileyerek bitirdi. Türk subayları sohbetleri esnasında, Sovyetler Birliği’nin çok geçmeden yenileceğinden emin olduklarını ifade ettiler; bu, Türkiye için de çok arzu edilen bir şeydi.  

Türk subayların heyeti ertesi gün, karargâhı Poltava’da bulunan 17. Ordu mıntıkasına gitti. Türk subaylarının ayrılışı esnasında Albay Wöhler hazır bulundu.  

Bundan kısa bir süre sonra “Güney” ordu grubu komutanının başyaveri Albay von Wechmar, bana, “Güney” ordu grubu komutanı Feldmareşal von Rundstedt’in  konutunda Türk heyet şerefine 11. Ordu’da verilene benzer bir ziyafet verildiğini anlattı.  

1942 Mayıs ayında, memleketime izne giderken, Zaporoje’deki havaalanında tesadüfen, Almanya’nın Ankara’daki askeri ataşesi Tümgeneral Rode ile karşılaştım. Rode bana, kara kuvvetleri karargâhından döndüğünü, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Halder’den  Kırım’daki Alman ordusunun durumuna vakıf olmak ve bu konuda Türk Genelkurmay’ının, dediğine göre Güney Cephesi’ndeki başarılarla yakından ilgilenen yöneticilerini bizzat bilgilendirmek vazifesi aldığını söyledi.  

1942 Temmuz ayının ortasında bu sırada 11. Ordu karargâhının konuşlandırıldığı Kırım’daki Sarabuza’da bulunurken “Güney” ordu grubu komutanının başyaveri Albay von Wechmar tarafından telefona çağrıldım ve kendisinden, yakın zamanda Berlin’den Kırım’a intikal edecek olan bir Türk hükümet heyetinin karşılanmasına hazırlanma talimatı aldım. Kendisi benden, bu talimatla, şu direktifleri takip etmek suretiyle bir kabul programı hazırlamamı istedi: 

a) Bilhassa Sivastopol şehrinin alınması örneğinde Alman ordusunun askeri kapasitesini göstermek; 

b) Almanların, Türklere ırk ve inanç olarak akraba olan Kırım Tatarlarına yönelik dostça yaklaşımlarını ortaya sermek; 

c) Kendilerinde bu bölgeye yönelik özel bir ilgi uyandırmak amacıyla, Türkiye ile görüşmeler esnasında bir takas şeklinde kullanılabilecek olan Kırım’ın güzelliklerini tam manasıyla sergilemek. 

Ordu karargâhı istihbarat daire başkanı Genelkurmay binbaşısı Eismann ile birlikte Türk hükümet heyetinin 11. Ordu mıntıkasındaki iki-üç günlük programını hazırladım.  

Türk hükümet heyetinin kabul programı, 11. Ordu kurmay başkanı Tümgeneral Schulz tarafından kabul edildi ve bu sırada izinde bulunan Feldmareşal von Manstein’a 1 Temmuz 1942 itibariyle vekâlet eden General Hansen tarafından onaylandı. Tümgeneral Schulz bana, Türk heyetinin gelişi vesilesiyle yapmam gerekecek bir hoş geldiniz konuşmasını hazırlamak görevini de verdi.  

Bu heyetin gelişine yönelik büyük hazırlıklar yapıldı. Heyetin özel güvenliğinin sorumluluğu gizli sahra polis şefi Binbaşı Risen’e verildi; kendisi selam kıtası ve heyete eşlik edecek eskort hazırlayacaktı. Türk heyetine eşlik etmek için birkaç subay da görevlendirildi. Heyetin Simferopol’de yerleştirilmesi için, Gestapo ve Kırım polisi şefi SS Obergruppenführer Alvensleben’in  kaldığı şehrin en iyi malikânesi ve eski “İnturist” otelinin binası hazırlandı.  

Albay Eichmann’a, Tatar nüfusun Türk hükümet heyetiyle görüşmelerine katılması için, yerel yetkililerle birlikte ve SD’nin [Sicherheitdienst] yardımıyla Tatar nüfusun içinden Almanlarla aktif bir işbirliği yürüten güvenilir kimseleri seçmesi talimatı verildi.  

Bu hazırlıkların öncesinde, 1942 baharında Romanya devlet başkanı Mareşal Antonescu  da Kırım’a gelmişti. Türkiye her ne kadar Almanya’nın müttefiki değilse de tarafsız bir ülke sayılıyordu.  

1942 Temmuz ayı sonunda, Türk hükümet heyeti, Hitler’in “Condor” tipi, pilotluğunu da Hitler’in baş pilotu Oberführer SS Hans Bauer’in yaptığı özel uçağıyla, Almanya’dan Simferopol Havaalanı’na indi. Hitler, özel uçağını ve baş pilotu Bauer’i vermek zuretiyle, Türkiye ile dostça ilişkilerin altını tekrar çizmiş oluyordu.  

Gelen Türk hükümet heyetine, Türkiye Başbakanlık Basın ve Propaganda Genel Müdürlüğünden Sayın Sarper  başkanlık ediyordu ve heyette Türkiye Dışişleri Bakanlığından sorumlu memurlar bulunuyordu. Heyette ayrıca, Türkiye’nin en büyük ve etkili gazetelerinin sahipleri veya başyazarlarından yaklaşık on iki kişi daha vardı.  

Almanya Dışişleri Bakanlığı talimatıyla heyete Ankara’daki Alman elçiliğinden bir danışman ile, Almanya Dışişleri Bakanlığı’nın 11. Ordu karargâhındaki irtibat subayı görevini sürdüren ve Türk heyetinin gelişinden kısa bir süre önce bakan Ribbentrop tarafından Berlin’e çağrılan misyon görevlisi von Hentig  de vardı.  

Misyon görevlisi von Hentig bana, Türk hükümet heyetinin Kırım’a gelişinden önce Alman hükümetinin davetlisi olarak iki hafta boyunca Almanya’da ve Fransa’nın işgal altındaki topraklarında bulunduğunu söyledi. Heyet Almanya’da büyük Alman savaş fabrikalarından başka Sovyetler Birliği’nin doğu halklarından ve Hindistan Müslümanlarından [Britanya askerleri] savaş esirlerinin bulunduğu bir kampı ziyaret etmişti.  

Heyet, Berlin’de imparatorluk bakanı Doktor Goebbels’in misafiri olmuştu; heyetin başındaki Sarper’i de, von Hentig’in dediğine göre, Hitler şahsen kabul etmişti.  

Türkler Fransa’da “Atlantik Duvarı”nı incelemişlerdi; burası onlara, Almanya’nın ulaşılmazlığının tanığı olarak gösterilmişti.  

Türk heyetini Simferopol Havaalanı’nda Feldmareşal von Manstein ve Kırım’daki Rumen kıtaları komutanı General Avramescu  adına karşıladım. Heyetin başındaki Sayın Sarper, cevabi konuşmasında, Türk hükümetinin görevlendirmesiyle, Kırım’ı Sovyet kıtalarından kurtardığı için 11. Ordu’ya teşekkür ettiğini ve şükranını Alman ve Rumen kıtalarına şahsen iletmekten mutlu olduğunu söyledi.  

Türk heyetinin Simferopol Havaalanı’na gelişi, 11. Ordu’nun sinema propaganda ekibi tarafından filme çekildi, benim hoş geldiniz konuşmam ve Sayın Sarper’in konuşması ise plağa kaydedildi. Misyon görevlisi von Hentig, biz daha havaalanındayken, bakan Ribbentrop’tan alınan talimat gereği Türk hükümet heyetinin ziyareti esnasında fotoğraf çekiminin ve konuşmaların ses kaydının kesin bir şekilde yasaklandığını bildirdi. Aynı günün akşamı 11. Ordu karargâhında OKW [Oberkommando der Wehrmacht] propaganda dairesi başkanı Tümgeneral von Wedel’in  de benzer bir talimatı geldi. 1-Z dairesi başkanı Binbaşı Eichmann’ın bana o zaman söylediğine göre, Türklerin karşılanması sırasında yapılan bütün ses ve görüntü kayıtlarının derhal yok edilmesi emredilmişti.  

Türk hükümet heyetinin Almanya, Fransa ve Kırım’ı ziyaretleri hakkında Alman gazetelerinde de hiçbir haber yayınlanmadı. Hatta OKW propaganda dairesinin subaylar için gizli haberlerinde bile heyetin Kırım ziyaretinden bahsedilmedi. Türk hükümet heyetinin ziyareti, Türkiye savaşa girene kadar gizli tutulacaktı.  

Heyet ertesi gün 11 Ordu komutanlığına vekâlet eden General Hansel tarafından kabul etildi; kendisi daha sonra Türklerin Kırım’daki gezilerine de eşlik etti.  

Heyet, Kırım’da bulunduğunun ilk günü Karasu-bazar, Bahçesaray şehirlerini ziyaret etti ve Sivastopol şehrinin yıkıntıları arasında incelemelerde bulundu. Tatar köylerini ziyaretleri esnasında heyeti, 1-Z dairesi başkanı Binbaşı Eichmann tarafından SD ile birlikte bu amaçla özel olarak seçilen ve hazırlanan Tatarların temsilcileri karşıladılar.  

Tatarlarla görüşmeler, Türk heyetinin ricasıyla gerçekleştirilmişti. Heyete camiler ve Tatar okulları da gösterildi. Bahçesaray’da, bu teftiş için özel olarak düzen verilmiş olan han sarayında ve müzede incelemelerde bulundular. Bu ikincisinde onları, Almanlar tarafından örgütlenen Tatar hareketinin yöneticilerinden biri olan ve müze müdürlüğü görevinde bulunan Sayın Mustafa karşıladı. Gönülden selamlaşmalardan sonra Türk temsilciler Mustafa’ya, Ruslara karşı Alman komutanlığını noksansız desteklediklerini söylediler. Sonra Almanların yardımıyla Kırım Tatarlarının bağımsız devletinin kurulma imkânı üzerine görüş alışverişinde bulundular; Muhammedi olmaları cihetiyle bu devlette nüfuz sahibi olacaklarını ümit ediyorlardı. Bu konuşmaların muhtevasını bana Binbaşı Eichmann bildirdi; kendisi, Tatar hareketinin ilişki sürdürdüğü yöneticileri tarafından ayrıntılı surette bilgilendirilmişti.  

Türk heyeti ilk günün sonunda şehrin banliyölerindeki muharebe alanlarını incelemek için Sivastopol’ü ziyaret etti. Kolordulardan birinin Sivastopol ziyaretine katılan kurmay başkanı, Genelkurmay albayı Speth  heyete şehir için verilen savaşın gidişatı üzerine bilgi verdi. Türkler, Alman ordusunun Sivastopol’ün alınmasındaki kahramanca mücadelesinden ötürü hayranlıklarını ifade ettiler.  

Türk heyetine ikinci gün Kırım’ın güney kıyısındaki şehirler olan Alupka, Aluşta, Yalta, Gurzuf ve Simeiz gösterildi. Plana ve yürütülen hazırlıklara uygun olarak, Tatar temsilcileri Türk heyetini karşıladılar, dostluk ve ortak düşmana karşı birlikte mücadelenin nişanesi olarak Türklere el yapımı silahlar ve başka gümüş el işleri ile keza milli kıyafetlerinden hediye ettiler.  

Kırım gezisinin sonunda, tahminen 25 Temmuz 1942’de, Simferopol’deki subay gazinosunda Türk hükümet heyetinin şerefine General Hansen bir ziyafet düzenledi; burada ben de hazır bulundum. Misafirlerden başka Alman ordusundan Tümgeneral Schulz, Amiral Rasmussen, SS Obergruppenführer von Alvensleben, levazım generali Rabus  ve diğer karargâh subayları hazır bulundular. Rumen tarafından da kolordu generali Avramescu, tümen generali Manliu, 11. Ordu nezdinde Rumen karargâh başkanı Albay Teumu ve başkaları hazır bulundular.  

Ziyafet için özel olarak çağrılan Tatar aşçı tarafından Türk milli yemekleri hazırlandı ve seçme içkiler takdim edildi.  

Ziyafette General Hansen ve Türk heyetinin yöneticisi Sarper karşılıklı konuşmalar yaptılar. General Hansen konuşmasında, heyet üyelerinin kendilerine Kırım’da bulundukları sürede gösterilenlerden memnun kaldıklarını ümit ettiğini söyledi. Hazır bulunan basın mensuplarının ülkelerine döndükten sonra Kırım’da bütün gördüklerini anlatacakları ve bilhassa da Alman ve Rumen kıtalarının Bolşevikliğe karşı kahramanca mücadelesini dile getireceklerini ümit ediyordu.  

Sayın Sarper cevabi konuşmasında, 11. Ordu’nun kahramanca çabaları olmasa muhteşem Kırım’ı ziyaret etmek imkânı bulamayacaklarını bilhassa vurguladı. Kendisi, heyete gösterilen ve Alman-Türk dostluğunun kuvvetlendirilmesine yardımcı olan kabulden ötürü kalpten teşekkür etti.  

Türk basınının diğer temsilcileri de mütemadiyen, Alman silahının yenilmezliğine ve Almanların Türklere akraba Kırım Tatarlarıyla iyi münasebetler içinde bulunduklarına kani olabileceklerini bildirdiler. Gazetelerinin sayfalarında Bolşevikliğe karşı mücadeleyi kuvvetlendirme imkânı bulduklarını söylüyorlardı.  

Bu bağlamda, bir İzmir gazetesinin başyazarıyla yaptığım ve Almanya’nın Ankara’daki elçiliğinin heyete eşlik eden danışmanının da katıldığı söyleşi gayet karakteristiktir. 

Muhatabım, bana Türk elçiliğinin tutumunu açıklarken, eğer Almanya başarılı taarruzunu Kafkaslara kadar sürdürecek, Kuzey Afrika savaş alanında Suriye ve Irak’taki müttefik kıtalarını çembere alarak yeni başarılar kazanacak ve Türk ordusuna çağdaş ağır silahlarla, bilhassa tanklarla yardımda bulunacak olursa olursa, Türkiye’nin Sovyetler Birliği’ne karşı Almanya’nın yanında savaşa girmeye bütünüyle razı olduğunu söyledi. Türkiye’nin savaşa girmesi için en azından bir kolordu için [yeterince] tank alması şarttı. 

Bu başyazarın görüşüne göre, Türkiye’nin Sovyetler Birliği’ne karşı savaşa girmesi için en önemli önşart, Almanya’nın, Türkiye’ye sınır Kafkas vilayetlerinin Türkiye lehine toprak kazancı olacağını, bilhassa da Ermenistan’ın Türkiye’ye katılmasını garanti etmesi olabilirdi. Onun görüşüne göre, Türkiye’nin savaşa girmesinin ideolojik temeli, Bolşevikliğin yok edilmesinden başka, mücadelenin Büyük Türkiye’nin  yeniden tesisine hizmet etmesi olabilirdi.  

Türk hükümet heyetinin ziyareti, hiçbir suretle, Türk gazetelerine Kırım’ın güzelliklerini tasvir edecek malzeme sunmak değildi; bu gezinin amacı, Türkiye’nin Sovyetler Birliği’ne karşı savaşa kendisi için hiçbir risk taşımaksızın girip giremeyeceğini ve bunun ona ne tür kazançlar getireceğini tespit etmekti.  

Ziyafet, orkestranın Alman ve Türk milli marşlarını çalmasıyla büyük bir canlılıkla ve samimi bir atmosferde devam etti. 

Ziyafetten dönerken, Tümgeneral Schulz’a, sohbetimin muhtevasını anlattım; o da kendi cephesinden, Türkiye’nin Almanya’nın yanında savaşa gireceğini son derece aşikâr sayıyordu. Binbaşı Eichmann ve Binbaşı Risen de bana, Türk heyetinin diğer üyeleriyle kendilerinin yaptıkları benzer konuşmaları anlattılar.  

Türk heyeti ertesi gün Simferopol’den Bükreş’e uçtu, oradan da demiryoluyla Türkiye’ye döneceklerdi.  

Türkiye’nin Sovyetler Birliği’ne karşı savaşa girmek niyeti hakkında Feldmareşal List’in kurmay subaylarından birinden de teyit almıştım. Bu, şu surette gerçekleşti:  

29 Haziran 1942’de, Livadya’nın (Kırım) saraylarından birinde akşam yemeğinden sonra yeni kurulmuş “A” ordu grubu karargâh operasyon daire başkanı, Genelkurmay albayı von Hildenring bana, Hitler’in List’le  yaptığı, Vinnitsa’daki Genelkurmay karargâhında, tahminen 18 Haziran 1942’de yaptığı toplantıyı anlattı. Feldmareşal List, daha sonra Kafkaslarda faaliyet gösterecek olan “A” ordu grubu komutanı olarak atanmıştı.  

Hitler bu toplantıda List’e, “Alman tümenleri Kafkasların eteklerine ulaşınca sadece bu bölgedeki aşiretlerin ayaklanması için bir sinyal ateşi yakmakla kalmayacaklarını, ama cephemizin yeni bir müttefikle daha, yani Türkiye’yle takviye edilmesini beklemek gerekeceğini” söylemişti.  

1942 Ağustos ayında Kırım’ı, Almanya’nın müttefik ve dost ülkelerinin askeri ataşelerinden bir grup ziyaret etti; gruba OKH ataşe dairesi başkanı Albay von Mellenthin  eşlik ediyordu. Gelenler arasında Japonya, Finlandiya, Macaristan, Slovakya, İspanya ve Türkiye’nin askeri ataşeleri vardı. Von Mellenthin’in bana dediğine göre Türkiye bizim tarafımızdan dost devlet olarak değerlendiriliyordu ve onun temsilcileriyle ilişkiler de Almanya’nın yanında savaşa açıktan katılan ülkelerin temsilcileriyle aynıydı. Askeri ataşeler 2 gün sonra Poltava ve Kiev’e gittiler.  

11. Ordu’nun “Güney” ordu grubu içinde yeniden teşkilatlanmasından sonra karargâhı 1943 yaz aylarında Zaporoje’de bulunuyordu. 1943 Haziran ayının ilk yarısında Orgeneral Zeitzler  Feldmareşal von Manstein’a, Hitler’in bir Türk askeri heyetinin kabul hazırlıklarını yürütmesi talimatını verdi. Heyet, Rastenburg’daki (Doğu Prusya) Genelkurmay karargâhından Güney Cephesi’ne gelecekti.  

Heyet için, bütün çağdaş silahların kullanılacağı bir tatbikat hazırlanması talimatı verildi. Feldmareşal von Manstein bu görevin yerine getirilmesini, tankçı kıtaları generali Kempf’in  komutası altındaki 8. Ordu’ya verdi. 8. Ordu karargâhı bu sırada Harkov yakınlarında bulunuyordu. Topçu grubu ktaları bu sırada, 1943 yaz aylarında Kursk bölgesinde yapılması planlanan taarruza hazırlanıyorlardı. Feldmareşal von Manstein, General Kempf’e, bu heyetin kabulü için gereken tedbirlerin alınmasını emretti.  

Genelkurmay subaylarından oluşan Türk askeri heyeti Harkov’a tahminen 20 Haziran 1943’te geldi. bu heyetin başında Orgeneral Toydemir  bulunuyordu. Heyete, OKH Genelkurmay operasyon daire başkanı Genelkurmay albayı Kont Kielmansegg  ile OKH askeri ataşe dairesi başkanı, bu sırada tümgeneralliğe terfi etmiş olan von Mellenthin eşlik ediyorlardı.  

Bu askeri heyete son derece büyük bir ilgi gösterildi, zira Doğu Cephesi’nde 1942—1943 kışındaki askeri başarısızlıklardan, bilhassa da Stalingrad felaketinden sonra, keza Alman kıtalarının 1943 baharında Kuzey Afrika’da uğradığı yenilgiden sonra, Alman ordusunun her şeye rağmen savaşa başarıyla devam edebileceğini göstermek şarttı.  

Von Mellenthin ve von Kielmansegg’in anlattıklarına göre Türk heyeti ilkin Almanya’yı ziyaret etmiş, orada, aralarında Plauen’deki “Fomag” fabrikasının da olduğu bir dizi askeri tesiste incelemelerde bulunmuştu. Bu fabrikada tank üretiliyordu ve bu da Türk subaylarının özel ilgisini çekiyordu.  

Heyet, Hitler tarafından, Rastenburg yakınlarındaki karargâhında kabul edilmişti. Karargâhta, sadece Hitler’in, Türk heyetinin başı General Toydemir’in ve OKH başkanı Orgeneral Zeitzler’in bulunduğu gizli bir toplantı yapılmıştı.  

Heyete eşlik eden Alman subaylar, bu görüşmelerin muhtevasını bilmiyorlardı. Türk heyeti, Harkov yakınlarındaki Yeni Bavyera köyünde konuşlandırılan 8. Ordu karargâhına yerleştirilmişti.  

Türk subay heyeti için örgütlenen tatbikat, Poltava-Grayvoron-Harkov bölgesinde gerçekleştirildi. Misafirlere, bir tank tümeninin, her türden takviye kıta ve piyadelerin de bulunduğu tahkim edilmiş sahra mevzilerini yarma gösterisi sergilendi. Sahra mevzilerinin yarılmasından önce ağır silahlardan ve “DO” tipi ağır havanlardan salvolar yapıldı, bunlara pike yapan bir bombardıman filosu eşlik etti.  

Tank birlikleri bünyesinde “Tiger”, “Panter” ve mekanize top “Ferdinand” tipi en yeni askeri araçlar yer alıyordu.  Ağır havanların da bir gösterisi sergilendi. Bu suretle, en yeni Alman askeri teknolojisinin vurucu gücü ve Alman ordusunun seçme birlikleri gösterilmiş oldu. Tatbikata, başında Feldmareşal von Manstein bulunduğu halde, “Güney” ordu grubunun yönetimini teşkil eden, 4. Tank Ordusu komutanı Orgeneral Hoth , 8. Ordu komutanı General Kempf ile 1. Hava Ordusu komutanı Orgeneral von Richthofen  katıldılar. 8. Ordu karargâhında Türk heyeti şerefine bir yemek verildi; tatbikatta yer alan yemeğe üst düzey Alman subayları katıldılar.  

Von Manstein yemekte Türk misafirlere hoş geldiniz konuşmasında, Alman silahlarının Sovyet kıtalarıyla önümüzdeki muharebelerde zaferinden emin olduğunu ifade etti. Buna karşılık Orgeneral Toydemir de, tatbikata büyük bir değer biçti, Alman kıtalarının yüksek savaş kabiliyetlerini ve teknik kapasitesini övdü ve onlara önümüzdeki muharebelerde zaferler diledi.  

Türk heyeti aynı gün Harkov’dan uçakla Bükreş’e, oradan da Ankara’ya gitti.  

Türk heyetinin ayrılmasından sonra akşam Zaporoje’de, ordu grubunun karargâhından dar bir subay çevresiyle birlikte yenilen yemek esnasında von Manstein bize, General Toydemir’in tatbikattan sonra savaşın bundan sonraki gidişatına dair gayet iyimser ifadelerde bulunduğunu ve Alman silahının nihai zaferinden şüphe etmediğini söyledi. Von Manstein’ın dediğine göre, “DO” tipi ağır havanlar ve karadaki kıtaların hava bombardıman filosuyla ortak faaliyeti, Türk heyetinde özel bir etki uyandırmıştı. Manstein’ın görüşüne göre General Toydemir Ankara’ya dönünce Türk-Alman işbirliğinin ve dostluğunun daha kuvvetlendirilmesi için her tür çabayı gösterecekti.  

Doğu Cephesi’nde şartlar, Sovyet Ordusu’nun muzaffer taarruzu neticesinde Alman kıtalarının durumunu belirgin şekilde kötüleştirmişti.  

1943 Eylül ayında Rus hücum orduları Dinyeper’e taarruz ettiler; nehrin öte yaındaki Alman birlikleri ise direniş göstermeye çalıştılar. Manstein’ın ordu grubu karargâhı bu sırada Kirovagrad’da konuşlanmıştı. Feldmareşal von Manstein, geri çekilen kıtaları Dinyeper’in ötesindeki yeni sınırlarında tahkim etmek amacıyla Zaporoje şehri bölgesinde bir ön köprübaşının terk edilmesini önerdi. Köprübaşının terk edilmesine Genelkurmay başkanı Orgeneral Zeitzler kategorik olarak karşı çıktı, bu yüzden von Manstein bu hususta izin almak için Hitler’le telefonla temas kurdu.  

Von Manstein, Hitler’le konuşmasının neticelerini, karargâhtaki bir yemekten sonra hararetle anlattı. Yemekte şunlar bulunuyordu: Korgeneral Busse , Albay Schulze-Büttger , ben ve iki yaver daha: Binbaşı Niman ve Yüzbaşı Stalberg. Feldmareşalin dediğine göre Hitler, onun köprübaşını terk etme önerisini dinledikten sonra kendisine, onun bütün sorumluluğu şahsen (Hitler) üstlenerek ön köprübaşını tutmak emrini bir kez daha verdiğini söylemişti. Hitler bu noktada, bu mevzinin terk edilmesinin Türkiye’nin tutumu üzerinde büyük bir etkide bulunacağına ve Zaporoje’nin kaybedilmesiyle birlikte Türkiye’nin bize arkasını dönebileceğine, bunun da doğudaki askeri operasyonların gidişatını çok güçleştireceğine işaret etmişti.  

Alman kıtalarının Doğu Cephesi’ndeki ciddi yenilgilerine rağmen Türkiye’nin Almanya ile yakın ilişkileri devam ediyordu.  

1943 Ekim ayında Rastenburg’daki Genel Karargâhta, Alman ordusunun tanklarla teçhiz edilmesi meselesinin görüşüldüğü bir toplantı yapıldı. Bu toplantıya Feldmareşal von Manstein ile ordu grubu kurmayı operasyon dairesi başkanı Albay Schulze-Büttger katıldılar. Albay Schulze-Büttger bana, Silahlanma Bakanı Speer’in Hitler’in huzurunda sunduğu raporuna göre Alman sanayisinin 1943 Ekim ayında 1200—1400 tank ürettiğini, ancak, cephenin tanklardan yana felaket bir durumda olmasına rağmen faaliyet halindeki orduya bunların tamamının verilmediğini, çünkü Almanya’nın tankları Türkiye’deki müttefiklerine vereceğini söyledi. Sadece bir ayda Türkiye’ye 80’den az olmayan sayıda “T-4” tipi tank verilmişti. Almanya, Türkiye’ye Alman silahlarının gönderilmesi karşılığında ondan askeri sanayi için son dere gerekli olan hammaddeleri, bilhassa da krom ve volfram alıyordu.  

Yukarıda anılan olgulardan görülüyor ki, Türkiye II. Dünya Savaşı boyunca tarafsızlığı gözetmemiş ve esas itibariyle de Sovyetler Birliği’ne karşı mücadelesinde Almanya’ya katkıda bulunmuştur.  

Türkiye, SSCB’ye taarruz hazırlıkları sürdürmek suretiyle savaşa açıktan katılmaya hazırlanıyordu, bunu yapmasına sadece, Alman kıtalarının Doğu Cephesi’ndeki bozgunu engel olmuştur.  

Sovyet Hükümeti’ne bu dilekçeyi imzalamak suretiyle, yukarıda anılan olguların doğruluğunu ve bunlara dair tam sorumluluğu üstlenmeye hazır olduğumu beyan ederim. 

Von Werder Richard 
Eski Alman ordusu albayı. 


Hazal Yalın. Çoğunluğu klasik Rus edebiyatından kırktan fazla çevirisi var. Aralarında Tolstoy, Dostoyevski, Saltıkov-Şçedrin, Gogol, Turgenyev, Puşkin, Zamyatin, Kuprin, Gonçarov, Leskov, Grin, Zoşçenko, Strugatski Kardeşler gibi yazarların bulunduğu çeviriler, Kırmızı Kedi, Kitap, İthaki, Helikopter, Remzi gibi yayınevlerinde yayınlanıyor. Güncel makaleleri genellikle Yakın Doğu Haber’de (ydh.com.tr) yayınlanıyor. @Hazal_Yalin 

Etiketler:  Hazal Yalın