Güneşin ülkesine yolculuk

Güneşin ülkesine yolculuk

14 Aralık 2019 Cumartesi  |   Serbest Kürsü

Önce adından başlayalım. Japoncası, resmi olarak Nipponkoku 日本国, kendilerine de Nippon 日本 ya da günlük dilde Nihon diyorlar. Nipponkoku, “Güneşin doğduğu ülke” demek. Neden böyle peki? Niye Japonya, güneşin doğduğu ülke olarak kabul edilmiş? İşin aslı Çinlilere uzanıyor...  

Çinliler, kendi ülkelerini dünyanın merkezi olarak kabul etmişler. Çin’in Çincesi, Zhongguo 中国 yani “merkez ülke”. Japonya, Çin’in doğusunda olduğu için, güneşin doğduğu ülke olarak kabul edilmiş. Çinliler buraya Jih Pun ya da Çia Pon demişler. 

1291 yılında Çin’e ilk giden Avrupalı gezgin Marco Polo, bu ismi Ciappone olarak not alıyor. Bu sayede Japonya’nın adı Batı dillerine Çince söylenişinden girmiş oluyor. İngilizcede de ilk kez 1577 yılında Giapan olarak kayıtlara geçiyor. Sonra İngilizler yazımını bildiğimiz Japan olarak değiştirmişler. Fransızlar da sözcüğü ülke adı olarak Japon şeklinde almışlar. İnsanlarına ve dillerine ise Japonais (ok. Japone) diyorlar. Biz de onlardan adapte etmişiz, ama ülke adını sıfat olarak kullanarak.  

Japonya’nın eski başkenti Kyoto. Tokugawa Şogunluğu döneminde 16 ve 17. yüzyıllarda Edo 江戸 adında yeni bir kent kuruluyor. Burası 1868 yılında Japon İmparatorluğu’nun yeni başkenti oluyor ve Tokyo adını alıyor.  

To-Kyo 東京, “Doğu’nun başkenti” demek. İlginçtir belki ama bu da Çince’den geliyor:  

Çin’de dört ana başkent olduğu kabul ediliyor ve bunlar yönlere göre isimlendiriliyorlar. Kuzey başkenti 北京 - “Bei jing” ya da “Pe king”, Güney başkenti 南京 - “Nan jing” ya da “Nan king”, Batı başkenti 西安 - “Xi’an”. Doğu başkenti ise 東京 - Mandarin Çincesinde Dong jing, Kanton Çincesinde Tong king, Japoncada ise To-Kyo olarak okunuyor. 

Bütün bu veriler bize Japon kültürünün temelinde Çin kültürünün olduğunun işaretlerini veriyor. Bunun nedeni de 6. yüzyıl sonlarında Japonya’ya Çin’den gelen Budizm akımı. 

Daha da geriye gidilirse bu topraklarda otuz bin yıldır insanoğlunun yaşadığı ortaya çıkıyor. Hyogo bölgesinde elde edilen bulgularda yapılan karbon 14 testleri bu gerçeği gösteriyor. İlk kültürel bulgular ise yaklaşık on iki bin yıl önce yaşayan Jomon insanına ait. 

Bugün bilimsel makalelerde giderek geçerlilik kazanan bir teoriye göre ilk “Japonlar”, Orta Asya bozkırlarından gelen atlı istilacılar. Bu insanlara Japoncada “kiba minzoku” adı veriliyor. Bunlar Kore üzerinden gelmişler. Bu kuramın geçerliliği, Korece ve Japoncanın Altay dilleri olmalarını ve Türkçe ile aynı yapısal özellikler taşımalarını açıklayabilir. Ya da daha kesin bilinenden hareketle, Japoncanın Altay dili olması, "kiba minzoku" kavramını destekler de diyebiliriz. 

Japonların bize akraba olduklarını söylemek bilimsel olarak yanlış olmadığı gibi, bizimle gerçekten yakın taraflarının olduğunu, yazıyı okudukça daha çok düşüneceksiniz. 

Japonya 1185 yılından 1868 yılına kadar şogunluk adı verilen askeri feodalizmle yönetiliyor. Şogun 将軍 sözü generale karşılık geliyor. Bugünkü ifadeyle bir askeri diktatörlük denilebilir. 

Tokugawa Şogunluğu’nun hüküm sürdüğü dönemde 1603-1868 yılları arasında  kendini tamamen dış dünyadan soyutluyor ve kapılarını dışarıya kapatıyor. Ne dışarıdan  Japonya’ya gelinebiliyor, ne de Japonya’dan dışarı çıkılabiliyor. Bu dönem, samurai 侍 denilen savaşçı sınıfının da altın çağı olarak biliniyor. Toplum üzerindeki baskının en yoğun olduğu dönem. 1980’li yıllarda televizyonumuzda yayınlanan ve Türkiye genelinde Japonya’ya ilgi uyandıran Şogun dizisi, işte bu dönemi anlatıyordu. Tabii ki Hollywood penceresinden. Ama bir gerçek var ki, bu astığım astık, kestiğim kestik dönemi, Japonların kendi kültürlerine ve değerlerine sımsıkı bağlanmalarına sebep olmuştur. Japon toplumunun bugünkü ataerkil yapısında da, bu dönemin izlerine rastlamak mümkündür. Bu konuya ileride daha ayrıntılı değineceğim. 

Samurai despotizmi, Meiji İshin 明治維新 denilen ve bir anlamda bizim Tanzimat Dönemi’ne paralellik  gösteren dönemin başlamasına kadar sürüyor. 1868-1912 yılları arasında gelişen Meiji Tanzimatı ile batılılaşma süreci başlıyor. Japonya, bunun ilk adımı olarak limanlarını Amerikan gemilerine açıyor. Ticaretin başlamasıyla da toplumsal değişim kaçınılmaz oluyor. İki yüzyıldan fazla içine kapanmış, kendi kültür ve geleneklerine sımsıkı bağlanmış bir toplumda batılılaşma olgusu, bugün bile yozlaşma olarak algılanıyor. Japon nüfusunun çoğunluğunu oluşturan orta yaşın üzerindeki insanlar bu şekilde düşünüyor. 

Japon geleneklerinin temelini oluşturan din olgusuna daha yakından bakmakta yarar var: 

Hangi Din? 

6. Yüzyılda ülkeyi etkisi altında almaya başlayan Budizm, 13. yüzyılda Zen Budizm formunu alıyor. Zen, iç disiplinini ön plana çıkaran ve bugün meditasyon olarak adlandırdığımız bir yöntem aslında. Bir din olmaktan çok, bir felsefe. Dünyayı algılama ve yaşam biçimi. Meditasyonda amaç, insanın içinde var olan doğruya ulaşması. Bu süreç satori, “aydınlanma” olarak adlandırılıyor. Savaşçı samurailer, toplumu disipline etmek için Zen’i tercih ediyorlar ve yaygınlaşmasını sağlıyorlar.  

Diğer taraftan Japonların kendi dinleri olarak bilinen Şinto 神道 var. Şinto sözcüğü, iki Kanji karakteri ile yazılıyor. Birinci karakter 神 Çince “Şin” ya da Japonca “Kami” olarak okunabilen “kutsal güç” ya da “tanrı”, ikinci karakter ise 道 Çince “Dao” Japonca “To”, “felsefi yol” anlamında. “tanrıların yolu” olarak çevirmek yanlış olmaz. Eski Japonlar, her tür doğa olayının, hayvanların ve bitkilerin kamisi olduğuna inanıyorlar. Kamilerin içinde en kutsal olanı Amaterasu 天照 adı verilen güneş kamisi, ya da tanrıçası. Japonya bayrağında kırmızı güneşin bulunması bir rastlantı değil. İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadar imparatorların da Amaterasu’nun soyundan geldiğine inanılıyor ve kendisine yaşayan kami anlamına gelen ikigami deniliyordu. Japon imparatorlarına “güneşin oğlu” denmesinin sebebi de bu. 

Kamilerle ilgili ilginç bir olay daha var: 

13. Yüzyılda, Kubilay Han’ın önderliğindeki Moğollar, Japonya’yı iki kez istila etmeye kalkışıyorlar. Her ikisinde de çok güçlü fırtınalar Moğolların önünü kesiyor. Japonlar bu fırtınaya “kutsal rüzgar” adını veriyorlar. Japoncası çok tanıdık bir sözcük: “Kami Kaze”... 

O dönemde, doğanın bir lütfu olan kami kaze, İkinci Dünya Savaşı’nda, İmparator Hirohito’nun bir savaş silahı haline geliyor... 

Şinto, temelinde Budizm ile çatışmamasına karşın, inanç ve tapınma yöntemleri ile Budizm’den farklılıklar sergiliyor. 

Budist tapınaklarına İngilizcede "temple" deniliyor ve bu yerlerde bol miktarda heykel, resim ve tasvirler bulunuyor. Şinto mabetleri ise İngilizce "shrine" olarak anılıyor ve bu mabetlerde heykel ya da resim bulunmuyor. Çok daha sade yapılar.  

Şinto mabetlerinin girişinde tahtadan yapılmış direkli taklar ya da kapılar var. Bunlara torii deniliyor. Bunlar mabetlerin kutsal kapıları olarak yorumlanıyor. Aslında Kinja yazılışında “tor” kuş, “i” de yer demek. Torii, “kuş yeri” oluyor. Tanrılardan mesaj getirdiği düşünülen kuşlar için bir dinlenme yeri olarak tasarlanmış. Bu estetik şekiller, çoğu yerde, Japonya’yı sembolize etmekte kullanılıyor. Torii’yi geçince bir avluya giriyorsunuz. 

Avluda bulunan çeşmelerde el, yüz ve ağız yıkanıyor. Yani bir tür abdest alınıyor. Yunus’un dediği gibi, “Yetmiş iki millet dahi elin, yüzün yumaz değil...” 

Aynı avluda adak ağaçları da bulunuyor. Bu ağaçlara küçük kağıtlardan adaklar asılıyor. Bu aslında bir Şamanizm geleneği. Ülkemizde ve Orta Asya’da rastladığımız adak ağaçları da, aslında İslam’da yeri olmayan, Türk topluluklarının Şamanist dönemden kalma bir alışkanlığı. Ayrı dinlere sahip olan Japonlarda ve Türklerde benzer geleneğe rastlanması, acaba gerçekten Orta Asya akrabalığımızın işareti olabilir mi? 

Biz dönelim Şinto mabetlerine..  

Şinto mabetlerinin içine girilmiyor. Mabedin girişinde, üzerinde mazgallar bulunan tahta sandıklar var. Bu sandıklara bozuk para atılarak iki defa el çırpılıyor ve eller Budistlerin yaptığı gibi çene hizasında birleştirilerek dua ediliyor.  

Mabet kapılarının iki yanında aslanlar bulunuyor. Bunlar, şeytanları ve kötü ruhları kovuyorlar. Birinin ağzı açık, diğerinin ki kapalı. Ağzı açık olan Japoncanın ilk harfi olan a harfini, kapalı olan ise son harf olan m harfini temsil ediyor. Bunların anlamı, “a’dan m’ye” bütün şeytanları uzak tutmak. 

Japonya’da 90 bin Şinto mabedi bulunduğunu ve 102 milyon müridi olduğunu da belirtelim. Budistlerin sayısı da az değil 91 milyon. 

Japonya’nın toplam nüfusu ise 126 milyon. “Bu iş nasıl oluyor?” diye insanın önce kafası karışıyor. Bu ilginç durumun açıklaması ise, pek çok Japon'un iki dini de, aynı anda uyguluyor olması. Bu dinler, bir felsefe ve yaşam biçimi olarak algılandığında bu karmaşa çözülüyor. Yaşamları boyunca neyi, nasıl yapmaya alışmışlarsa, öyle sürdürüyorlar. Sözgelimi, düğünler daha çok Şinto usullerine göre yapılırken, cenazelerde Budist usuller tercih ediliyor. Hatta bu durumu vurgulamak için “Bir Japon Şintoist olarak doğar, Budist olarak ölür” deniliyor. Her ikisinin de bayramları ülke genelinde kutlanıyor. Bugün pek çok Japon ailesinin evinde hem Şinto, hem de Budist dua köşeleri bulunuyor. Bu birlikteliğe Japonlar honji suijaku adını veriyorlar. 

Japonya ve Japonlar hakkında genel bir bilgi edindik sanırım artık yola çıkma zamanıdır. Yolculuğumuz boyunca da bu ülke ve insanları hakkında daha birçok tespit yapacağız. 

Özel bir organizasyona ya da bir heyete dahil değilseniz, bir turist olarak Japonya’ya gitmek kolay değil. Birincisi uçak fiyatları astronomik. Ama asıl fiyat şoku Japonya’daki konaklama fiyatlarını öğrenince geliyor. Kısıtlı bir bütçe ile Japonya’yı ziyaret etmek istiyorsanız bu tamamen imkansız olmasa bile büyük bir uğraş gerektirebilir. Ya da bu ülkeyi çok iyi tanıyan bir kişinin yardımını. İşte benim Japonya’ya gitme fikrim de aynen bu şekilde oluşuyor. Daha önce Dış Ekonomik İlişkiler Kurulunda birlikte çalıştığım, iş arkadaşım ve sevgili dostum Ferda Gelegen yıllar önce bu ülkeye yerleşmişti. Bir Japon ile evli olan ve Japon yaşam biçimine mükemmel adapte olmuş, bu ülkeyi çok seven ve yakından tanıyan biri kişi Ferda. Kendisine, birikmiş uçuş millerimin olduğunu, bunları değerlendirmek için Japonya’ya gitmeyi düşündüğümü söylüyorum. Hiç tereddüt etmeden, “uçak biletini al ve gel” diyor. Gitmeyi planladığım yerlerde gerekli her türlü desteği vereceğini belirtiyor. Bu durumda bana düşen de vakit kaybetmeden uçak biletimi ayarlamak oluyor. 

O dönemde Almatı’da yaşadığım için, kazanılmış millerimle aldığım ödül biletimin gidiş parkuru Almatı-İstanbul-Seul, dönüş parkuru ise Tokyo-İstanbul-Almatı şeklinde. Türk Hava Yolları’nın sağladığı olanaktan yararlanarak, Seul’de konaklama yapmaya karar veriyorum. Bu kadar uzaklara gitmişken Kore’yi de, az da olsa, görme ve tanıma fırsatını kaçırmak istemiyorum. Kore’ye de, Japonya’ya da ilk kez gidiyor olmam seyahatin heyecanını ikiye katlıyor. 

Bütün geceyi Almatı’dan İstanbul’a yolda geçirdikten sonra, sabah erken saatlerde tekrar geriye doğru, Seul’e hareket ediyorum. İstanbul’dan Seul’e giden uçağımız önce Osaka’da duruyor. Transit salonunda bir saat kadar bekledikten sonra Seul’e haraket ediyoruz. Böylece Almatı’da başlayan bu uzun yolculuk 18 saati havada olmak üzere, toplam 30 saati buluyor. Heyecan, artık yerini yorgunluğa bırakıyor. Aradaki saat farkı da işin içine girince Seul’ün ışıltılı sokaklarından kaçarak kendimi otel odama atıyorum.  

Gittiğiniz varış noktasındaki saat farkı üç saatten fazlaysa ilk gün kendinizi yerel saate alıştırmak için dayanmanız lazım. İlk gün bunu yapamazsanız, "jet lag" denilen bu uyum sorunu günlerce yaşanabiliyor. Bunu gayet iyi bildiğim halde bedenim daha fazla komutlarıma yanıt vermiyor ve öğleden sonra kendimi yatağa bırakıyorum. Ancak şanslıyım, ertesi günün sabahına kadar uyuyorum ve bu sorundan kısa sürede kurtuluyorum. Seul’de geçirdiğim üç günün ardından nefis Kore yemeklerinin damağımda kalan tadıyla Japonya’ya hareket ediyorum.  
 

 

İlk durağımız Osaka olacak. Dostum Ferda, Osaka ve Kyoto’yu mutlaka görmem gerektiğini söylediği için Osaka’ya hareket ediyorum.  

Uçağımız Osaka’nın ünlü Kansai Havaalanı’na iniyor. Bu havaalanı Pasifik Okyanusu’na inşa edilmiş bir yapay adacık üzerinde. Denizin ortasına inmek çok farklı, hatta biraz da ürkütücü bir duygu. İnişteki manzara kadar girdiğimiz terminal binası da büyüleyici. Ama asıl bu havaalanın projesinin inanılmaz hikayesini öğrendiğim zaman çok daha fazla etkileniyorum. 

Şimdi sıkı durun. Böyle bir başarı öyküsü belki de hiç dinlemediniz. Bu hikayenin, Japonya’yı tanımak ve anlamak açısından da özel bir önemi var: 

Gerçek Bir Mühendislik Harikası: Kansai Havaalanı 

Kansai, okyanus üzerine inşa edilmiş ilk havaalanı. Aynı zamanda dünyanın en büyük yapay adası. Uzaydan görülebiliyor. Proje 1980’li yıllarında başında tasarlanmaya başlıyor. Uzun araştırmalar sonucu Osaka ve Kobe’nin güneyinde adanın inşa edileceği yer tespit ediliyor. Bu yer karaya beş kilometre uzaklıkta ve bu noktada okyanusun derinliği 18 metre.  

Yalnız tek bir kaygı var: Bu bölgede deniz zemininin yumuşak olması. Bunun için gerekli hesaplamalar yapılıyor ve yapay adanın inşaatına 1987 yılında başlanıyor. Proje başladıktan sonra deniz dibinin hesaplanandan daha fazla balçık özelliği taşıdığı anlaşılıyor. Bu talihsiz rastlantı, projenin defalarca gözden geçirilmesine neden oluyor. Ama karar verilmiş bir kez. “pilavdan dönenin kaşığı kırılsın” deniliyor ve adanın yapımına başlanıyor.  

İlk olarak uzunluğu dört bin metre, genişliği de bin metre olan bir deniz duvarı inşa ediliyor. Duvarın denizden yüksekliği beş metre. Sonra bu duvarın içine adanın temelini oluşturmak amacıyla kazıklar çakılmaya başlanıyor. Ama bildiğimiz tür kazıklar değil. Bunlar dört metre çapında, yirmi metre uzunluğunda içi boş dev borular. Dikey olarak deniz dibine gönderiliyor. Sonra bu boruların içine toprak doluyor. Bu yönteme kum drenajı adı veriliyor. Bunları kazıklara benzetebiliriz. Sonra bu kazıkların üzerine kum doldurulmaya başlanıyor. Bunu yapmak için, en yakındaki tepeler kazılarak, toprakları taşınıyor. Kullanılan toplam toprak miktarı 180 milyon metreküp. 

Ancak üç yıllık bu zorlu çalışmanın sonunda bir mühendislik hatası yapıldığı anlaşılıyor. Hesap tutmuyor. Ada batmaya başlıyor. Hem de hesaplanandan çok daha hızlı batıyor. O dönemde, dünyanın dört bir tarafında mühendis ve mimarlar, bu projenin bir fiyasko ile sonuçlanacağı yönünde yorumlar yapıyorlar...  

Fakat Japonlar yılmıyorlar. Üç metre kalınlığında bir toprak tabakası daha dökülüyor. Toprağın üzerine, dev vinçlerle, yirmi tonluk dev kütleler atılarak, toprak sıkıştırılıyor. Sıkıştırılan zemin üzerine, pist ve terminal binaları inşa ediliyor. 

İyi ama, hesap yine tutmuyor... Ağır olan zeminin, görece daha hafif olan terminal binasından daha hızlı batıyor olması, projeyi terminal binasının yapım aşamasında bile kritik bir noktaya getiriyor. Ama Japonlar yine inat ediyorlar.. Kaşık da kırılsa pilavdan dönmek yok... 

Bu defa terminal binasını çöken zeminden korumak için bir çeşit elevasyon sistemi uyguluyorlar. Binanın 900 adet taşıyıcı kolonunun altına krikolar yerleştiriliyor. Her kolondan, zemin hareketleri ile ilgili bilgiler, yönetim merkezindeki bilgisayarlara aktarılıyor. Bir kolonun altındaki hareket kritik sınıra ulaştığında, altındaki kriko, kolonu yukarı kaldırıyor. Kolonun altına çelik tabakalar yerleştirilerek, kolon yükseltiliyor. Bunu sallanan bir masanın ayağının altına mukavva parçası sıkıştırmaya benzetebiliriz. Bu sayede aşağı yukarı hareket kabiliyeti olan bu terminal, dinamik bir esneklik kazanmış oluyor. Bu ölçekte bir uygulamanın dünyada başka bir benzeri yok. 

Tabii ki bu kadar emek harcanan bir havaalanının maliyeti de çok yüksek: 15 milyar dolar. Şimdi projenin ikinci aşamasına geçiliyor. Üzerinde iki iniş-kalkış pisti bulunan ilave bir adanın yapımına başlanıyor. Onun da maliyeti 14 milyar dolar olarak hesaplanıyor.. Bugün Japonlar, “Eninde sonunda batacak bir adaya bu yatırım yapılmalı mı?” sorusuna cevap arıyorlar. Bu azimle, eninde sonunda kalıcı bir çözüm bulacaklarından eminim. 

Sonunda 4.Eylül.1994 günü Kansai Havaalanı, Prens Naro Hito tarafından hizmete açılıyor. 

En büyük sınavını açıldıktan birkaç ay sonra 17 Ocak 1995 günü veriyor. Kobe kenti, o sabah 7.2 şiddetindeki depremle sarsılıyor. Kentin bir bölümü yerle bir oluyor. Japonya kadar depremlere hazırlıklı bir ülkede bile altı binden fazla insan hayatını kaybediyor. Kansai, bu büyük depremin merkez üssünden sadece 30 km uzaklıkta. Proje ekibinin yüreğini ağzına geliyor ve tarifsiz bir endişeyle Kansai’ye gidiyorlar. Terminal binasının camlarının bile kırılmadığını, depremi hasarsız olarak atlattığını görüyorlar. Ülkede yaşanılan büyük acıya karşılık Kansai’nin başarısı belki de bölge halkı için bir moral oluyor. 

İkinci büyük sınav ise 22.Eylül.1998 günü yaşanan tayfun. Hızı saatte 200 kilometreye ulaşan tayfun denizde büyük dalgalara yol açıyor. Ancak beş metre yüksekliğindeki duvarlar, adanın sular altında kalmasını engelliyor. Artık Kansai’nin, bölgede sık meydana gelen tayfunlara da kafa tutabileceği yaşanarak sınanmış oluyor. 

Ulaşılan bu sonuçlar, mimarlık ve mühendisliğin olduğu kadar, Japonların azminin de bir zaferi. Bugün, günde on bin kişi Kansai’yi ziyaret ediyor. Her göreni kendine hayran bırakan Kansai ile Japonlar haklı olarak gurur duyuyorlar.  

Japonya’ya ayak bastığım yerin Kansai olması, bu ülkedeki ilk izlenimim olarak benim için ayrı bir önem taşıyor.  

Ve artık Osaka’dayız... 

Ticari başkent osaka 

Tokyo metropolü ve yanı başındaki Yokohama’dan sonra, Japonya’nın üçüncü büyük kenti Osaka 大阪. Bu sözcük Japoncada “Oğsaka” şeklinde telaffuz ediliyor. “Büyük bayır” anlamına geliyorsa da, ben bu şehirde hiçbir bayıra rastlamadım. 

Dostum Ferda Gelegen’in eşi Yukiko’nun akrabası Masatake, eşi Atsuko ve bir kız arkadaşları beni yerleştiğim otelimde karşılıyorlar. 

Masatake-san, “üç elmas” anlamına gelen Mitsubishi şirketinde çalışıyor. Çok şanslıyım, çünkü bu kişiler, Japonya’da az rastladığım iyi İngilizce konuşan insanlar. 

Birlikte akşam yemeğine çıkıyoruz. Osaka’nın gece manzarasını görebilmem için beni yüksek bir gökdelenin tepesindeki bir restorana götürüyorlar. Yediğimiz lezzetli yaki tori çeşitleri kadar, Osaka panoramasının da tadı damağımda kalıyor.  

Ertesi sabah ilk işimiz bu kentin sembolü olan Osaka Kalesi’ne gitmek. 16. yüzyılda Büyük Şogun Hideyoshi Toyotomi tarafından yaptırılmış. Şogun dönemi Japonya’sının en görkemli yapılarından. Bugün bu kale, etrafında yükselen gökdelenlere inat, gururlu bir eda ile ziyaretçilerini karşılıyor, ve onlara eski bir Japon masalı anlatıyor.  

Dört yüz yıldan fazla geçmişi olan Osaka, bugün modern bir sanayi ve ticaret merkezi durumunda. Kale ve tapınaklar dışında fazla bir tarihi özelliği yok. Japonya’nın en büyük limanı burada. Bu nedenle, ülkenin ticari başkenti olarak kabul ediliyor. Ülkedeki üretimin önemli bir bölümü, Osaka çevresinde gerçekleşiyor ve toplam ihracatın %40’ı Osaka limanlarından yapılıyor. 

Osaka’nın bir diğer gurur anıtı da Akaşi-Kaikyo Köprüsü. Bu köprü Osaka’nın batısında. 3911 metre uzunluğu ile dünyanın en uzun asma köprülerinden biri. Ayaklarının arasındaki uzunluk ise 1991 metre. Bu köprünün yapımında 193,200 ton çelik kullanılmış. Kansai’yi gördükten sonra, bu abartılı sayılar insanı fazla şaşırtmıyor... 

Osaka merkezinde bir gezinti yaptıktan sonra, daha fazla tarih solumak için Nara’ya gidiyoruz. Nara’nın kuruluşu 8. yüzyıla uzanıyor. Burada bulunan Todaiji Tapınağı 48 metre yüksekliği ile dünyanın en büyük ahşap yapısı olma özelliğini taşıyor ve içinde 1200 yıllık Büyük Buddha’yı barındırıyor. Eski Japonya, burada çok daha iyi hissediliyor. 

Kısa Nara ziyaretimizin ardından, dostlarımla birlikte Japonya’nın tarihi başkenti Kyoto’ya doğru yola koyuluyoruz. 
 

 

Eski başkent Kyoto 

Heian Dönemi’nde 794 yılında kurulan kentin o günkü adı Heiankyo yani “Heian Başkenti”. 794-1185 yıllarını kapsayan Heian Dönemi, Japon kültürünün en önemli dönemlerinden biri sayılıyor. Heian’ın sözcük anlamı “barış”. Bu dönemde Japonya’da sanat ve edebiyat gelişiyor.  

Heiankyo, daha sonra başkent anlamına gelen Kyoto 京都 adını alıyor. 1868 yılında kadar Japonya’nın resmi başkenti. 

Aslında Kyoto, Japonya’nın kültür başkenti olarak kabul ediliyor. 1,600 Budist tapınağı ve 400 Şinto mabedi var. Ayrıca, İkinci Dünya Savaşı’nda bombalanmadığı için gerçekten zengin bir tarih hazinesini barındırıyor. 

Kyoto’daki gezilerimize başlamadan önce dostlarım beni geleneksel bir Japon restoranına davet ediyorlar.  

Restoranın girişinde bir tabak içine konulmuş tuz dikkatimi çekiyor. Bunun ne olduğunu sorduğumda, tuzun kötü ruhları uzak tutmak için kullanıldığını söylüyorlar. Bir de anekdot ilave ediyorlar. Bir evde karı koca kavga ederse, kadın kocasının üzerine bir tutam tuz atarmış. Üzerindeki kötü ruhları kovmak için. 

Restoran girişinde ayakkabılarımızı çıkartarak yerlere serilmiş tatami “pirinç hasırı” üzerine oturuyoruz. Kimono giysili bayan garson, dizlerinin üzerinde servis yapıyor.  

Şaşırtıcı gelebilir, masada bayanlar olmasına rağmen garson servisi, önce bana, sonra Masatake-san’a, daha sonra da eşi Atsuko’ya ve kız arkadaşına yapıyor.  

Masatake-san, ben masanın baş konuğu sayıldığım için, bir şükran duası yapmamı istiyor. Ellerimi Japon usulü birleştirip şükretmem çok hoşlarına gidiyor. Hemen fotoğraf çekiyorlar. 

Sonra küçük tahta kutular içinde gelen bento “kutu yemek” eşliğinde sakelerimizi kaldırıp kampai “boş bardak” (belki de fondip daha uygun olur) diyoruz. 

Benim her konuda küçük defterime notlar almam ve sık sık deklanşöre basmam onlara çok sempatik geliyor. Muhtemelen beni kendilerine benzetiyorlar. Sizin de dikkatinizi çekmiştir, Japonlar her gittikleri yerde not alırlar ve resim çekerler. 

Yemek sohbetimizde konu spordan açılıyor. Masatake-san, sumonun Japonya’nın geleneksel sporu olmasına rağmen, beyzbolun daha popüler olduğunu söylüyor. Futbolun ise henüz o kadar yaygın taraftar bulmadığını ekliyor. Ama yeni kurulan Japon Futbol Liginin ve 2002 Dünya Kupasının bu sporun popülerleşmesine katkı sağlayacağını düşünüyor. 

Sohbetimiz koyulaşıyor. Dostlarıma, Akihito olarak hatırladığım İmparatorun adını sorduğumda hiçbiri bilemiyor. Çok şaşırıyorum. Bunun sebebinin, imparatorlarına Heisei Tenno ya da kısaca Tenno demeleri olduğunu açıklıyorlar. Hiçbir zaman adıyla hitap etmiyorlar. Tenno 天皇 sözcüğü, “Göklerin Tanrısı” anlamına geliyor. Bu sözün köküne inildiğinde, Gökyüzü Tanrısı “Tengri” gibi Japonlarla bir dönem ortak dinimiz Şamanizm’den günümüze ulaşan anlam taşıyabilir. Masatake-san, mahcup bir şekilde, bir arkadaşını telefonla arayarak Akihito teyidini alıyor... 

San eki, Türkçedeki hem beyin, hem de hanımın karşılığı. Bütün isimlerin sonuna san ekleniyor. Benim adım da Japonca Omeru-san oluyor. Aslında Japonlar tıpkı Almanlar gibi birbirlerine soyadları ile hitap ediyorlar. Benim adımın normal olarak Yaricinukaya-san olması gerekirdi. Ama ben bu çileyi arkadaşlarıma çektirmek istemiyorum.. 

Dostlarım da dil konusuna, benim gibi, çok meraklı olduklarından, konumuz Japoncadan açılıyor. 

Japoncanın üç tip yazısı olduğunu öğreniyorum. Birincisi kanji, bu Çin yazı sistemi. İkincisi hiragana, bu Kanji temelinde fakat hece sistemi de katılmış, görece daha basit bir yazı sistemi. Üçüncüsü ise katakana, tamamen hece sistemine dayanıyor ve daha çok yabancı isimleri ve yabancı dilden giren sözcükleri yazmakta kullanılıyor. İçlerinde öğrenmesi en kolay olanı. 

Bilgisayarda bu dili yazmak da ayrı bir hüner istiyor. Kanji ile yazılması gereken bir yazı için, Hiragana karakterleri tuşlanıyor ve her Hiragana karakterine karşılık yaklaşık on tane Kanji seçeneği çıkıyor. Bunların içinden doğru olan seçiliyor. Ben şu anda bilgisayarımda yazdığım bu yazıyı, kanji ile yazmak zorunda olmadığım için şükrediyorum... 

Yabancı sözcükler, Japoncanın kendi hece yapısına göre en uygun heceler seçilerek yazılıyor. Örneğin McDonalds’ın Japoncası Makudonarudo... İstanbul’dan geliyorsanız işiniz o kadar zor değil: Isutanburu. Hadi Los Angeles da idare eder: Rosanzerusu. Ama St.Petesburg’dan geliyorsanız yandınız! Sankutopeterusuburugu... 
 

 

Normal olarak kulağa komik geliyor. Ama Japoncanın hece yapısı böyle. Sözcük oluşumu farf sistemine değil, hece sistemine dayalı. Bu nedenle sözcükler mevcut hece dağarcığı ile ifade edilmek zorunda. Bu durum bizim, bazı Afrika ya da Asya dillerindeki sesleri Latin harfleri ile ifade edemememiz gibi bir şey. 

Gelegen-san, kızı Mine’nin adını nüfus dairesinde kaydettirirken “Geregen” diye yazmalarına içerlediğini söylüyor. Ne yapsınlar, Japoncada “L” sesi yok... Zorunlu olarak böyle yazıyorlar. Japonlar “dolar” da diyemezler, “doru” derler... 

Japonlar yemeklerini sadece çubuklarla yedikleri için çatal, bıçak ve kaşığın Japoncası “foku”, “naifu” ve “supun”... Ama bunların dışında, özellikle İngilizceden çok fazla sözcük geçmiş. Bazıları çok sempatik: Dondurma, “ayisukrimu” yani “icecream”, otel, “hoteru”, tuvalet “toiray”, apartman “apato”, televizyon “terebi”, bira “biru”, sigara “tabako”, kahve “kohi”, faks “fakkusu”, el kitabı “handobukku”... 

Japoncanın da elbette dünya dillerine hediye ettiği sözcükler var: İkebana, bonsai, kami kaze, harakiri, origami gibi.   

İyi kelimesinin Japoncası da “iyi”. Tabi ki Japonca ile benzerliğimiz bir-iki kelime ile sınırlı değil. Cümle kuruluşları Türkçe ile bire bir aynı. Diğer bir deyişle, özne-nesne-yüklem sıralaması aynı. Ayrıca Japonca da eklemsi dillerden, yani takılarla yeni sözcükler türetiliyor ve sözcüğün kökü bozulmuyor. Her iki dilde de cins ayrımı yok. Belki tek belirgin fark, Türkçede olan ince ve kalın ses uyumunun Japoncada olmaması ya da zaman içinde kaybolmuş olması. 

Sohbetin bir yerinde, Masatake-san’a yanlışlıkla Matasake-san diyorum. Benim farkında bile olmadığım bu yanlışa Atsuko ve arkadaşı çok gülüyorlar. Masatake’nin yüzü kızarıyor. Ama sonradan o da gülüyor. Neden güldüklerini soruyorum. “Matasake-san dedin” diyorlar. Anlamını bir türlü söylemiyorlar. Sadece gülüyorlar. Çok kötü bir söz söylemiş olabileceğimi düşünerek bu defa ben kızarıyorum. Durumumu fark edip açıklıyorlar: “Matasake sözü “apış arası” anlamındadır, ona gülüyoruz” diyorlar. Sonra hep birlikte gülüşüyoruz. Sanırım Masatake-san aklına geldikçe hala gülüyordur... 

Bu keyifli yemeğin ardından, Kyoto’da Toji, “Doğu Tapınağı”nı ziyaret ediyoruz. Burası bir Budist tapınağı. Öncelikle son derece estetik bahçesinde geziniyoruz. Burada Japonya’nın devlet sembolü olan krizantemler var. Küçük havuzların içinde de Budizm’in sembolü olan lotus çiçekleri yüzüyor.  

57 metre yüksekliğiyle Japonya’nın en yüksek pagodası bu kompleksin içinde yer alıyor. 

Daha sonra yine Budistlere ait Sanjusangendo Tapınağı’na gidiyoruz. İlk olarak 1164 yılında yapılan ve bir yangından sonra 1266 yılında yeniden inşa edilen bu tapınakta asker gibi sıralanmış 1001 tane Buddha heykeli buluyor.  

Ve sıra geliyor Heian Mabedi’ne...  

Bu mabedin girişinde, Japonya’daki en büyük torii yer alıyor. Gerçekten çok görkemli ve estetik.  

Önce, avludaki çozuşa adı verilen çeşmede abdestimizi alıyoruz. Sonra sırayla mabedin girişindeki sandığa para atıp, dua ediyoruz. Bu sırada, bize içinde talih yazıları olan küçük kağıtlar çektiriyorlar. Benim çektiğim kağıtta, “içimen – 1 numara” yazıyor. Dostlarım bunun çok iyi bir işaret olduğunu, çok şanslı olduğumu söylüyorlar. Çektiğimiz bu küçük kağıtları, bir dilekte bulunarak, tapınağın avlusundaki adak ağacına asıyoruz.  

1895 yılında yapılan Heian Mabedi, Kyoto’daki imparatorluk sarayının bir kopyası. Estetik ve mimari açılardan gördüğüm en güzel yapılardan biri. 

Biraz daha genelleme yaparsam, yüzyıllarca bir imparatorluğun başkenti olan Kyoto’nun, Japonya’nın en güzel şehri olduğunu söyleyebilirim. Yine imparatorluk başkentleri olan İstanbul ve St.Petersburg da öyle değil midir? 

Heian Mabedi’ni de gezdikten sonra, Türkiye’yi çok merak eden dostlarımdan, bir gün Türkiye’de buluşmak dileği ile ayrılıyorum.  

Ben Tokyo’ya doğru yola çıkmadan öncede çok yakında bulunan Kobe’ye gidiyorum. Kobe’de yaşanan 1995 depremini unutmak mümkün değil. Bu depremde kentin büyük bölümü hasar görmüş ve altı binden fazla insan hayatını kaybetmişti. Burada Konfüçyus’un bir sözünü hatırlıyorum: 

“Önemli olan düşmek değil, düştükten sonra kalkabilmektir.”  

Kobe, kendini yeniden yaratmıştı. Ama depremin açtığı derin yara unutulmuş değil. Ana caddelerden birinde direklere değişik renklerde, ince metal plakalar asıldığını görüyorum. Yüzlerce, belki binlerce. Depremde ölenlerin anısına olduğunu anlıyorum. Rüzgarda birbirlerine dokunarak hüzünlü bir melodi oluşturuyorlar. 

Kobe’de tanıştığım bir genç, Türkiye’nin de büyük bir deprem felaketi yaşamasından derin üzüntü duyduklarını söylüyor. Belki de içinden, Kobe’den biraz daha şiddetli yaşadığımız, Marmara ve Düzce depremlerinde on binlerce insanımızı kaybetmiş olmamızın anlaşılmazlığını geçiriyor.  

Kobe’den hüzünlü duygularla ayrılıyorum.   

Kyoto’ya dönerek, Tokyo’ya gitmek üzere Nozomi biletimi alıyorum. Nozomi, ünlü ”mermi tren” Şinkansen’lerin en hızlı olanları. Bir de nispeten daha yavaş olan Hikari’ler var. Nozomiler saatte ortalama 300 kilometre hız yapıyorlar.  

Şunu kaydetmek gerekir ki, Japonya baştan aşağı demir ağlarla örülü. Bu ülkedeki kadar gelişmiş bir demiryolu sistemine ben başka bir yerde rastlamadım. Sadece Osaka-Tokyo hattında günde 250 tren çalışıyor. 

Yaygın demiryolu sistemi sayesinde, Japonya’da karayollarının kamyonlarla dolu olmadığını ve her yıl binlerce insanın trafik kazalarına kurban gitmediğini söylemeğe herhalde gerek yoktur. 

Kyoto’dan, Tokyo’ya yaptığım 450 kilometrelik yolculuğum boyunca, yerleşim yerlerinin yol boyu hiç bitmediğini fark ediyorum. Son derece düzenli ekilmiş az sayıda tarım alanı dışında, neredeyse hiçbir boş toprak parçası yok. Birbirine yapışık binalar sürekli devam ediyor. 

Doğu’nun başkenti Tokyo 

Artık Tokyo’dayız...  

Burada uzun yıllardır yaşayan ve beni evinde ağırlayan dostum Ferda Gelegen beni tren garında karşılıyor. Gelegen-san, bu yazıda geçen pek çok konuda, benimle bilgi, düşünce ve deneyimlerini paylaşıyor. 

Tokyo’daki gezi turlarıma Tokyo Kulesi ile başlıyorum. Bu aslında Eyfel Kulesi’nin neredeyse kopyası. Ondan 13 metre daha yüksek. Toplam yüksekliği anteniyle beraber 333 metre, toplam ağırlığı 4,000 ton. Eyfel Kulesi’nden 3,000 ton daha hafif. Japonlar bunun, gelişmiş mimari teknolojisi sayesinde mümkün olabildiğini belirtiyorlar.  

Japonlar, son derece kuralcı bir millet olduklarından, kuleyi, havacılık güvenliğini sağlamak için, portakal rengi ve beyaza boyamışlar. Eyfel Kulesini çok seven biri olarak, onun kopyasını portakal renginde görmekten pek keyif alamıyorum. Ama kulenin tepesinden Tokyo’yu incelemek çok hoşuma gidiyor. 

Tokyo, mükemmel bir kent içi ulaşım sistemine sahip olduğu halde, bir yerden bir yere gitmek yine de pek kolay değil. Bunun nedeni kalabalık. 

Tokyo metrosu, yoğun saatlerde, hani iğne atsanız yere düşmeyecek türden. Şirketlerin üst düzey yöneticileri bile toplu taşımı tercih ediyorlar. Bunun sebebi kendi otomobillerinin olmaması değil. Birincisi yollar çok kalabalık ve pahalı. Tokyo banliyösünde oturan bir kişi merkeze otomobiliyle gelebilmek için günde en az 50-60 dolar yol parası vermek zorunda. Ayrıca kent merkezinde park yeri bulmak son derece zor. Asansör sistemiyle çalışan çok katlı otoparklar dahi yeterli gelmiyor. Usulsüz park etmenin cezası ise göze alınacak türden değil: 400 dolar.. Hızlı gitmek: 700 dolar... Böyle bir yerde, siz olsanız arabanızı kullanmak ister misiniz? 

Metro ile kent merkezine gelenler, eğer metronun kapanışına kadar evlerine dönemezlerse kapsül otellerde kalıyorlar. Çünkü taksi ile evlerine dönmek çok daha pahalıya geliyor. Bu oteller, içinde sadece bir yatak ve küçük bir lavabo bulunan kapsül odalardan oluşuyor. Ayakta durmak bile mümkün değil. Elbisenizi kapınızın dışına asarsanız, sabah ütülenmiş olarak buluyorsunuz. Yatağınızın üstüne monte edilmiş televizyonu da sadece yatarak izleyebiliyorsunuz. Ben bir tanesine göz attıktan sonra, böyle bir otelde kalmadığıma şükrediyorum. 

Evet, kalabalıktan söz ediyorduk... Sayılar, bunu bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. 

Japonya, 378,000 kilometrekare toprak üzerinde yaşayan 127 milyonluk nüfusu ile dünyanın en fazla nüfus yoğunluğuna sahip ülkelerinden biri.  

Tokyo kuşkusuz dünyanın en büyük metropolü. 50 kilometre çapındaki metropol alanının nüfusu 36 milyon... Bu da toplam nüfusun dörtte biri demek. 

Dünyanın, yaşam beklentisi en yüksek ülkesi olan, Japonya bunun doğal sonucu olarak, yaşlı bir nüfusa sahip. 65 yaş üzeri insanların toplam nüfusa oranı %17.24. Bu oran bugün ABD’de %12.43. Bununla da bitmiyor. Japonlar, bu oranın 2020 yılında %26.85 olacağını hesaplıyorlar.  

Daha da çarpıcısı yüz yaşının üzerinde yirmi üç bin insan olması...  

Bunlar Japon Ulusal Nüfus Enstitüsünün verileri.  

Bugün pek çok ülkede bilim insanları, Japonların uzun yaşamalarının genetik bir özellik mi, yoksa yemek alışkanlıklarından mı kaynaklandığını çözmeye çalışıyorlar.  

Tokyo metrosunda doksanlık insanlar görmek vaka-i adiye. Bu insanlar Japonya içinde olduğu kadar, yurtdışına da pek çok seyahatler yapıyorlar. Türkiye’ye neden yaşlı Japon turistler geliyor diye alınmamıza hiç gerek yok. Onlar her yere gidiyorlar...  

Tokyo’daki turlarıma devam ediyorum. 

Eski Tokyo hakkında az da olsa fikir edinebilmek için, Asakusa Mahallesine gidiyorum. Burada ilk olarak Sensoji Tapınağı’nı ziyaret ediyorum. Burası Tokyo’nun en eski Budist Tapınağı. Bence aynı zamanda en güzel olanı. Tapınak kompleksi içinde bulunan beş katlı pagoda da, en az tapınak kadar estetik.  

Sensoji Tapınağı’nın hemen yanında Asakusa Şinto Mabedi yer alıyor. Baharın ilk günlerinde burada Matsuri adı verilen Şinto Şenlikleri düzenleniyor. 

Asakusa Mahallesi’nde bu tapınaklar kadar ilgi çekici bir yer de, neredeyse her şeyin satıldığı pasajlar. Ben çarşı pazarlarda gezinmekten hoşlanırım. Böylesine otantik olanları da ayrı bir keyif verir bana. 

Asakusa’dan sonra bir başka durağım da Tokyo Hayvanat Bahçesi. Burada bulunan panda, hayvanat bahçesinin maskotu. Ziyaretçiler, en çok pandayı görmeye geliyorlar. Ancak Tokyo’daki hayvanat bahçesi, sadece nadir hayvanları görmek için gidilecek bir yer değil. Burayı, daha çok görülmeye değer kılan, estetik bahçeleri ve orman içindeki yürüyüş alanları. Arada bir Tokyo’nun kalabalığından ve gürültüsünden kaçamak yapmak lazım... 

Bu huzur kaçamakları için ideal yerler, dünyaca ünlü tasarımlarıyla, imparatorluk sarayı bahçesi, Hama Rikyu ve Şinjuku bahçeleri. Bu güzelliğin ve estetiğin Japonya dışında bir yerde yaşanamayacağını düşünüyorum. 

Bana, “buradan götürdüğünde fazla yaşamayabilir” dedikleri halde, Japonya’dan inatla getirdiğim bonsai, ne yazık ki kısa bir süre sonra kurudu. Ne yaptıysak fayda etmedi...  

Çiçek dalında, bonsai Japonya’da güzel...  

Şimdi sizi bu huzurlu bahçelerden çıkarıp, geleceğin dünyasına götüreceğim. Odaiba’da, yirmi ikinci yüzyılın nasıl olacağını göreceğiz. 

Aslında, Japonya’nın kendisi, kalabalık nüfusu ve ileri teknolojisiyle, geleceğin dünyasının neye benzeyeceği konusunda yeterince fikir veriyor. Odaiba ise, bu geleceği size yaşatıyor...  

Odaiba, Tokyo’nun yanı başında küçük bir ada. Mevsimin özelliklerine göre farklı renklerle ışıklandırıldığı için Gökkuşağı Köprüsü adı verilen asma köprü, bu adayı Tokyo’ya bağlıyor. Gelegen-san ve ailesi ile birlikte, tek raylı trenle gidiyoruz. 

Odaiba’da, soyut ve fütürist bir stil egemen. Buranın simgesi haline gelen Fuji televizyon binası övgüye değer bir başyapıt. İçinden tren geçiyor. Sadece bu yapıyı görmek için bile dünyanın çeşitli yerlerinden mimarların buraya geldikleri belirtiliyor.  

Odaiba’daki yapılar, tam anlamıyla uzay çağı dizilerinde gördüğümüz türden. Burada, bir an için Hollywood’da bir film setinde olduğunuzu düşünebilirsiniz... Siz Japonya’dasınız...  

Bir eğlence parkı olan Palette Town’da bütün gün eğlenebilirsiniz. 100 metre çapı ve 115 metre yüksekliği ile dünyanın en büyük dönme dolabına binmeyi ihmal etmeyin.  

Gün batımında da, Gökkuşağı Köprüsü’nü karşınıza alıp, keyifli bir akşam yemeği yiyebilirsiniz. Gelegen-san ve ailesi ile burada yediğimiz akşam yemeği, gezimin en güzel anlarından biri oluyor. 

Ertesi gün günübirliğine tarihi kent Kamakura’ya gidiyorum. Burada 1252 yılında yapılan, 11.5 metre yüksekliğindeki Büyük Buddha heykeli var. Küçük, tarihi, şirin bir kasaba Kamakura. İşte size Tokyo’nun gürültü ve kalabalığından kaçmak için bir yer daha... 
 

 

Eğer mevsim uygunsa, Japonya’da elbette kaçırılmaması gereken bir yer var: Fujiyama.  

Dünyada 8,000 aktif volkan bulunuyor ve bunların 800 tanesi Japonya’da. Fujiyama bunların en büyüğü.  

Japoncada Fuji-yama sözcüğünün iki anlamı var: Birincisi “Ateş Dağı” ikincisi ise “Ölümsüz Dağ”. Burası Japonlar için kutsal bir yer ve duydukları saygıdan dolayı bu dağa Fuji-san diyorlar.  

Burayı görmek için en güzel zaman havanın açık olduğu Ocak-Mayıs dönemi. Yaz aylarında dağın başından sis eksik olmuyor. 

Fujiyama’ya gidişte ya da dönüşte Hakone bölgesinde mola verip bir doğa ziyafeti olarak Aşi Gölü’nü ziyaret etmeyi öneririm. Gölün yanı başındaki Togandai’den kalkan teleferik ile tepeye çıkınca karşınızda Fujiyama’nın eşsiz güzelliğini ve Aşi Gölü’ne düşen yansımasını bulacaksınız... 

İki haftalık Japonya gezim, dostum Gelegen-san ve onun Japon arkadaşları ile geçirdiğim bir kaç günün ardından sona eriyor.  

Hayatımın en uzun aralıksız uçuşunu yaparak, on iki saatte, Tokyo’dan İstanbul’a geliyorum. Bu uzun yolculuk boyunca, gezim sırasında aldığım notların üzerinden geçiyorum. Bu yazının ilk taslağı da bu uçak yolculuğunda ortaya çıkıyor.  

Daha sonra yaptığım araştırmalarla genişlettiğim Japonya izlenimlerimi, şimdi sizinle paylaşmak istiyorum: 

Japon mucizesi  

Ekonomi eğitimi aldığımdan olsa gerek, ben bir ülkenin ekonomisini anlamadan, o ülkenin yeteri kadar tanınamayacağı düşüncesindeyim. Onun için dilerseniz, önce Japonya’nın ekonomisine bir göz atalım:  

İkinci Dünya Savaşı’ndan tarihinin en büyük yenilgisi ile çıkan Japonya, eğitim, sağlık ve teknoloji alanlarına yaptığı yatırımlar sayesinde, gerçekten mucize sayılabilecek bir ilerleme kaydederek, ABD ve Çin’den sonra dünyanın üçüncü en büyük ekonomisi durumuna geliyor.  

Bu saptama doğru olabilir. Ancak, asıl gözden kaçırılmaması gereken en önemli etken, teslim koşulları uyarınca, savaş sonrası askeri harcamalarını en aza indirmiş olmasıdır. Ne ilginçtir ki bir ülkenin çöküşüne neden olan savaş, sonuçları göz önüne alındığında, aynı ülkenin kalkınması için de bir sebep oluyor... Japonya’nın bugün askeri harcaması elbette var. Ancak milli gelirinin sadece yüzde biri kadar.  

Japonya ekonomisi 1955-73 yılları arasında ortalama %800 büyüyor. 1973-2001 arasında ise büyüme oranı ortalama %400 olarak gerçekleşiyor. 

Japonya’da kişi başına ulusal gelir 43 bin doların üzerine çıkmış durumda. Bunlar 127 milyonluk bir nüfus için ciddi rakamlar. Toplam ulusal gelir 5.4 trilyon dolar. Avrupa Birliği’nin tamamı 13 trilyon dolar. 

Japon ekonomisindeki hızlı büyümede önemli rolü olan, “ömür boyu istihdam sistemi”, global rekabet koşullarının zorlamasıyla sona ermekte. Bu geleneksel sistemde, çalışan işyerinden ayrılmıyor, işveren de işçisini atmıyordu. Duygusal bir bağlılık hakimdi. Ancak gelişen dünya düzenine bu sistem ayak uyduramadı. Pazar ekonomisi, geleneklerin en güçlü kalesini yıktı. Japonya ekonomisi, artık dünyanın lider ekonomilerinden biriydi ve Japonlar için hedef pazar dünyanın kendisiydi. 

Tamamen çökmüş ve enerji kaynakları açısından dışa bağımlı ekonomi nasıl böylesine bir atılım yapabildi? Bu mucizenin arkasında ne var? Bunu anlamak için pazarın yapılanma tarzına bakmak gerekiyor. 

Savaş öncesinde Japonya’da gelişmiş bir kapitalizm olduğu söylenemez. Aşiret sistemine benzer eşraf aileleri var. O güne göre büyük şirketler, bu ailelerin çatısı altında yapılanmış. Bu sisteme zaibatsu deniliyor. Sözcük anlamı mülkiyet. Zaibatsu şirketlerinin en büyükleri arasında Mitsubishi, Mitsui ve Sumitomo var. 

14 Ağustos 1945 günü, Japon İmparatorluğu’nun kayıtsız şartsız teslim olmasının ardından, başta ABD olmak üzere Müttefik Kuvvetleri Japonya’yı işgal ediyorlar. 1951 yılına kadar sürecek işgalde, Müttefik Kuvvetlerinin Başkomutanlığı’na ünlü Amerikalı General Douglas MacArthur getiriliyor. 

İşgal yönetimi, zaibatsu ailelerinin etkinliklerini azaltmak için, onlara ait olan şirketleri yasal düzenlemelerle lağvediyor. Bu şirketlerin hisseleri, çalışanlarına dağıtılıyor. Amaç, güçlü ekonomi gruplarını ortadan kaldırmak. Bu sayede, refahın tekellerde yoğunlaşması yerine, halka yayılacağına ve sonuçta demokrasinin yerleşeceğine inanıyorlar. 

Ancak işçisinden, entelektüel kesime kadar, toplumun desteğini arkasına alan bu şirketler, oluşturdukları mesleki örgütlenmelerle farklı yapılanmalara gidiyorlar.  

Keiretsu adı verilen yeni sistem, sektörler arası yatay ya da dikey şirket bağlantılarını ifade ediyor. Keiretsu, “bağlantılar zinciri” anlamına geliyor. Dikey bir komuta sistemi olmamasına karşın, girift ilişkilerle sağlanan bir birliktelik. Daha karmaşık bir kontrol mekanizması. İşgal dönemi yasaları buna engel değil.  

Yatay bağlantı grupları üretim, finans ve dağıtım kanallarına hisse çoğunluğu ile sahip olan gruplar. Bu şirketlerin lokomotifleri bankalar. Bunlara örnek olarak Mitsubishi ve Sumitomo verilebilir. 

Dikey bağlantı grupları ise ana şirket etrafında sağlayıcı, dağıtıcı ve perakendeci kardeş şirketlerden oluşuyor. Burada lokomotifler sanayi kuruluşları. Bunların örnekleri arasında Toyota, Sony, Fujitsu var. 
 

 

Değişen ne oldu? Refahın tekelleşmesi açısından bakıldığı zaman hiçbir şey. Örneklerde de görüldüğü gibi aynı şirketler liste başı. Üstelik bugün sadece Japonya’da değil, dünyada liste başı oldular.  

Bu da keiretsu sisteminin aslında şirket yönetimlerine, bugün çok sık kullanılan sinerji olgusunu kazandırmış olması. Batı, Japonya’nın 1950’li yıllarda keşfettiği sinerjinin, ancak 1980’li yıllarda farkına vardı. Bugün dünya devlerinin büyük bölümü bu sistemde çalışıyor. 

Japon şirketlerinin, dünyaya yayılma stratejileri de belli bir sistematiğe dayanıyor. Japon iş adamlarının yurtdışı faaliyetlerini örgütleyen Keidanren, firmalara hangi pazarlarda neler yapabilecekleri konusunda rehberlik yapıyor. Bu kurum, belki de dünyanın en iyi çalışan iş örgütlenmelerinden biri.  

Büyük sermaye grupları girdikleri pazarlarda birbirlerini baltalamıyorlar. Aksine, çok hassas ayarlanmış bir şekilde o pazarları aralarında paylaşıyorlar.  

En kolay örnek otomotiv sektöründen: Bir bakıyorsunuz Çin’de Suzuki pazar egemenliğini elde etmiş, Türkiye’de Toyota, başka bir ülkede Honda, bir diğerinde Mazda. Bunlar rastlantı mıdır? Japonlara sorduğumda “evet” diyorlar, ama kısıtlı ekonomi bilgim, aslında bunların rastlantı olamayacağını söylüyor bana. 

Bir şirketin dünyada rekabet etmesi, kendi ülkesinde sahip olduğu ayrıcalıklar sayesinde elde ettiği avantajlarla rekabet üstünlüğü kurması kadar kolay değil. Çin şirketleri, devletin desteğini alarak dünya pazarlarına giriyorlar. Ama uzun vadeli rekabet için bu da yeterli değil. Dünya pazarında rekabet, lojistik zincirini oluşturan planlama, tedarik, üretim, dağıtım, pazarlama ve satış süreçlerinin optimizasyonu ile mümkün. 

Japonlar, bu alanda da dünyanın bir adım ilerisinde gidiyorlar. 1980’li yıllarda dünyayı just-in-time, tam zamanında üretim, kavramı ile tanıştıran ve imalat sanayinde çığır açan Japonlar, bu optimizasyonu çok daha ileri götürmüş durumdalar. Yeni sistemi çarpıcı bir örnekle açıklamak istiyorum:  

Diyelim ki, dünya otomotiv devlerinden Matsuda, (biz onu Mazda olarak biliyoruz), söz gelimi Dubai’den sipariş almış olsun. Mazda’nın dev fabrika gemisi Osaka limanından üretime başlayarak hareket ediyor. Her şey, en ince ayrıntısına kadar tasarlanmış. Yolculuk boyunca üretilen otomobiller, üretim hattından çıkıp, son kontrolleri yapılırken, gemi Dubai limanına yanaşıyor. Bu denli zamanı etkin kullanan ve sunum zincirini optimize eden başka bir sistem henüz dünyada yok. 

Japonların yerli malına düşkünlükleri de, başka hiçbir toplumda gözlenemez. Kendi deyimleriyle “Bir Japon önce Japon’dur, sonra bireydir”. Bu adeta yazılı olmayan bir kural Japonya’da. Bunu belki bir ulusal onur, belki de yaşadıkları sıkıntılardan sonra bir ödev olarak düşünüyor olabilirler. Diğer ülke mallarına kendi ürünleri kadar güvenmedikleri de söylenebilir.  

Japonya’da satılan yerli malında bir başka boyut daha var. Japon firmalarının iç pazar için ürettikleri ürünler, dışarı sattıklarından çok farklı teknik özellikler taşıyor. “Hazır Japonya’ya gelmişken bir dijital kamera ya da fotoğraf makinesi alayım” derseniz, döndüğünüzde ülkenizdeki standartlara uymadığını görebilirsiniz. Ayrıca, satın aldığınız malın garantisi sadece Japonya’da geçerli olabilir. Japonların bunu yapmaktaki asıl amaçları, kendilerine özgü standartlar uygulayarak, iç piyasalarını yabancı ürünlerin istilasından korumak. Bunda da, diğer üreticileri kendi normlarını uygulamaya zorladıkları için, başarılı oluyorlar. İlle de Japon malı bir ürün almak istiyorsanız, uluslararası standartlara uygun olanını, Japonya dışında bir yerden, çok daha ucuza alabilirsiniz. 

Japon ekonomisi hakkında bir ölçüde fikir sahibi olduktan sonra, kendine has özellikler taşıyan Japon toplumuna değinmek istiyorum. 

Erkek Toplumu 

Japon toplumu tam anlamıyla erkek egemen bir toplum. 

Hatırlayacaksınız yazımın başlarında bu ülkenin bize benzerlikler gösterdiğini belirtmiştim...  

Erkek önde yürüyor, bir yere girerken önce erkek giriyor, oturduğunuz masada bayan da olsa önce erkeğe servis yapılıyor.  

Yüzyıllar boyunca ataerkil bir despotizm ile yönetilmiş bir toplumdan farklı bir davranış biçimini beklemek çok da anlamlı olmaz. 

Bizden farklı tarafı, Japon kadınının toplumda daha kısıtlı bir yere sahip olması. Çalışan kadın sayısı çok fazla olduğu halde, yönetici pozisyonunda kadına rastlamak yaygın değil. Daha sınırlı bir çerçeveleri var.  

Kapitalizmin son icatlarından Sevgililer Günü, Japonya’da da kutlanıyor. Tek farkla, kadınlar erkeklere hediye alıyorlar... 

Japonya’da erkek egemenliği asla yadırganan bir durum değil. Toplumun içine işlemiş.  

Bir iş yerinde patron, kadın çalışanlarından özel isteklerde bulunabiliyor. Bu olağandışı bir durum olarak karşılanmıyor. Çalışanların itiraz haklarının bulunmadığını söylemesem bile anlaşılacaktır sanırım. 

Zaten, bu ülkede patronu ile tartışmak gibi bir “saygısızlığı” kimse yapmıyor. Ama insanlar boşalmak zorundadır. Onun da kolayı bulunmuş. İşinden ya da patronundan bunalan bir adam, hostes bar denilen yerlere atıyor kendini. Buralarda genç kızlar onları eğlendiriyor, onların dertlerini dinliyor ve adam patronuna söylemek istediği sözleri söyleyerek rahatlıyor. Bu arada içilen sakenin hesabı da kabarık oluyor. Her şeyin bir bedeli var...  

Bu tip yerlere yabancıları almıyorlar. Bu da yabancıların gözünde Japonya’nın bir gizemli bir köşesi olarak kalıyor. Sanırım Japonca bilen yabancılara bir istisna yapılıyor. Bir Japon dostum, “kızlar İngilizce bilseler seve seve içeri alırlar da, yabancı dil bilenine ender rastlanır, o yüzden almıyorlardır” yorumunu yapıyor. 

Ancak, yabancının gözünden kaçmayan, akşamın ilerleyen saatlerinde sokaklarda  sarhoş gezen işadamları oluyor. Artan alkol bağımlılığı, Japonya’nın derinleşen sosyal sorunlarından biri haline geliyor. 

Yüzyıllar boyunca içine kapanmış toplumu oluşturan bireyler de içine dönük oluyorlar. Alkolizm olgusunda elbette bu önemli bir etken.  

Japon sosyal yaşamından bahsederken geyşalara değinmemek elbette olmaz.  

Batı’dan bakıldığında, bir tür fahişelik olarak düşünülen geyşa kurumu, aslında pek de sanıldığı gibi değil. Birincisi, geyşalar küçük yaşlardan itibaren çok özel bir eğitim alıyorlar. Edebiyat, sanat, müzik, dans gibi birçok alanda yetişmeleri gerekiyor. Geyşalar genelde tecrübeli, orta yaşın üzerinde bayanlar. Yetişmekte olan genç geyşalara mayko deniliyor.  

Yaptıkları iş, aslında Japon geleneklerine göre tasarlanmış bir tören. Geyşa, kaymağın kaymağı efendisini birkaç saatliğine de olsa rahatlatmak, sorunlarından uzaklaştırmak ve belki de onun kendisini önemli hissetmesini sağlamakla sorumlu. Bu pek de kolay bir iş olmasa gerek. 
 

 

Japon toplumu, meziyet sahibi bu insanlara çok saygı gösteriyor. Sokakta, kimonosu içinde, küçük adımlarıyla yürüyen bir geyşayı, saygılı bir şekilde selamladıklarına ve yol verdiklerine şahit oluyorsunuz.  

Bu, belki de geyşaların, topluma egemen olan erkek değerlerini yüceltmelerinden dolayı hakkettikleri düşünülen bir saygı...  

Büyük şehirlerde, hostes bar ve randevu otellerinin bolluğuna karşın, geyşa kurumu ayağa düşürülmüyor. Anlatılana göre bu keyfin bedeli on bin doları buluyor. Hal böyle olunca da müşteri kaymağın kaymağı olmak durumunda... 

Japon insanının ortak karakteristik özelliklerinden biri de başkalarına karşı çok ölçülü ve saygılı davranmaları. Bu davranışlar, o değer yargıları ile yetişmemiş bir kişiye abartılı gelebilir.  

Japonlara, saygılı olmaları ve başkalarını rahatsız etmemeleri, daha küçük yaşlarda öğretildiğinden, genelde çekingen ve utangaç oluyorlar. 

Kalabalık bir metro treninde insanlara bakın. Kendisine bir yer bulup da oturan insanlar hemen bir kitap, gazete veya çizgi roman okumaya başlıyor ya da gözlerini kapatıyor. Bunun sebebi sadece uzun süren yolculuğun sıkıntısı değil, çekingen olmaları...  

Birbirlerinin yüzlerine bakmaktan çok utanıyorlar. Yüksek sesle konuşmak, ve gülmek de ayıp karşılanıyor. Gülerken, elleriyle ağızlarını kapatıyorlar. Bu davranışa Anadolu kadınlarında sık rastlanır. Japonya’da herkes böyle yapıyor... 

“Hayır” kelimesini kullanmamak için de ellerinden geleni yapıyorlar. Öyle öğretilmiş.  

Tokyo’nun karmaşası içinde yolunuzu kaybedip, birine adres sormak zorunda kalırsanız yandınız!  

Yardımını rica ettiğiniz kişi, adres hakkında hiç bilgi sahibi olmasa dahi, size önce kafasını öne doğru sert bir şekilde sallayarak “hai!” diye bir nidada bulunuyor... “Hai”, evet demek. Elinizdeki adrese bakarak, en küçük ayrıntısına kadar inceliyor. Sonra gözlerini kapatıp düşünüyor. O kişinin, o anda meditasyona başladığı hissine kapılabilirsiniz... Ama belki de o, size orayı bilmediğini nasıl izah edebileceğini düşünüyor... Sonra çok ezik ve utangaç bir ifadeyle sizden özür diliyor. Hem de birkaç kez. Yardımcı olamadığı için gururunun incindiğini hissediyor.  

İnsanların alnında İngilizce bilip bilmedikleri yazmadığı için, bazen de İngilizce bilmeyen birine yol sormak gafletinde bulunuyorsunuz... Sonuç aynı. İngilizce bilmeyenler de aynı törensel davranışı sergiliyorlar...  

Yani Japonya’da, “bilmiyorum!” umursamazlığı ile kafa sallayarak dönüp gitmek yok.  

Japonların, utangaçlıkları ve çekingenlikleri kadar, bir başka özellikleri de konukseverlikleri. 

Japon konukseverliği 

Japonlar, ülkelerini ziyaret eden yabancıları, eşine az rastlanır bir konukseverlikle ağırlıyorlar. Gelen konuk için, Japonya’da her şeyin “yabancı” olduğunu iyi bildiklerinden, onu rahat ettirmek için ellerinden ne geleni yapıyorlar. 

Doğu’yu iyi tanımayan Batılılar için her çekik gözlü nasıl aynı görünüyorsa, Batılı insanlar da sanırım Japonlara aynı görünüyor. Muhtemelen konuştuğum İngilizceye bakıp beni Amerikalı sananlar, önce soğuk davranıyorlar. Türkiye’den olduğumu öğrenenler inanılmaz bir şekilde yakınlaşıyorlar.  

Savaşı kolay yoldan kazanmak için yüz seksen binden fazla masum insanı öldüren Amerikalılara karşı duydukları kini gizlemiyorlar. Üzerinden seksen değil, bin seksen yıl geçse Japonların, Hiroşima ve Nagasaki’yi unutacaklarını sanmıyorum... 

Japon konukseverliğini anlatmak için başımdan geçen bir olayı size aktaracağım: 

Tokyo’da bir akşam yalnız yemeğe gidiyorum. Küçük ama tipik bir restoran buluyorum. Günlerdir suşiden başka bir şey yemediğim için, canım yaki tori çekiyor. Ocak başına oturuyorum.  

Yanımda 50 yaşlarında bir bayan ve kızı oturuyor. Garsonla anlaşmakta sorun yaşadığımı fark ediyorlar. Bu ülkedeki restoranlarda çok güzel hazırlanmış plastik yemek maketleri var. Ama benim istediğim daha basit ızgaralar. Sonunda yanımdaki bayan güzel bir İngilizce ile bana yardımcı oluyor.  

Arkadan beklenen soru geliyor: “Nereden geldiniz?”.  

Türkiye sözü ile her ikisinin de gözleri ışıldıyor ve yüzlerine bir tebessüm yayılıyor. Anne, büyük kızının önceki yıl İstanbul’u ziyaret ettiğini ve çok beğendiğini anlatıyor. 

Sohbet ilerlerken, onların önceden verdikleri ızgara balık siparişleri geliyor. Hiç sormadan balıklardan birini bana veriyorlar. Teşekkür ederek geri çevirmeye kalkışıyorum ama kararlılıkları karşısında ayıp olmasın diye alıyorum. Ben de tavuk ızgaralarımı paylaşıyorum. Ayıp olmasın diye onlar da birer tane alıyorlar. 

Kısacık süre içinde o kadar yakınlaşıyoruz ki, öncelikle hesabı bana ödettirmiyorlar. Tüm ısrarlarım boşuna. Sonra sevecen bayan, beni bir barda içki içmeye davet ediyor. Borcumu ödemeye fırsat olacağını düşünerek kabul ediyorum.  

Biraz yürüdükten sonra, 1950 ve 60’ların müziklerinin çalındığı bir tavernaya giriyoruz. Canlı müzik eşliğinde dans edilen bir yer. Viskiler, cin tonikler derken ben sağlam bir hesabı ödemeye hazırlanıyorum. O kadar candan insanlar ki, “bu özel akşam için her şeye değer” diye düşünüyorum. Hem anne, hem kızı ayrı ayrı beni dansa kaldırıyorlar. Saat gece yarısını geçmiş. Ben tuvalet bahanesi ile masadan kalkıp hesabı ödemek üzere garsonu bir kenara çekiyorum. Hesabı isteyince garsonun verdiği cevap karşısında donup kalıyorum: “Hanımefendi hesabı girişte ödedi.” 

Girişte para ödenen bir yer olmadığı için bu durumu anlayamıyorum. Bayan hiçbir şekilde benim ödememe izin vermeyeceğini söylüyor. Benim ödemek istediğimi düşünmüş olacak ki, parayı peşin vermiş. Sanırım, tanımadığı bir insana gösterilen böylesine bir konukseverliğe, başka yerlerde az rastlanır. 

Japonya’da yaşamın kendisi bir ritüeldir 

Bu ülkede yaşam biçiminin din ve gelenekler üzerine kurulu olduğunu daha önce de belirtmiştim. Bu zaten bilinen bir durum. Ancak bu ülkede birkaç gün geçirdikten sonra bir şeyin daha farkına varıyorum:  

Japonya’da yaşamın kendisi bir ritüel, bir tören...  

Her davranışın bir kuralı var:  

Bir kişi ile tanışmanın, tanışırken kartvizitinizi nasıl tutmanız gerektiğinin, aldığınız kartviziti incelemenin, oturmanın, kalkmanın, taksiye binmenin, taksiden inmenin, alış veriş yaparken parayı vermenin, verilen para üzerini almanın, yemek çubuklarını tutmanın, suşiyi soya sosuna batırmanın, kısacası her şeyin...  

Sözgelimi birisini selamlıyorsunuz. Bu kişiye doğru eğilmeniz gerekiyor. Ne kadar çok eğilirseniz ve ne kadar uzun beklerseniz, o kadar çok saygı göstermiş oluyorsunuz. Televizyondaki haber spikerleri bile oturdukları yerden masaya doğru eğilerek izleyicileri selamlıyorlar.  

İzlediğim çay seremonisi başlı başına bir tören. Basit bir çay ikramı bile, karmaşık bir seremoni, bir ritüel... 

Fazla seyretmekten sıkıldığım halde, bir akşam televizyonun karşısına geçip sumo güreşlerini izliyorum. Ama, izlediğim bir spor karşılaşması değil. Bir tören...  

Bu arada Japonların akşamları banyolarına girerek sıcak suyun içinde oturma alışkanlıklarını da belirtmek gerek. Bu da onların rahatlama törenleri... Dostum Gelegen-san’a göre en güzel gelenekleri. Bu gelenek muhtemelen Japonya’nın bir kaplıcalar ülkesi olmasından kaynaklanıyor. Belki duymamışızdır ama bu ülkede yaklaşık 20 bin termal kaplıca var...  

Tokyo, Osaka gibi metropollerdeki taksiler özel yapım otomobillerdir. Japonya’da trafik pek çok Asya ülkesinde olduğu gibi soldandır ve dolayısı ile taksiye müşteri sol arka kapıdan biner. Siz, siz olun Japonya’da bir taksiye binerken ya da inerken arabanın kapısına dokunmayın. 

Her işin bir kuralı var!  

Sizin için kapıyı, takım elbiseli ve beyaz eldivenli taksi şoförü, bu arabalar için özel yapılmış bir mekanizma ile içeriden açacaktır. Bütün taksilerin koltuklarında beyaz dantelli örtüler olması da Japon estetiğinin ve müşteriye gösterilen saygının sadece küçük bir göstergesidir. Verdiğiniz paranın üstünü şoför size bir tepsi içinde uzatacaktır. Taksiye binmek bir törene dönüşür... Verdiğiniz parayı düşünürseniz böyle de olması doğaldır... 

Sadece taksilerde değil, tüm para alıp verme işlemlerinde, restoranlarda, bankalarda, mağazalarda paranız ya da para üstünüz küçük bir tepsiye konularak size uzatılacaktır. 

Size garip gelecek belki ama metro ve trene binmenin de kuralı var. İstasyonlarda, tren durduğu zaman kapının nerede açılacağını belirten işaretler var. İnsanlar, işaretlenmiş olan bu yerlerde sıraya giriyorlar. Metroya binerken sıraya girildiğini ilk olarak Japonya’da gördüm. 

İşte böyle; kurallar, törenler sürer gider Japonya’da, yaşam sürdükçe...  

Tören yemeği suşi 

Elbette, sizin de tahmin edeceğiniz gibi, Japonlar için, yemek de bir tören! 

“Su-şi”nin sözcük anlamı “tören yemeği”...  

Suşinin kısa tarifi şöyle: sirke ile tatlandırılan haşlanmış pirinç avuçta sıkıştırılır, üzerine bir miktar hardal lezzetindeki wasabi sürülür, ve bunun üstüne çiğ balık dilimi konulur. Küçük bir kabın içinde soya sosu ve wasabi karıştırılır. Suşi, çubuklarla ya da elle tutularak, balık kısmı hafifçe soya sosuna batırılarak yenilir.  

Eğer suşinin üzerine çok fazla wasabi sürer ya da pirinç kısmını soya sosuna bandırırsanız, bir Japon’un gözünden o an düşersiniz... Suşi yerken amaç, balığın ve pirincin lezzetine varmaktır.  

Ama yabancıların hep böyle yaptığı düşünülüyor... Zaten bir yabancı, Japonya’da ne kadar iyi Japonca da bilse, tüm geleneklere harfiyen uymayı da becerse, hatta ağzıyla kuş da tutsa, gaijin “eloğlu” olmaktan kurtulamaz... 

Geleneksel suşi barlarında her şey gözünüzün önünde büyük bir estetikle hazırlanıyor. Suşi ustası, sizin o yemek kadar, kendisinin hazırlama sanatı ile de ilgilendiğinizin farkında olduğundan, hem sizinle iletişim kuruyor, hem de olayı alabildiğince bir gösteriye çeviriyor. Ne de olsa tören yemeği... 

Suşi menülerinde yüze varan çeşide rastlayabiliyorsunuz. Uzmanlaşmış restoranlarda aynı balığın değişik yerlerinden yapılan suşi, farklı adlar ve fiyatlarla sunuluyor. Suşiye sürülen wasabi, eğer orada taze rendeleniyorsa daha makbul. İngilizcede horseradish denilen turpgillerden bir bitki wasabi.  

Suşi’nin yanına bira ya da sake tercih ediliyor. Sake değişik derecelerde olabilen pirinç rakısı. Kobe’de yapılan Nada sakesi daha sert, Kyoto’da yapılan Fuşimi sakesi daha hafif oluyor. Sake, küçük porselen fincanlarda sıcak olarak, ya da tahtadan yapılmış kare şeklindeki küçük kadehlerde buz gibi içiliyor. İçerken oldukça yumuşak giden bu içki, farkında olmadan dozu kaçınca fena çarpıyor.  

Her şeyin olduğu gibi sake içmenin de kuralı var:  

“Herkese sakilik yapın ama kendinize asla!”...  

Çünkü kendine sake koymak ayıptır. Sake sofrasında sadece başkasının kadehi doldurulur. 

Bu yüzden, Arapçadan dilimize giren “saki” sözcüğünün, sake’den geldiğini düşünüyorum... Buna dair en ufak bir delil yok, ama mantıklı değil mi?...  

Ayrıca Japon mutfağında sobanın özel bir yeri var. Kara buğdaydan yapılan koyu renkli bir makarna türü. Açık renkli olanlarına udon deniliyor. Bu tür, Osaka’da daha yaygın. Kışın sıcak yenilen sobayı, yazın soğuk yemeyi tercih ediyorlar. Bunların, elde açılanı makbul. Restoranda o ustalığı seyretmek de yemeğe ayrı bir tat katıyor.  

Japon mutfağında soya önemli bir yer tutuyor. Çin mutfağında olduğu gibi, soyadan mümkün olan her şey yapılıyor. En revaçta olan ise tofu. Soya fasulyesi karıştırılarak kaynatıldığı zaman süt gibi bir sıvı elde ediliyor. Sonra bu sıvı, kalıplara dökülüyor, presle suyu sıkılıyor ve yumuşak bir peynir kıvamına geliyor. Bu soya kalıpları kesilerek, istenilen şekilde pişirilebiliyor.  

Soya fasulyesinden yapılan tatlılar da var. Kahverengi olan soya tatlılarının tadı bizim kestane şekeri ezmesine çok benziyor. Soyadan yapılan dondurma ise benim Uzak Doğu favorilerim arasında. 

Tempura, teriyaki ve yakitori, dünyaya kendini kabul ettirmiş lezzetlerin bazıları. Teri-yaki “et ızgara”, yaki-tori ise “ızgara tavuk” demek. Tempura ise kızarmış deniz ürünleri ve sebzelerden oluşuyor. 

Genelde yemeklerin yanına, soğuk ya da sıcak, kavrulmuş yeşil çay içiliyor. 

Diğer Uzak Doğu halkları gibi, Japonların da laktoz toleransları düşük. Bu yüzden süt ve süt ürünlerini pek bilmiyorlar. Belki de yegane rastlayacağınız süt ürünü dondurma olacaktır. Onun da içindeki süt oranı düşük olabilir. Bir gün Japonya’dan bir misafiriniz olursa, yoğurtlu yemekleri ya da sütlü tatlıları tercih etmeyebilir. Onu lütfen mazur görün...  

Yemek bahsiyle beraber, yazının da artık sonuna geliyoruz... 

Japonya dipsiz bir kuyu.. Ciltler dolusu kitap yazsanız anlatmadığınız bir tarafı mutlaka kalır.  

Sadece gördüğüm Japonya’yı değil, tanıyabildiğim Japonya’yı da, beni etkileyen yönleriyle anlatmaya çalıştım. Yarının dünyasında, Japonya ve Çin, bugün olduğundan çok daha fazla önem kazanacaklar. Bu ülkeleri ve toplumlarını ne kadar çok tanıyabilirsek, onlarla daha yakın ilişkiler kurabiliriz. Tarihi ve kültürel bağlarımızın olması da ülkemiz için büyük bir avantaja dönüşebilir. 

Dostum Gelegen-san, benim sadece bir turist olarak tatile gittiğim Japonya hakkında önceden araştırma yapmış olmama şaşırmıştı. Evet, belki Swaziland’a giderken Japonya kadar derin bir ön çalışma yapma gereğini duymamıştım. Ama Japonya, Swaziland değil ki... 

Ulaşılması kadar, anlaşılması da zor olan bu ülkeyi görmenizi tavsiye ederim.  

Ama önce dersinizi çalışın, sonra gidin. 

Burası Japonya... Gördüklerimizi daha iyi anlayabilmek için, yola çıkmadan önce çalışmak gerekiyor...

 

Not: Fotoğraflara yazının başındaki "Foto Galeri İçin Tıklayın" botunundan ya da aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

http://medyagunlugu.com/galeri/omer-yalcinkayanin-japonya-fotograflari-492