Güle güle dolar

Güle güle dolar

26 Ağustos 2019 Pazartesi  |   Serbest Kürsü

Mark Carney İngiltere Merkez Bankası Başkanı, her merkez bankası başkanı gibi konuştuğu zaman kulak verilmesi gereken biri, ama diğerlerinden biraz daha fazla...

Nedeni: Carney İngiliz değil, Kanadalı, ama İngiltere hükümeti Carney’e Merkez Bankası başkanı olması için vatandaşlık verdi. Tabii ki dediklerinin daha dikkatli incelenmesi gereğinin nedeni vatandaşlığı değil, kariyer geçmişi. Carney 2007-2008 krizinde Kanada bankalarının fırtınalı denizlerden hiçbir hasar görmeden süzülerek sıyrılmaları için gerekli yasal düzenlemeleri zamanında yaptığından bütün dünya finans çevrelerinde takdir kazandı, bu yüzden de mali krizden sonra uluslararası bankacılık sisteminde teminat yapısının güçlendirilmesini amaçlayan Basel III adıyla bilinen düzenlemeleri hazırladı. (Gerçi Basel III önlemlerinin çoğu sonradan siyasi müdahalelerle sulandırıldı ama bankaların sermaye yapıları güçlendirildi.) 

Bu uzun Carney girişinin nedenine gelince... Bu arkadaşın geçen Cuma günü, ABD’nin Wyoming eyaletindeki Jackson Hole toplantısında söyledikleri: (Yıllık Jackson Hole toplantıları dünyanın en önemli merkez bankacılarını bir araya getirdiği için dikkatle izleniyor.) 

“Dünya ekonomisini, istikrarsızlaştırıcı etkisi nedeniyle, rezerv para birimi olarak ABD dolarına olan tehlikeli bağımlılığından kurtarmak gerekiyor. Dolar, ABD’nin uluslararası ticaretteki payının beş katına eşdeğer bir hacimdeki işlemlerde değişim aracı olarak kullanılıyor, bu da doların değerindeki hızlı iniş çıkışlar nedeniyle istikrarı tehdit ediyor. Yeni bir uluslararası rezerv para birimi oluşturmanın zamanı geldi, şimdilik buna en yakın aday olarak  Çin para birimi Yuan görünmekle birlikte, bunun gerçekleşmesi için katedilmesi gereken çok yol var. Bu arada merkez bankalarının koordineli biçimde yaratacakları ortak bir dijital para birimi de yeni bir uluslararası rezerv para olarak kullanılabilir.” 

Doların yükseliş ve düşüşü 

Bu sözler, doların uluslararası para piyasalarındaki inişe geçen rolünü en yetkili ağızdan doğruluyor. Her ne kadar yeni bir uluslararası para birimini yarın sabahtan itibaren kullanmaya başlayacak değilsek de, “yeşil”le olan ilişkimizin tarihini hatırlamak belki de geçmişte yapılan yanlışların yinelenmesini önlemeye yardımcı olabilir. 

Amerikan dolarının uluslararası egemenliği İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Bretton Woods sisteminin temel mekanizması olarak kurgulanmıştı. Savaştan en güçlü ekonomiyle çıkan ABD bir yandan Birleşmiş Milletler’in (BM) ev sahipliğini üstlenirken, diğer yandan  altın çıpasına bağlanan para birimi doların bir anlamda tüm ülkelerin paralarının tartıldığı bir terazi işlevi görmesini sağlamıştı. Uluslararası Para Fonu ile, sonradan Dünya Ticaret Örgütü’ne dönüşecek olan Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşmasını kuran Bretton Woods konferansının adıyla anılan bu düzenleme 1971’e kadar devam etti. Bu dönemde, Vietnam’da savaş ilan eden Lyndon B. Johnson’ın yerine başkan seçilen Richard Nixon, savaşın yuttuğu vergi gelirleri yetmediğinden savunma bakanlığı giderlerini karşılamak için durmadan para basmaya başlamıştı. Bu durum, ABD dolarının altın çıpasına olan yükümlülüğünü zora sokmaya başladı, artık  enflasyon nedeniyle değeri düşen 35 dolar bir ons altın alamıyordu. Bunun üzerine Nixon, sözde “geçici olarak”  doların altın  çıpasını iptal ettiğini açıkladı.

Takvimler 15 Ağustos 1971’i gösteriyordu...

Altın çıpasından kurtulması doların uluslararası düzeydeki otoritesine de, ABD’nin küresel ekonomiyi kontrol altında tutma gücüne de ağır bir darbe anlamına geliyordu. Nixon’un Dışişleri Bakanı Henry Kissinger doğruca Riyad’ın yolunu tutu. Bu ülkedeki, Amerikan yatırımıyla kurulmuş olan ARAMCO (Arab American Oil Company) Suudi hükümetinin danışmanı görüntüsünde perde arkasında işleri idare eden güç olarak işlev görüyordu. Kissinger Kral Faysal’la masaya oturduğunda aklında tek bir şey vardı: Doları yeni bir çıpaya bağlamak. Ancak bu değişik bir çıpa olacaktı: Dolar altına olduğu gibi petrol fiyatına belirli bir oranda sabitlenmeyecekti ama petrol dolardan başka hiçbir para birimiyle satılmayacaktı. Yani doların değeri dalgalanabilirdi ama dünyanın en çok alınıp satılan ekonomik girdisi sadece dolar üzerinden fiyatlandırılacaktı. 

Böylece zirvede tutunmayı beceren doların düşüşe geçiş süreci ise 2000’li yıllarla birlikte başladı. Ronald Reagan ve Margaret Thatcher’in önderlik ettiği 1980’lerdeki "vahşi kapitalizm" döneminde, özellikle Sovyet blokunun dağılmasının ardından sermaye hareketlerinin uluslararası düzeyde sınırsız bir serbestiye kavuşmasıyla, kalkınma, yani ekonomik büyümenin adil paylaşımı kavramı sessiz sedasız sümen altı edilirken ekonomik büyüme baş tacı edilmeye başladı. Yani artık önemli olan ne istihdamın ne üretimin ne de tüketimin artmasıydı, önemli olan şirket bilançolarının büyümesi, kar oranlarının artması ve hisse senetlerine ödenen gelir paylarının artırılabilmesiydi. Bu artışın mutlaka sabit sermaye yatırımları ve istihdamla üretim artışı sonucu sağlanması da gerekmiyordu, önemli olan “kâr”ın gelmesiydi, kaynağı değil. İşte bu yaklaşım farklılığı Batı ekonomilerinin hızla finansallaşmasına neden oldu, kısacası üretim ve ticaret yerine paradan para kazanmak hem kolay hem de daha yararlı hale getirildi, bunun için bankacılık ve mali piyasalara ilişkin yasalarda müthiş esneklikler tanındı, yatırım fonları ve bankacılara istedikleri kadar değişik türde parasal enstrüman yaratmaları için olanak sağlandı. 

Öyle ki para ticareti ve bu ticaretten kazanç elde etmenin en önemli yolu olan faizler, ekonomi yönetimleri için en büyük önceliğe sahip konu başlığı haline geldi. Ve paradan para kazanma çılgınlığı 2007-2008 krizinin temelini attı. Doların itibardan düşüşü de o krizle birlikte ivme kazandı. Krizden sonra dünya merkez bankalarının uyguladığı parasal genişleme politikaları ve düşük faiz uygulamalarını yeniden ayrıntılı olarak ele almaya yer de, gerek de yok. 

Ama saptanması gereken şu gerçek var: 2000’li yıllarla birlikte başlayıp 2007-2008 krizinde doruğuna varan süreç, finans ekonomisine bağımlılığın sonucu olarak kolay ve ucuz para bağımlılığı yarattı. Artık merkez bankaları faiz ve emisyon politikalarını belirlerken fiyat, istihdam ve üretim rakamları yerine hisse senedi ve tahvil borsalarının rakamlarına bakarak hareket ediyorlar, yeter ki borsalar düşüşe geçmesin diye. Bir başka deyişle ekonomi artık borsa yatırımcılarının hissiyatı tarafından rehin alınmış durumda. Hal böyleyken ucuz para bağımlılığı nedeniyle sürekli düşük tutulan faizler ve uygulanan parasal genişleme politikaları doların değerinde hem aşırı derecede belirsizliğe hem de uluslararası ticarette şiddetli sarsıntılara yol açıyor. 

Peki bundan sonra? 

Mark Carney’nin yabana atılmaması gereken uyarısına eklenecek başka unsurları da unutmamak gerek: Halen devam etmekte Çin-ABD ticaret/tarife savaşları şimdiden para birimleri açısından bir devalüasyon yarışına yol açmış bulunuyor. Çin’in aşamalı olarak ABD dolarına karşı değerini azalttığı yuan nedeniyle Washington ateş püskürüyor ama ABD Başkanı Trump da, Amerikan Merkez Bankası FED’in Çin’in devalüasyonuna fiilen aynı yanıtı vermesi için faizleri daha da düşürmesini istiyor. O kadar ki, geçen Cuma günü ünlü tweetlerinden birinde Trump şu soruyu sordu: ”En büyük düşmanımız (Çin Devlet Başkanı) Xi mi, yoksa (FED Başkanı) Powell mı?” 

Bu aşamada olacakları şöyle tahmin etmek mümkün: Ticaret/tarife savaşları nedeniyle bir yandan küresel ticaret hacmi daralırken, bu küresel ekonomik büyümeyi olumsuz yönde etkileyecek; küresel ticarette Çin’in ABD doları yerine yuanı giderek daha yaygın ölçüde kullanmasıyla birlikte (ki bu süreç epeyce yol almış durumda) dolara olan ihtiyaç azalacak ve doların değeri daha da düşecek. Böylece dolar artık bir yatırım aracı olmaktan çıkacak. Elbette bu sürecin takvimi ne kadar hızlı işler bilinmez ama artık tablo kılavuz gerektirmeyen köyün göründüğü kadar açık. 

Cengiz İzmirli (mahlas)