Giyotin: Yulia'nın başı ağrıyordu...

Giyotin: Yulia'nın başı ağrıyordu...

6 Ekim 2019 Pazar  |   Köşe Yazıları

Yulia'nın başı ağrıyordu.

Ne zaman ağrımıyordu ki?

Müzmin migren ağrıları küçücük yaşlarından beri yakasını hiç bırakmamıştı Yulia'cığın.

Buğulu gözleri bilgisayar ekranına sabitlenmişti, ama belli ki aklı başka yerlerdeydi.

Onun o güzel yeşil gözlerindeki ızdırabı her fark ettiğimde içim parçalanıyordu.

Gitmediği doktor, denemediği ilaç kalmamıştı. Ama nafile

Ağrı derdi bir yana, bir mit gibi toplumsal bilince yerleşmiş olan "Migrenin tedavisi yoktur, onunla yaşamayı öğrenmek gerekir" düşüncesi iyice kahrediciydi.

Serkan'ın yersiz sululuklarını hiç sevmem ya, yine kaşla göz arasında o densiz şakalarından birini yaptı:

"Senin baş ağrılarından kurtulmanı ancak giyotin sağlar," dedi.

Öfff, lafı bile korkunç... İğrenç bir şaka.

Malum giyotin, idam mahkûmlarını cezalandırmak üzere, başını kesmek amacıyla geliştirilmiş en tiksinç idam araçlarından biriydi.

Yulia'nın o güzel kafasının bu korkunç aletle vücudundan ayrılması şakası bile beni kötü yapmaya yetmişti. Oysa o güzel baş o güzel vücuda ne kadar çok yakışıyordu.

Öğlen arası tatili başlayınca Yulia önce tuvalete gitti, sonra aniden kayboldu.

Halbuki birlikte yemeğe gideriz diye umuyordum.

Serkan, "Nereye gitti biliyor musun?" dedi.

"Yemeğe, bizim avludaki yemekhaneye, stalovayaya gitmiştir," diye cevap verdim.

"Yok, yok," dedi, "Mutlaka eczaneye gitmiştir. Ben senin baş ağrılarını ancak giyotin keser derken, gizlice önündeki kağıda not aldığını gördüm. Giyotini bugüne kadar hiç duymadığı bir ilaç ismi zannetti."

"Yahu Serkan, niye başkalarının çaresizlikleri seni bu kadar eğlendiriyor? Bu kötü huyundan hiç vazgeçmeyecek misin?" diye çıkıştım.

***
İgor:

"Lavoisier'i biliyor musun?" diye sordu.

"Biliyorum. Şu ünlü Fransız kimyacı, bilim adamı değil mi?"

"Evet. Lavoisier giyotin sehpasına çıkarken okuduğu kitapta kaldığı yere ayraç koymus."

"Demek ki dini bütün bir kimyacıymış. Öbür tarafta devam ederim diye düşünmüştür."

Serkan, yine kel alaka bir soru sordu:

"Hangi kitapmış, belli mi?"

İgor, Serkan'ın sorusunu es geçip:

"Çok daha ilginci: Lavoisier'in yakın arkadaşı kafası kesilecek diye üzülürken o, üzülme, ama senden bir ricam var: kafam sepete düştüğünde eğer iki kere göz kırparsam anla ki hayat bir süre daha devam ediyor demektir, demiş ve iki kez göz kırpmış."

"Ne de olsa bilim insanı!"

"Ya asılsa, ip kopup idamdan kurtulsaydı? Giyotinden kurtuluş yok," diyor Serkan.

Ben de bir ekleme yapıyorum:

"Benim de bildiğim benzer, şöyle: İnsanın kafasının kesildikten sonra bir süre daha yaşayıp yaşamayacağı konusunun açığa çıkmasını istiyor. Arkadaşına diyor ki kafam düşerken sepete iyi bak. Sana iki defa göz kırpacağım. Eğer kırparsam beynin hemen ölmediğini anlarsın. Tersi olursa da öldüğünü Ve göz kırpıyor."

Serkan, "Peki, niye idam etmişler adamcağızı?" diye soruyor.

İgor:

"Topladığı vergilerin ufak bir kısmını deneylerine kaynak olarak aktardığından giyotine gitmiş." 

Yaşanan korruptsiya ( rüşvet ) örneklerinden başı dönen Serkan:

"Yolsuzluğun böylesine can gurban!" diyor.

O dönemde sadece Lavoisier mi, Fransız Devrimi kendi evlatlarını da yiyor; Danton ve Robespierre de adını mucidi Fransız doktor Guillotin'den alan giyotinden kafasını kurtaramayanlardan. 

Öncesinde Fransa Milli Meclisi'nin idamını onayladığı, açlıktan bitap düşüp, şikayetlenen yoksul halk için "Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler," diyen kraliçe Marie Antoinette'in de güzel başını gövdesinden giyotin ayırmıştı. 

Birden Yulia'yı giyotinde başı kesilmiş düşerken bana göz kırptığını düşündüm. İrkildim. 

O güzel, buğulu yeşil gözler.

Eminim, pek çok erkek o güzel gözlere doya doya bakabilmek için açık havada, örneğin Gorki Park'ta, eksi yirmi derecede bile diz dize, göz göze, hiç kıpırdamadan saatlerce oturmaya can atar.

***

Rusya'da ilk zamanlarda beni en şaşırtan şeylerden biri Türkiye'deki gibi "nöbetçi eczane" uygulamasının olmayışıydı. Eczanelerin neredeyse tamamı her gün, yirmi dört saat açıktı.

Bu, güzel bir şeydi. Bir ilaca ihtiyacın olduğunda en yakın, her zaman açık eczaneden alabiliyorsun. 

Türkiye'de olmadık zamanlarda ilaç ihtiyacım olduğunda önüme ilk çıkan eczanenin yarı karanlık vitrininden nöbetçi eczaneleri ve adreslerini okumaya, not almaya çalıştığımı, karışık adreslerden eczaneyi bulmak için sokak sokak arandığımı hatırlayınca bunun büyük bir lüks olduğunu anlamıştım.

Buna karşılık bana tuhaf gelen başka bir şey ise Rusya'daki eczanelerde her zaman kuyruk olmasıydı. Ruslar ne kadar çabuk ilaca sığınıyorlardı.

Ya o, televizyonlardaki ilaç reklamları 

İgor'a "Bir gün Putin'le karşılaşırsam televizyonlardaki ilaç reklamlarının yasaklanmasını tavsiye edeceğim. Halkın psikolojisini olumsuz etkiliyor. Önüne gelen doktor reçetesi falan olmadan ilaç alıyor. Ayrıca ne o öyle, sırtınız mı ağrıyor bu ilaç, barsaklarınız mı bozuk şu ilaç diye hep hastalık halleri hatırlatılıyor," diyorum. "Hasta olmasam da onları izleyince kendimi kötü hissediyorum."

İgor, yine alaycı bir ifadeyle gülümsüyor. 

"Putin'le belki metroda karşılaşırsanız, fikrini söylersin artık," diyor.

Benim böyle ikide bir Rusya'yla ilgili "Bu böyle olmaz, şöyle yapmalısınız," diye yaptığım eleştirilere alıştı, ama içinden kızıyor. 

Bazen, "Yahu kendi memleketinde her şeyi düzelttiniz, şimdi sıra bizim memleketi adam etmeye geldi, d'il mi?" diye çıkışıyor.

***

Yulia, öğle arasından sonra elinde plastik bir poşetle ofise döndü.

Poşetin içinde formunu korumak için öğle yemeği niyetine yediği diyet salatası ve eczacı kadının tavsiyesiyle aldığı yeni bir ağrı kesici ilaç vardı.

Serkan'a:

"Giyotini ( gilyotin) sordum, ama eczacı kadın da böyle bir ilacı bilmiyormuş," dedi.

 

Not: Bu yazı Medya Günlüğü'nde daha önce yayınlanmıştır.