Hilmi Hacaloğlu: Uludere Türk medyasının utancı!..

Hilmi Hacaloğlu: Uludere Türk medyasının utancı!..

12 Ocak 2014 Pazar  |   MG Özel

Medya Günlüğü'nün "Pazartesi Söyleşileri"nin bu haftaki konuğu gazeteci Hilmi Hacaloğlu. Medyanın baskı altında bulunduğu dönemde sosyal medyanın öne çıktığını, örneğin Uludere olayının bu şekilde duyulduğunu belirten Hacaloğlu, "Ama haklar Twitter'da değil, bağırınca alınıyor"diyor. Gazetecilerin en önemli sorununun örgütsüzlük olduğunu söyleyen  ve "Türkiye'de medyanın yaşadığı yıkımın nedeni de bu" diye konuşan Hacaloğlu, Medya Günlüğü'nün sorularını şöyle yanıtladı:

 

 

-Sky Türk 360'dan neden ayrıldınız?

 

 

-Kanal TMSF'nin eline geçti, sonra satılacağı söyleniyordu. Bu süreçte zorlanmaya başladım, konuk tercihlerinde zorlandım. Özellikle tek konuk zor oluyordu. Biz de çoklu bir tartışma programına döndük...

 

-"Tek konuk zor oluyordu" ne demek?...

 

-Yani, programı hazırlamaya başladığında yöneticilere danışıyorsun. "O olmasa, bu olsa daha iyi olur, bunu böyle yapalım..." diyorlar. Şunu bilmek lazım, sonuçta Türkiye'de hiç kimse tek başına program yapmıyor, yöneticilerin var, onlarla konuşarak bir şeyler yapıyorsun. O yapıya dikkat etmen gerekiyor. Elden geldiğince zorluyorsun ki, ben zorladığımı düşünüyorum. Şunu açıkça söyleyeyim: Yaptığım hiçbir programdan, çağırdığım hiçbir konuktan pişman değilim. Sanılıyorsa ki ben ve ekip arkadaşlarım bize dayatılan insanları programa davet ettik. Bu doğru değil, hür irademizle hareket ettik. Tabii ki, "bu olmasın, o olsun "denildi ama hep bir muadilini bulmayı becerdik, orada da elimizden geldiğince otosansürü minimumda tutmaya gayret ettik. Ama, "Ben kendime hiç otosansür yapmadım" dersem o da doğru olmaz. Bazı sorular geldi ağzıma, yuttum. Bu memleketteki gazetecilik gerçeği de biraz bu. "Bunu hiç yapmadım" diyen yalan söyler...

 

-Bu nedenlerle ayrılma kararı aldınız ve 32. Gün'e geçtiniz...

 

 

-Evet, Umur Birand'ın (Mehmet Ali Birand'ın oğlu)  "Gel, 32. Gün'ü beraber yapalım" teklifi tam o günlere denk düştü. Birkaç hafta program üzerine konuştuk. Kafamızdakiler örtüşünce tabii kanal yöneticime bilgi verdikten sonra kabul ettim. Çünkü 32. Gün Türkiye'nin en önemli markalarından ve Birand ekolünün şu andaki temsilcilerinden biri. Burada olmak başka bir "challenge" anlamına da geliyordu. Genel yayın yönetmeni sıfatıyla programın asli sorumluluğunu üstlenmiş durumdayım. Bu da benim yaptığım işe başka bir açıdan bakmamı da sağladı, dolayısıyla bu kararı verirken çok zorlanmadım.

 

-Programın geç saatte yayınlanmasıyla ilgili bir sıkıntı var galiba?..

 

-Genelde 01.00'den sonra yayınlanıyor. İzleyicilerimizden çok şikayet var. Meslektaşlarım da aynı şeyi söylüyor ama patron kanal yönetimi ve onların da bir yayın politikası var. Türkiye'de büyük bir reyting savaşı yaşanıyor. Kanal D bu reyting savaşında 32. Gün'ü korumak istiyor ve bünyesinde barındırmak istiyor. Biliyorsunuz artık büyük kanallarda haber ya da tartışma programı yok. En son Ali Kırca'nın Siyaset Meydanı'nın Show TV'den ayrılmasıyla o da ortadan kalktı. Dolayısıyla şu anda Türkiye'deki reyting kanallarında yaşayan, iş yapan tek haber programı 32. Gün. Bu manada biz elbette daha erken saatlerde yayına girmek isteriz ama karar verici kanal yönetimi. Onlar da böyle uygun görüyor. Fakat çok geç saatte yayınlanmamıza rağmen reyting listelerinde kendimize yer bulabiliyoruz. Özellikle sosyal medya üzerinden çokça izleniyor.

 

-Bu kadar yıllık gazetecisiniz, 32. Gün'de farklı ne var?  Gerçi başlangıç yıllarına göre format değiştirdiama 30 yıllık bir program. Bu programın sorumluluğunu üstlenmek nasıl bir duygu?

 

-Bence 32. Gün tarihinin en büyük sorumluluğu üstlenmiş ekibiyiz. 'Neden?' diye soracaksınız. Çünkü bu programın markası, kurucusu, babası Mehmet Ali Birand artık aramızda değil. Şimdi o olmadan program ayakları üzerinde durmaya çalışıyor. Hakikaten zor bir şey. İkincisi, reyting kanallarında rekabet edebileceğiniz, kendinizi karşılaştırabileceğiniz muadili bir program yok. Türkiye'de reyting rekabeti hiç bu kadar büyük olmamıştı. Görüyorsunuz, haftada 3-4 dizi bitiyor. Böyle bir kurtlar sofrasında, bu dev arenada biz 32. Gün olarak ayakta durmaya çalışıyoruz. Takdir edersiniz ki çok kolay değil. İlk özel kanal Star 1990'de kuruldu, bir kaç yıl neredeyse tek başına gitti. Sonrasında çok kanallı dönem başladı. Birand bu süreçte farklı çözümler bulmaya çalıştı, bütçeler kısılınca, konjonktür değişince stüdyoya dönüldü, konuklar alındı. Şu anda Türkiye'de tek parti iktidarı var ve bu durumun getirdiği zorluklar da var. İnsanlar iş yaparken "aman başımıza bela gelir mi" endişesi taşıyor. Biz bütün bu zorluklar içinde program daha uzun yaşasın diye elimizden geldiğince iyi habercilik yapıp bu yükü sırtlamaya çalışıyoruz.

 

-Gazeteciler için en büyük tehlike sansür mü otosansür mü?

 

-Elbette otosansür. Biz hiçbir zaman büyük bir özgürlük ortamında gazetecilik yapmadık, benim 18-19 yıllık gazetecilik yaşamımda gördüğüm bu. "Şu dönem acayip özgürdük, istediğimizi yapıyorduk" diyemiyorum. Hep bir şeyler vardı. Hep birileri, "Öyle olmasın, şöyle olsun" diyordu. Bugün, uzunca bir süredir tek parti iktidarı  olduğu için herkes çekiniyor. Ama ben hep şunu söylüyorum: Çatlaklardan sızmasını bilmek gerekiyor ve mümkün mertebe gazetecilik yapmak gerekiyor. Örneğin, Uludere olayı. Roboski katliamı olduktan sonra televizyonlar iki gün bunu karartmaya çalıştı ama bu artık karartılabilecek bir şey değil. O bir yüz karası olarak Türk medya tarihine, gazetecilik tarihine yazıldı. Gezi olaylarında da bir süre karartıldı. Ama olması gereken şey, olanı olduğu gibi, yorum yapmadan vermekti. Türkiye'de gazetecilerin önemli bir bölümü iktidarla ilişkileri yüzünden yanlış pozisyon aldılar. Bugün bu bir yere kadar anlaşılıyor ama yarınlarda, 5-10 yıl sonra net şekilde ortaya çıkacak ve o zaman galiba hep birlikte daha çok utanacağız.

 

-Şu anda iyi gazeteciler medya dışında, en azından ana akım medyanın dışında kaldı. Sizce bu durum ne zaman değişecek?

 

-Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra Türkiye'nin basın özgürlüğü açısından daha olumlu bir yerde bulunacağını düşünüyorum. Bu sıkıntı, bu gerilim aslında bu seçimden kaynaklanıyor. Sonra bu sertlikte baskının kalkacağını düşünüyorum. Zaten bu daha fazla sürdürülebilir bir şey değil. Medyanın üzerine bu kadar baskı yapılması, akreditasyon uygulanması, patronaj üzerinden medyanın tanzim edilmesi ancak bir yere kadar gidebilir. Ondan sonra başka bir şey olacak. İngilizler, "after the blue comes green"diyor. Ben bu ortamın o vadede dağılacağını düşünüyorum. Ama şu da var, iyi gazeteciler kendi çabalarıyla devam ediyor. Hani tiyatro için "sahne tozu yutmak" deyimi vardır. Gazetecilik de öyle. Bir kere gazetecilik yapmaya başladıktan sonra ondan kurtulmak mümkün değil. Bir şekilde Twitter üzerinden, Facebook'da, kendi kurduğun blok sitesinde, küçük bir haber portalında bir şeyler yapıyor gazeteciler. Ahmet Şık mesela. Ahmet Şık bu medyadan, Radikal Gazetesi'nden kovuldu. Bugün, son operasyonlarda da gördük ki Ahmet Şık'ın cesaretiyle bir şeyler yazılabildi, oradan bir sürü haber çıktı. Gazeteciyi ne kadar bastırırsan bastır o bir yerden sızar, haberini yapar. Şöyle şeyler de çok oldu: Bazı gazeteciler yazamadıkları haberleri meslektaşlarına pas ediyorlar, böyle mesleki bir dayanışma da var. Katılıyorum, bir sürü iyi gazeteci ana akımın dışında ama bulundukları yerden gayet güçlü sesler çıkarıyorlar, iyi işler ortaya koyuyorlar.

 

-Suriye'de kaçırılan Milliyet muhabiri Bünyamin Aygün için kampanya düzenleyen gazetecilerden biriydiniz. Öncesinde de, Ahmet Şık'la Nedim Şener'in sesinin duyulması için çaba göstermiştiniz. Yani gazetecilerin hakları için mücadele ediyorsunuz. Neden böyle bir misyon üstlendiniz?

 

-Ben misyon üstlenmedim. Ben gazeteciyim. Ahmet Şık gözaltına alındığında, evdeydim bir anda göz yaşlarına boğuldum, yutkunamadım. Şunu kabullenemedim: Ahmet Şık ne Ergenekoncu'dur ne darbecidir ne de bunlarla en küçük bir yakınlığı vardır. Eğer birileri bu yaftayı ona yapıyorsa, o zaman hepimizin vay haline. Hepimiz derken sadece gazeteci değil, bu ülkedeki yurttaşlar olarak. O zaman bir şey yapmak gerektiğini hissettim. Bir sürü insan da hissetti. Ahmet Şık ve Nedim Şener'le başladık, açıklamalar yaptık, yürüyüşler düzenledik, esas olarak insanların dikkatini tutuklu gazetecilere çekmek istedik. ODA TV, KCK, Devrimci Karargah davalarında tutuklanan gazetecilerin haklarını savunduk. Öyle bir oluşumumuz vardı. Yargılanan gazetecilerdi ve onlara sahip çıkmamız gerekiyordu. Bünyamin'in kaçırıldığı belli olunca da, bu gruptaki arkadaşlarla konuştuk. Can güvenliği riski olduğu için sakin davranmamız gerektiğine karar verdik. Ailesiyle konuştuk, gazeteyle konuştuk. Change.org'da imza kampanyası başlattık, 6 dilde video hazırladık, sonrasında kampanyayı bir üst aşamaya taşımak istedik, yürüyüş yaptık, şükür ki yürüyüşten bir kaç saat sonra bırakıldı. 

 

-İçinde bulunduğumuz basına baskı döneminde sosyal medyanın özel bir rol üstlendiğini düşünüyor musunuz, yoksa bu rolü abartmamamız mı gerekiyor?

 

-Sosyal medya iki ucu değişik bir değnek. Nereden baktığınıza bağlı ama toplumun geniş kesimleri bir sürü şeyden anında haberdar oluyor. Bunu Uludere'de çok net gördük. Ahmet Şık'ın yazdığı "İmam'ın Ordusu" kitabında da gördük. Polis kitaba el koyar koymaz biz bunu Twitter'dan duyurmaya başladık. O bir anda gündem haline geldi. Uludere, Roboski meselesinde de öyle ki, orada mutlaka Serdar Akinan'ın ismini anmak gerekiyor. Serdar, bunu ilk doğrulayan gazetecilerin başındaydı. Hızla oraya gitti, hemen haber geçmeye başladı. Medyanın karartıldığı noktada bir gazeteci olay yerine gitti, onun haberlerini diğer gazeteci arkadaşları yeniden üretti ve bu bir anda Türkiye'nin gündemini etkileyen bir iş haline geldi. Sosyal medya olmasaydı o olayın Türkiye gündemiyle buluşması bayağı zaman alabilirdi. 

Bir taraftan da şu var: Bir takım insanlar, ben onlara "klavyeşör"diyorum, yani klavye silahşörlüğüne soyunuyor, tak tak bir şeyler yazıyor, sonra da vicdanen temizlendiğini düşünüyorlar. Evet, orada bir şey yazmak önemli ama hayatın her yerinde o cümlelerin arkasında durmak gerekiyor. Mesela 19 Ocak'ta Hrant Dink'i ölümünün yedinci yılını anacağız. Bugün iyice ortaya çıkıyor ki, bir sürü iş karartılmış. Sosyal medyada, sokakta konuşan insanların orada olması lazım. O gün bütün topluma, yargıya, devletin bütün aygıtlarına bir mesaj vermek gerekiyor. Orada olup, adalet istediğimizi göstermek zorundayız. Neydi 2 önemli slogan: 'Hrant için, adalet için'. Nedim de gözaltına alınırken aynı şeyi söylemişti. Biz de adalet talebimizi sokaklardan yüksek sesle haykırdığımız zaman, evet Twitter'dan yazdığımız şeyler daha da anlam kazanacak. Twitter'ın etkisi oluyor ama haklar Twitter'da alınmıyor, haklar yüksek sesle bağırılarak alınıyor.

 Bir de şunu eklemek isterim: Türkiye'de medyanın yaşadığı yıkımın nedeni olarak örgütsüzlüğü görüyorum. Sendika eksikliği ve bunun maalesef uygulanamıyor olması bu dağınıklığı ve tepkisizliği daha net anlatıyor. Geçenlerde Hürriyet Daily News ve Radikal Gazetesi çalışanlar işten çıkarılmalarına bir tepki açıklaması yaptılar. Bu çok önemli, özel ve altı çizilmesi gereken bir tepki eylemiydi ama medyada fazla göremedik. Bir sürü insan Sabah dergilerinden çıkarıldı, NTV'de benzer şeyler oldu ama insanlar fazla bir şey söyleyemedi. Bunun nedeni bana göre sendikasızlık, örgütsüzlük. Konuyla ilgili bir anımı aktarmak isterim. 2004 yılında kısa bir süre BBC Türkçe'de çalışmıştım. Bir haberi izlemem istendi, bunun üzerine kameraman talep ettim. Bana, "Burada öyle bir prodüksiyon şirketi yok. Sendikaya yazıyorsun onlar tahsis ediyor" dediler. Sendikaya yazdım, bana "Kameraman 09.00-17.00 arası çalışır, bir saat öğle tatili vardır, ücreti şu kadardır, 17.00'den sonra çalışırsa her saat için şu kadar alır, parası peşin ödenir..."diye cevap verdiler. Burada öyle bir şey yok. Burada vahşi bir piyasa ekonomisi hakim. D.H. Lawrance, "Oğullar ve Sevgililer"kitabında bir kömür madenini anlatıyordu. Burada o koşulların hakim olduğunu görüyorum, hatta özellikle kameramanların taşere edilerek çalışıldığı günlerden geçiyoruz. Bunlar gazetecilerin kuvvetini de azaltıyor. Dolayısıyla bu çelişkiyi çözmek, tıkanıklığı aşmak da dayanışma içinde olmaktan, örgütlenmekten, sendikalaşmaktan geçiyor gibi gözüküyor. İnşallah bu konuda da hep birlikte adımlar atarız.

 

Cenk Başlamış

13.1.2014

 

Medya Günlüğü'nü Twitter'da izleyin: @mgunlugu

Etiketler:  Eleştiri Medya