Hatay’da 30 saat

Hatay’da 30 saat

9 Şubat 2019 Cumartesi  |   MG Özel

Son zamanlarda özellikle İstanbul’dan Gaziantep, Hatay, Mardin, Şanlıurfa, Diyarbakır ve Kars gibi şehirlere sık sık “hafta sonu kaçamağı” yapanlar var. 

Bu tür “hızlı” gezilere katılanlar hem gittikleri şehirlerde tarihi ve kültürel yerleri görüyor hem yerel mutfağın tadına bakıyor hem de alışveriş yapıyor ve biraz soluklandıktan sonra İstanbul’un boğucu ortamına ayakları geri giderek dönüyor. 

Bizim durağımız Hatay… 

Önce kafa karıştıran bir soruya açıklık getirmek gerekiyor: Hatay mı Antakya mı? 

Antakya merkez ilçenin, Hatay ise ilin adı, yani doğrusu Hatay. 

O zaman neden bazıları ısrarla “Antakyalıyız” diyor? 

Bize anlatılanların yalancısıyız, Hatay’ın diğer bazı ilçeleriyle aralarındaki farkı anlatmak için böyle söylüyorlarmış! 

Bir buçuk milyon nüfuslu bir kentin tamamını 30 saatte görüp gezmek ve tanımak elbette olanaksız. Yine de biz şanslıydık “Antakyalı” dostlarımızın “bilgi bombardımanı” eşliğinde gidilmesi gereken yerlerin çoğuna gidebildik, kendi başımıza olsak öğrenemeyeceğimiz ayrıntılar öğrendik. 

“Yediğin içtiğin senin olsun, anlat bakalım gördüklerini” derseniz hemen itiraz ederim!

Ederim çünkü mutfağı olmayan Hatay gezi yazısı yazmak baklavasız Antep yazısı yazmaya benzer. 

Ama yemek faslı sonra… 

Önce Suriye’deki iç savaşın yansımalarından söz etmek gerekiyor. Çünkü Hatay üç komşu ille, yani Adana, Osmaniye ve Gaziantep’le paylaştığı toplam sınırdan daha fazlasını Suriye ile paylaşıyor. 2011’in mart ayında Suriye’de iç savaş çıkınca kaçınılmaz olarak Hatay’a büyük bir göç akını başlamış, daha sonra bunların bir kısmı diğer şehirlere geçmiş. “Dünyanın ışıklandırılan ilk caddesi” olarak bilinen Herod, günümüzdeki adıyla Kurtuluş Caddesinde Suriyelilere ait çok sayıda dükkan hemen göze çarpıyor. O caddedeki yürüyüşe eşlik eden genç dostumuz, “Bizim Suriyelilerle bir sorunumuz yok. Kardeşçe, eşit şekilde yaşamak istiyoruz ama onlar kendi vatanımızda bizden ayrıcalıklı durumdalar. Hatta, sahip oldukları ayrıcalıklar nedeniyle aralarında bize tepeden bakanlar bile var” diye serzenişte bulunuyor, belli etmemeye çalışsa da hissedilen öfkesiyle. 

Siyaseti ve yaklaşan yerel seçimler nedeniyle kenti sarmaya başlayan afişleri bir kenara bırakarak görülmesi gereken yerlere geçelim...

Bizim gibi son derece sınırlı zamanınız varsa ilk görmeniz gereken yerlerin başında Hatay Arkeoloji Müzesi geliyor. Müze gezmeyi sevmiyorsanız bile, dünyanın sayılı mozaiklerinin sergilendiği müze için mutlaka fırsat yaratın, pişman olmayacaksınız. 

Buradan, Hristiyanlığın yayıldığı mağara kilise olarak kabul edilen St. Pierre kilisesine geçilebilir. Söz dinden açılmışken, Hatay’ın farklı dinlerin uyum, karşılıklı anlayış ve saygı temelinde bir arada yaşadığı bir şehir olduğunu mutlaka vurgulamak gerekiyor. 

“Dünyevi” konulara dönecek olursak… 

Kapalıçarşı’nın benzeri diyebileceğimiz Uzun Çarşı da gezilmesi gereken yerlerden ama nedense burada kimse İstanbul’daki gibi yakanıza yapışıp avaz avaz bir şeyler satmaya çalışmıyor! Uzun Çarşı’nın ardından Hatay’ı ortadan bölen Asi’nin, yani dünyada ters akan iki nehirden biri olduğu söylenen nehrin kıyısında bir yürüyüş yapılabilir... Ama düşündüm de, aslında belki yapmamak daha iyi çünkü o zaman nehrin kıyısındaki “Meclis Kültür Sanat Merkezi”ni belki görmeyebilirsiniz. O büyük tabelanın hemen altında ilk anda algılamakta zorluk çekerek dönüp tekrar tekrar okuma ihtiyacı hissedeceğiniz “Meclis Künefe Cafe” yazısı var. Yaklaşık dokuz ay bağımsız devlet olarak yaşayan Hatay Cumhuriyeti’nin 1939 yılında Türkiye’ye katılma kararının alındığı tarihi toplantıya ev sahipliği yapan meclisin binası ne yazık ki şimdilerde “künefeci” olarak hizmet veriyor! 

Bu şoku atlattıktan sonra 24 Kasım 2015’te bir Rus uçağının düşürüldüğü yer olan Samandağ’a yola çıkıyoruz. Hıdırbey köyündeki Musa Ağacı’nın en az bin yıllık olduğu tahmin ediliyor. Efsaneye göre, Hazreti Musa’nın asasının yerinde filizlenen ağaç ve karşısındaki “Ab-ı Hayat Çeşmesi” turistlerin ilgi odağı. Hıdırbey’in yakınlarında ise “Türkiye’nin tek Ermeni köyü” olarak bilinen Vakıflı var.  

Samandağ’a girişte, Hazreti Hızır’la Hazreti Musa’nın buluştuğu yer kabul edilen türbenin çevresinde üç tur atanlar dileklerinin gerçekleşeceğine inanıyor. Biz trafik sıkışıklığı nedeniyle tek turda kaldığımız için dileğimizin kabul edilme olasılığı maalesef zayıf. Sağolsun sürücümüz Sedat da, üç turu tamamlayamadığı bir seferinde arabasının vitesinin bozulduğunu söyleyerek zaten az olan umudumuzu iyice kırdı! (Çıkmadık candan umut kesilmez diyerek ben yine de ne dilek tuttuğumu söylemeyeceğim) 

Geçmişi 40 bin yıl öncesine gittiği söylenen, Akatlar’dan Hititler’e, Urartular’dan Persler’e, pek çok uygarlığa ev sahipliği yapan, 1516’da Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı’ya katılan Hatay’da görülmeye değer yerler bizim sınırlı sürede görebildiklerimizden kat be kat fazla elbette. 

Gelelim Hatay mutfağına…

En güzelini en sona bıraktık! 

Malum, renkler ve zevkler tartışılmaz. 

Antepliler ve iki yıl önce bizi orada büyük bir konukseverlikle ağırlayan dostlar kızmasın ama... Hatay mutfağı bir başka! 

Efendim, abagannuş (babagannuş) mu dersiniz, Hatay usulü kısır ya da kıyma eşliğinde (evet kıyma) zeytinyağlı çiğ köfte mi dersiniz, muhammara, mütebbel, tebbuli, zahter salatası mı istersiniz… Aman Allahım, liste uzayıp gidiyor da gidiyor. Ama benim favorim humusla zengin (acılı ezme) oldu. Zaten humus Hatay mutfağının o kadar ayrılmaz bir parçası ki, balıkçı lokantasında bile “yer misin yemez misin” diye sormadan getiriyorlar. E adamlar getirmiş, yememek olmaz! 

Elbette Hatay mezeleri bu kadar değil ama biz tadına baktıklarımızdan sorumluyuz! 

Ya kebaplar? 

Bizi ağırlayan dostlar Hatay’ın en lüks lokantalarından birine de götürdü, en salaşına da.  

Sonuç? 

En salaşı en harikası! 

Yaklaşık 30 yıldır kebapçılık yapan Salahattin Usta etleri özenle seçiyor, kebapları bizzat pişiriyor. Hatay’da tek bir kebapçıya gidecek kadar kalırsanız adres “Salah Kebap” olsun. 

Hayır, künefeyi unutmadım tabii! 

Biz Uzun Çarşı’nın hemen yanındaki Yusuf Usta’da yedik ve hemen “Daha önce yediklerimiz künefeyse bu ne!” sorusu aklımıza düştü. Közde yeni pişmiş künefe tepsisiyle yapılan “havaya atma-yere düşürmeden yakalama” şovunu da bonusumuz oldu. 

Sonuç olarak bir cumartesi saat 12.00’de indiğimiz Hatay Havaalanı’ndan ertesi gün 18.00’de arkamızda güzel bir şehir, güzel yerler, güzel yemekler, güzel anılar ve çok güzel insanlar bırakarak ayrıldık...

Not: Hatay'la ilgili fotoğraflara ana sayfadaki "Foto Galeri" bölümünden ya da aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

http://medyagunlugu.com/galeri/ortasindan-nehir-gecen-sehir-hatay-482