Hayatta herkesin bir ekolü olmalı

Hayatta herkesin bir ekolü olmalı

17 Kasım 2020 Salı  |   Serbest Kürsü

Adnan Genç, serbest felsefeci 

İnternet âlemi de bir âlem doğrusu. Kuvvetle muhtemel uydurma da olabilir. Çünkü sanal ortam bu işlere pek uygun gibi. Birçok felsefeciye, güya bir soru sorulmuş ve onların olaylara bakış açısı üzerinden verebilecekleri yanıtları alt alta sıralamışlar. Bakalım kim, ne demiş? En sondaki felsefeci yeni keşif gibi biri. Eskiden Çin’e bağlı ve sonradan Japonya’ya verilen Formoza Adasının batı kıyılarındaki koylarından birindeki bir ahşap sandıkta bulunan notlar üzerinden keşfedilen bir felsefeci. Tik ağacından yapılma sandıkta haritalar, reçeteler, bir kalem takımı ve biraz da bayat kurabiye bulunmuş.   

Kimi bazı filozofların “Nasıl özgür olunur?” sorusuna yanıtları:  

Verilen yanıtlar üzerinden 'beyin fırtınası'

Aristo: Düşünerek 

Tarihteki en sağlam CV'ye sahip insan. Geçmiş tecrübe kısmında şunları yazabilir mesela: "Mantık, fizik, siyaset bilimi, ekonomi, psikoloji, metafizik, zooloji, meteoroloji, retorik ve etik alanlarındaki ilk geniş çaplı incelemeleri yaptım hatta bazı alanların isimlerini koyan bizzat benim. Yarışmacı arkadaşlara başarılar dilerdim ama birbirimizi kandırmaya gerek yok". 

Bu kadar çok yönlü birinin, hap gibi yutabileceğimiz bir hayat felsefesinin olmaması doğal. Onun yerine, önce hayat hikayesine, sonra genel kafa yapısına ve değişik konulardaki fikirlerine bakalım. Ama hepsinden önce...  

Atina: Aristo, bir köy enstitüleri başarı hikâyesi değil. Adamın babası Makedonya Kralı'nın özel doktoru. Bu kral da öyle sıradan bir kral değil, Büyük İskender'in dedesi. Yani gayet seçkin bir çevrede yetişmiş, 17 yaşına gelince de Akademi'ye gitmiş. Tabii ki sıradan bir akademiye değil, büyük harfle başlayanına, yani Platon'un Akademi'sine. 

(O zamanlar normal okul yok. Bizim anladığımız manada okul, taa 19.yy'da ortaya çıkıyor. Platon, eğitimin öneminden bol bol bahsetmişti, hatırlarsanız yöneticiler için 40 senelik bir eğitimi öngörüyordu. Oysa ondan 2400 sene sonra bile çoğu yerde kamu eğitimi yoktu. "Nasıl olur?" diyorsanız, evet, aynı duyguyu paylaşıyorum, insanlık tarihinin %99'u bu kadar b... işte). 

Akademi de, bir okuldan ziyade, özel araştırma kurumu veya "think tank" gibi bir yer. Aristo burada tam 20 sene kalıp, kara kuşak sahibi bir filozof oluyor. Platon öldükten sonra Akademi'nin başına yeğeni geçince de ortalık karışıyor. 

Yaygın hikâye, bu yeğenin Akademi'nin yönünü değiştirmesi, Aristo'nun da bundan hazzetmeyip Atina'yı terk etmesi şeklinde. Buna pek kafam yatmadı, çünkü yeğenin Plato'dan ayrıldığı temel nokta, idealar öğretisini reddetmesiydi ki bunu Aristo da yapıyor. Belki felsefeyle alakasız bir konuda anlaşamadılar, sigortasını yatırmadı mesela. Tarihin bu devleri de öyle saçma işlerle uğraşmak zorundalardı nihayetinde. Pılı pırtı toplayan Aristo, Asos'a gidip biraz botanikle ilgileniyor. Bir daha o taraflarda tatile gittiğinizde hatırlarsınız, "Filozof 2500 sene önce buralara gelip bu bitkileri, hayvanları incelemiş" diye. Sonra da kralın daveti üzerine Makedonya'ya, o zamanlar halen küçük olan Büyük İskender'e hocalık yapmaya gidiyor. Bu yazıyı fularsızentellik.com sitesinden aldım. Benim üslubumu taklit mi ediyorlar, ne:)) 

 



Nietzsche: Kendin olarak 

Tatmin edici bir hayat için mücadelenin kucaklanması gerektiğine inanan Friedrich Nietzsche (15 Ekim 1844–25 Ağustos 1900), kendini bulma yolculuğunu en büyük ve en verimli varoluşsal mücadelelerden biri olarak görürdü. 1873 yılında 30’una doğru yaklaşırken, Nietzsche, kendimizi nasıl bulacağımıza ve saklı hazinelerimizi nasıl ortaya çıkaracağımıza dair yıllardır sorulan bu soruyu, Zamansız Düşünceler eserinin bir parçası olan “Eğitimci Olarak Schopenhauer” isimli bir makalede ele aldı. 

“Kitlelerin bir parçası olmak istemeyen insanların yapması gereken tek şey, kolaya kaçmaktan vazgeçmektir. Ona şöyle seslenen vicdanına kulak vermelidir: “Kendin ol! Şu anda yaptığın, düşündüğün, istediğin hiçbir şey sen değilsin.”  

“Her genç ruh gece gündüz bu çağrıyı duyar ve kendi gerçek kurtuluşunu düşünenler için sonsuzluk tarafından hazırlanmış mutluluğun boyutlarını sezdikçe heyecanla ürperir. Genç ruhun, fikirlerin ve korkuların tutsağı olduğu sürece bu mutluluğa erişmesinin hiçbir imkânı yoktur. Ve bu kurtuluş olmaksızın hayat ne kadar umutsuz ve anlamsız hale gelir! Doğada, kendi zekâsından kaçınan ve şimdi de sağına, soluna, gerisine ve sonra her tarafına kaçamak bakışlar atan insanoğlundan daha ümitsiz ve zavallı bir yaratık yoktur.” Bu notları da, egitimpedia.com sitesinden aldım. Kendin ol felsefesi üzerine iki satır döktüreceğime, kopyala yapıştır yapmam da hayli ironik doğrusu… 

Platon: Öğrenerek 

Platon (İngilizcesi Plato, Charlie Sheencesi Platoon) Batı felsefesinin en önemli figürüdür. Bir ortamda ismi geçtiği vakit, "tüm Batı felsefesi tarihi Platon'a düşülmüş bir dipnottan ibarettir" derseniz, anında 10 entel puanı kazanırsınız. 

(Evet, bu sözün orijinali bana değil Alfred Whitehead'e ait ve hayır, Alfred Whitehead kimdir bilmenize gerek yok.) 

Platon'a atıf yapmadan matematik, siyaset, Hristiyanlık, edebiyat ve hentbol tartışmak neredeyse imkansız. Peki Platon niye bu kadar etkin oldu? 

• Her konuda en doğru şeyi söylediği için değil, her konuda ilginç bir şeyler söylemiş olduğu için. 

• İnanılmaz biçimde, her eseri kaybolmadan bize kadar ulaştığı için. 

• Yazdıkları gayet anlaşılır ve zamansız olduğu için. 2400 sene önce yazılmış şeyleri, sanki 24 sene önce yazılmış gibi rahatça anlayabilmek ve gündemle ilişkisini kurabilmek müthiş bir şey.  

• Ve tabii ki yüzlerce sene ayakta kalan bir okul kurup, Aristo'ya hocalık yapmış olduğu için. Kurduğu okul o kadar meşhur oldu ki, ismini bugün yüksek öğretim kurumlarını tanımlamak için kullanıyoruz: Akademi. Öğrencisi Aristo'nun kurduğu okulun ismi de "Lise", aynı isimli bir yerin etrafındaki yürüyüşler esnasında öğretmenlik yaptığı için. Tüm liseli ergenler kimliklerini bu iki kişiye borçlular.  

El almak lafını pek severim… İnternet âlemi de böyle bir yer bence. Bilgi almak yoluyla, entelektüel anlamda nasıl ve ne kolay zenginleştiğinizi gösterebilmenin temel yolu… Gene, fularsızentellik.com sitesinin şahane üsluplu editöründen el aldık. Felsefeyi başta çocuklar olmak üzere sevdirmek ve içselleştirmek adına son zamanlar; kitap dizileri, resimli yayınlar ve görsellik bağlamında üretilmiş çok ‘iş’ var, artık. Bu site ve bu yazı denemesi de elbette böyle bir çabayı desteklemek amaçlı kaleme alınıyor. Yoksa çok anladığımdan değil… 

Camus: Başkaldırarak

“Her insan teki kendi bireysel varoluşunu aydınlatmak ister. Felsefe tarihi de insanın kendini ve dünyayı şu ya da bu biçimde kavramaya çalıştığı ve bunun mücadelesini verdiği uzunca bir serüvendir. Bu serüven içinde yaygın bir eğilim olan rasyonalizme göre gerçekliğin akla uygun bir açıklaması vardır. İnsan aklı dünyayı olduğu gibi kavrayabilir. Buna karşın Camus’nün de içinde yer aldığı varoluşçu gelenek aklın bu dünyayı kavrama noktasında yetersiz kaldığı görüşündedir. Gerçekliğin bilinebilirliği konusunda şüpheci bir yaklaşımı benimseyen Camus için, kendi deyimiyle, “yalnızca görünüşlerin dökümü yapılabilir, yalnızca iklim duyurulabilir.”  

Iraz Yaşar - MSGSÜ Felsefe, Doktora Öğrencisi (BirGün’de çıkan makalesinden)…  

Alıntının hemen girişinde “Her insan teki kendi bireysel varoluşunu aydınlatmak ister” diyor, genç felsefeci arkadaşımız. Bunu var etmenin ve sürekli kılmanın başkaldırıdan başka çaresi var mıdır?  Gene bir yerlerde şöyle deniyor: “Camus’nün de içinde yer aldığı varoluşçu gelenek aklın bu dünyayı kavrama noktasında yetersiz kaldığı görüşündedir”… Yeterli olabilmenin en önemli dayanak noktası başkaldırmak değil de, nedir? Son olarak da şöyle bir alıntıyla bitirelim: “Gerçekliğin bilinebilirliği konusunda şüpheci bir yaklaşımı benimseyen Camus”, elbette ki ve hatta olağan aklın, başkaldırarak özgürleşeceğini, söylemek istiyor diye, algılıyoruz.. 

Sartre: Eyleme geçerek 

“Sartre'ın özgürlük görüşü kendi döneminde çok etkili olmuş bir görüştür ve günümüzde de etkisi sürmektedir. Bu çalışmada Sartre'ın özgürlük görüşü insanla ve etik sorunlarla ilgisi bakımından ele alınmıştır. Özgürlük görüşünün temelindeki insan anlayışını ortaya koyabilmek için ilkin varlık görüşü ele alınmıştır. İki ayrı bölgeye ayrılan kendinde-varlık ve kendi-için varlık üzerinde durulmuş; yalnızca her iki varlığın ortak niteliği olan "olumsal" (la contingence) ve "fazladan" (de trop) oluşu açıklanmıştır. İnsan-dünya ilişkisinin derin anlamının sorgulanmasıyla ortaya çıkan varlık-hiçlik ilişkisi, özgürlük karşısında duyulan iç daralması (l'angoisse) ve bırakılmışlık kavramları açıklanarak özgürlük ile ilişkisi üzerinde durulmuştur. İnsan varlığının dokusu olan bu özgürlük görüşünde, var olmanın ve özgür olmanın bir ve aynı şey olması insanın bu dünyadaki varlıksal durumu ile ilgisinde gösterilmiş; özgürlük, insanın varlık yapısının bir özelliği olarak belirlenmiştir.” Maltepe Üniversitesi sitesinden ve Esra Gülsüm Öztürk’ün yüksek lisans tezinden alıntıladığımız yukarıdaki metin; yazarın (Esra hanımın) ve yazarın (Mösyö Sartre’ın) özgürlük anlayışına; her iki yazarın da vurgu yaptığı temel eksene, yani özgürlük ve etik kavramlarına değindiklerine vurgu yaparak lafı uzatmak istiyoruz. Özgürlük hissinin oluşması için hayli geniş zeminde anlaşmak; uzlaşmak, yasalar ve özgür akıl kapsamında karşılığı sağlamca bulmak gerekli.. Bu gereklilik de hemen ve hep eylemlilik içinde olmayı öngörecektir… Ne güzel 

Edd Nan Young: Gençken, paran varsa 

Gelelim, zurnanın zırt dediği yere. Yukarıdaki bütün felsefecileri ve yazarları; bunlar üzerine kalem oynatanları ‘çıtırçerez’ niyetine harcadığımız noktaya geliyoruz. Geldik bile. Kimdir, Edd Nan Young?.. Bir düşünür olma çabasının cisimleşmiş hali midir? Kısa ama özlü sözler yumurtlayarak, ne kadar ünlü kişi ve rol modeli olunabilir? Diyojen'in fıçı muhabbeti gibi bu eleman da kendine Formoza adasındaki bir küçük koyda bulunan ahşap sandığından mı seslenmek istiyor? Taa oradan buraya sesi gelebilir mi; internet âleminde yaşamasaydık? Çok soru var ama işin özü; kimsenin  ‘Aaa ben bu ismi biliyorum, hatta herifi de tanıyorum geyiğine yatarak’ hevesini kırmayalım. Ben araştırdım, çok lafı yok zaten ama muhterem birine benziyor…  

Felsefe, önümüzü görebilmektir. Gözümüzü dört açalım arkadaşlar…

Fotoğraf: Jean-Paul Sartre-Albert Camus.