Halka Doğru

Halka Doğru

13 Ağustos 2020 Perşembe  |   Köşe Yazıları

İnan Özbek

Son günlerde,  Ayasofya müzesinin tekrar camiye dönüştürülmüş olmasının yarattığı psikolojik atmosferde, belli çevrelerce dile getirilen ve köpürtülen, bir yanıyla da anakronik (tarih içinde yerini şaşırmış) olan harf devrimi tartışması manidardır. 

Çoğunlukla sağlıklı bilgilere dayanmadan, internet ortamından elde edilen bilgi kırıntılarıyla yani sosyal medya kültürü ile yapılan bu tartışma, neresinden tutarsak elimizde kalacak derecede eğreti bir şekilde yürütülmektedir. Bu nedenle alfabe devrimiyle ilgili fikir alışverişinin daha doğru bilgilerle ve doğru bir zeminde yapılması şart gözükmektedir. 

Geçmişten beri Türkiye’nin önemli muhafazakar entelektüellerinin ve bu arada Türk düşün hayatında önemli bir yer kaplayan Cemil Meriç’in harf devrimini eleştirirlerken dile getirdikleri; asırlardır kullanılan Osmanlıcanın zengin içeriğinin yeni Türk alfabesinde bulunmadığı dolayısıyla nesir ve nazım eserler olarak önceki dil döneminde yaratılmış olan olağanüstü zenginlik ve güzellikteki yapıtların verilemeyeceği; ayrıca kültür aktarımı sürecinin sekteye uğramış olduğu ve geçmişle bugün arasında kültürel olarak derin bir uçurum yaratıldığı iddiaları haklılık payları bulunsa da gerçeğin sadece bir kısmını yansıtmaktadır bana göre. 

Cumhuriyetle birlikte gerçekleştirilen harf devriminin iki çok önemli ve temel gerekçesi vardı: Birincisi çok dilli ve çok kültürlü imparatorluklar devri kapanmış, Osmanlı Devleti’nin de geleneksel milletler sistemi ki (o dönemde millet kavramının dini bir anlamı vardır ve din topluluklarını ifade eder) sona ermiş ve ulus devletler dönemi çoktan başlamıştır. Bu süreçte dünyanın birçok yerinde, eskiden olduğu gibi uluslar devlet kurmamakta, tersine devletler kendilerine ulus yaratmak durumundadırlar. 

Yeni kurulan Cumhuriyetin de kendisine bir ulus inşa etmesi gerekmekteydi. Bir ulus inşa edebilmenin ve ulus bilinci oluşturabilmenin en önemli ayağını ise ortak bir dil yaratmak oluşturmaktadır.  

Osmanlı döneminde Osmanlıca özellikle İstanbul’da saray halkı ve çevresi birde münevverlerden (aydın kesim) oluşan bir azınlık tarafından kullanılmakta, okunmakta ve yazılmakta; Anadolu halkı ise kendi dilini yani Türkçeyi konuşmaktadır. Bu yüzdendir ki ulus inşa etme sürecinde bulunan Cumhuriyet, Arapça, Farsça ve Türkçenin bir karışımı olan Osmanlıcayı değil, ulusun üst kimliğini oluşturan Türklüğün ve Türklerin kendi öz diline yani Türkçenin yapısına ve dolayısıyla okunmaya ve yazılmaya daha uygun ve öğrenilmesi kolay görülen Latin harflerinden oluşan yeni alfabeyi kabul etmiştir. 

Bu bağlamda “Halka Doğru” hareketinden de kısaca bahsetmek uygun olacaktır kanımca. İmparatorlukların yıkılması ve ulus devletlerin inşa süreçlerinin başlaması, ayrıca Fransız devriminin etkisiyle iyice ivmelenmiş ve zamanla güç kazanmış bulunan milliyetçilik akımlarının da etkisiyle o dönemde birçok ülkede, yönetici seçkinlerin ve aydınların halkı tanımak ve halka yaklaşmak amacıyla halka gitmelerini ifade eden ve ülkemizde de Kırımlı Türkler olan İsmail Gaspıralı ve Yusuf Akçura’nın öncülük ettikleri Halka Doğru hareketi etkili olmuş ve Türklük bilincini öne çıkarmıştır. Bernard Lewis’in çok çarpıcı bir biçimde ifade ettiği gibi; Osmanlının son dönemlerine kadar cahil, kaba, görgüsüz dağlılar olarak görülen, bir İstanbul beyefendisine Türk demenin ona hakaret addedildiği bir ortamdan, Türklüğün temel ulusal kimlik olarak gurur kaynağı olduğu bir ortama geçilmiş ve Türkün öz diline daha uygun bir alfabe kabul edilmişti. 

Harf devriminin ikinci temel gerekçesi eski alfabenin yapısından dolayı öğrenilmesinin oldukça zor olması ve bu nedenle de o günkü toplumda okur yazar sayısının çok az olmasıydı. 

Modernleşmeye çalışan, Atatürk’ün deyişiyle; “Muasır medeniyetler seviyesine ulaşma”yı amaç edinen ve bu amaçla eğitim seferberliği başlatmış bulunan bir ülkede, okur yazarlık oranının çok düşük kalmasına neden olan, öğrenilmesi oldukça güç bir alfabeyle yola devam etmek arabayı atın önüne koşmak kadar anlamsız olacaktı.  

Kaldı ki harf devrimi, öncesinde hiçbir çalışma ve tartışma olmadan, bir anda atılmış bir adım değildi. Daha 1850’lerden itibaren yeni bir alfabenin gerekliliği özellikle aydınlar arasında tartışılmakta ve değişik önerilerde bulunulmaktaydı. 2. Meşrutiyet’ten sonra da İttihat ve Terakki iktidarı döneminde yeni bir alfabe için çalışmalara resmen başlanmış hatta bir tasarı hazırlanmış ancak 1. Dünya Savaşı öncesindeki ve sırasındaki ağır  koşullarından dolayı bu tasarı gerçekleştirilememişti. 

Görüldüğü üzere harf devrimi kişisel bir kararla ve fantastik düşüncelerle gerçekleştirilmemiş bilakis, yukarıda sözünü ettiğimiz zorunlulukların sonucu yapılmıştır. 

Alfabe değişikliğinden sonra ülkemizde okur yazarlık oranının hızlı bir şekilde artmış olması ve Osmanlı Devleti’nin son 200 yılında basılan kitap adedinden kat kat fazlasının devrimin ilk 25 yılında basılmış olması, söz konusu bu değişikliğin isabetli oluşunu net bir biçimde göstermektedir. 

Geldiğimiz nokta da tüm bu gerçekliğe rağmen harf devrimini tartışmak, hem de oldukça kıt bir sosyal medya kültürüyle tartışmaya çalışmak, tıpkı havanda su dövmek gibi anlamsızdır kanımca.