Gazetecilik sistem eleştirisidir ama...

Gazetecilik sistem eleştirisidir ama...

30 Haziran 2020 Salı  |   Serbest Kürsü

Adnan Genç

En uzun süre çalıştığım gazete Milliyet olduğu için, anılar ve gazetecilik değerlerine ilişkin yazdıklarım, doğal olarak en çok oraya dayanıyor… Şöyle bir sıralama yapayım da bu arkadaş, nerelerde çalışmış bilin: Sırasıyla; Milliyet, Özgür Gündem, Akşam, Günaydın, Evrensel, BirGün ve 40 kadar dergi… Genel olarak hepsinde de mesaimin patronu ve/veya yayın yönetmeniydim…  

Bir gün her ne olduysa, alt katlardan çığlıklar ve dökülüp saçılma sesleri geldi. Hemen baktık ama bizim kata kadar gelen eli silahlı ve sopalı heriflerle karşılaştık. Giriş katını dümdüz etmişler, 5 dakikada. Hatta, sesler gelince pencereden dışarıyı kolaçan ettim, kimse yok görünüyordu. İki polisler halıcının sokağından sapıp (kaçtılar) uzaklaştılar. Seslendim ama dönmediler bile. Tabii polis geldiğinde muhtemelen hepsi çıkıp gitmişti. Aşağıya indim ve talimat yağdırdım. Polis şefi benmişim gibi: ‘Hemen kapıları tutun ve giriş çıkışı kontrol altına alın. Henüz içeride kalmış olan biri vardır ve çıkmasına engel olalım…' Hemen uygulandı… Bulamadık kimseyi ve insanlar korkutulurken, genel müdürümüzü arayan biri, ‘Arkadaşlar orada, aman onlara kahve falan ısmarlayın, iyi davranın’ gibi laflar ediyormuş…  

Basan grup, bugün de var ama 40 yıla yakın bir süre önceki gibi etkin. Nasıl etkin derseniz; eski İSPARK’ın küçük ortağı, düşünün. Büyüğü de daha büyük bir mafya: Drej Ali, sanırım Kürtçe ‘uzun’ demekmiş. Sultanahmet’te çay bahçeleri var ve/veya civarda soluk alan herkesten ve iş yerlerinin hepsinden haraç falan alıyor… Bizle sorunu neydi hatırlayamadım; belki, bu durumu açıklayan haberler yapmışızdır…  

Necati Doğru abimiz… 

Yazılı basında ilk kez ekonomi sayfalarını yapan kişidir, Necati ağabey… Bir sayfa falan derken, galiba zaman zaman 4’e bile çıkmıştı; üstelik birlikte çalıştığı arkadaşların hepsi okulumdan arkadaşlarımdı ve tamamı sonradan çalıştıkları yerlerin yöneticisi falan oldu.  

Özellikle yılbaşında şirketlerden hediye yağar gazetelere; en çok da müdürlere ve ekonomi servisine. Necati ağabey, o zamanlar yeni yaygınlaşan epeyce gelişmiş hesap makinelerinden tutun da, yılbaşı sepetine kadar her şeyi, ya kendince seçtiği birilerine ya da ‘Buyrun alın’ diyerek, girişteki masasına koyardı. Hediye meraklısı değildi ama, bir abimiz neredeyse gün aşırı kamyonet tutar evine öyle taşırdı. Bir keresinde 9 deri bond çanta saymıştım, aşağı taşınan… Pirelli takvimleri de gelirdi ve sevgili şair abimiz Ahmet Oktay, odasında matine suare gösteri yapardı. Biz isterdik. Verirdi takvimi ve sayfalarına bakardık şapşal gibi. Birkaç kişiye gelirdi ve sanat eseri muamelesi görürdü… Ha sanat eserleri de gelirdi ve niyeyse Reklâm/İlan servisine giderdi ve onlar da sağ olsun ilgimi bildikleri için bana verirlerdi. Süleyman Saim Tekcan’ın iki işi vardı bende, sonra Yetkin Başarır kardeşimin de…  

Bir de haber gezileri olurdu. Evet, haber odaklı işlerdi zaten ama ya bir şirket, ya da bir başka kurum alır, bir yerlere götürürdü. Mesela ta Japonya’nın karşı kıyılarındaki Vladivostok’a Moskova’dan meşhur ‘Trans Sibirya’ treni gidecekti ve orada banyo armatürleri mağazası açan tanınmış bir firma götürüyordu. Sıra bendeydi (sırayla elbette), ama ben 13 yıl kadar yasaklı olduğum için bu şahane Sibirya gezisini kaçırmıştım. Dönünce haberi de yapılacak elbette. Bazı arkadaşlarımız (benim kuşak) gazete parasını ödesin, öyle gidelim ‘borçlu kalmayalım’ diyordu(k) ama pek tutmadı. Bir de NATO gezisini kaçırmıştım, yasaklarım nedeniyle… Belçika’ya uçuluyordu ve uçak gemisi ile geziliyor; ana karargâh dolaşılıyor ve tatbikat izleniyordu. Keşke gidebilseymişim; çünkü, o yıl ‘Dost’ ve ‘Düşman’ kuvvetler öyle kapıştılar ki, ‘Düşman’ kuvvetler kazandı ve tatbikat iptal edilmek zorunda kalmıştı. İzlemek isterdim.  

Camel Trophy gezileri sevgili dostum Coşkun Aral’ındı elbette. Galiba bir kere de rahmetli, fotoğraf şefimiz Yalçın Çınar da gitmişti. Yahu demişti, ‘Uçağa bindik, New York’ta indik. Uçağa bindik, Meksika sınırlarına bir yerlere kadar gittik; helikoptere aldılar ve Santa Fe civarında bir yerlerde indik. Kilyos çölüne götürselerdi bir şey anlamazdım…' Ama hediyesi çoktu bu gezinin de; anoraklar, yağmurluklar, şemsiyeler, saat ve botlar gibi ‘basit şeyler’…  

İşin hayli tatsız yanını da anlatayım ama bu genel bir hikâye… Özel bir servisimizin elemanlarından biri (inanın, bütün gazeteler için yazıyorum); kimi muhabirler (bunlar hayli azınlıktadır ama bir biçimde örnek oldular), röportaj yaptığı yere söz veriyor: ‘Haberi şurada, şöyle kullanacağım ama şu kadar paranızı alırım…' Kullanamazsa almıyor ama zaten haber değeri var diye gidilmiş ve kullanılıyor; muhabirin hiçbir çabası olmadan ‘hediyesi’ geliyor cüzdanına. Sonuçta bunu, yayın kuruluşlarının reklâm ve ilan servisleri de duydu tabii ve artık; hem haber hem de ilan turuna birlikte çıkılır oldu ne yazık ki. Sektörel dergilerin ise, yüzde 90’ı böyledir. Bir sayfa ilan bir sayfa haber… Tatsız tabii. Hatta hadi şununla kapatayım bu tatsız konuyu: Sonuçta gazeteci patronlar gidip, sanayici patronlar gelince, iktidar yandaşı olmak kolaylarına geldi. Anketlerden tutun da, köşe yazarlarının pek çoğunun yanlı(ş) haber yapması ve yazı yazması olağan karşılanır hale geldi… Okur da biliyor ama bir süre onu tatmin eden bir noktaya tutunuyor; sonra da bırakıp, TV’lere kaptırıyor kendini.  

Gördüğünüz gibi iş anılar üzerinden hoş anekdotlar ve ilkeli gazetecilik örneklerinden, sistem eleştirisine geldi. Şimdilik biraz soluk alayım.. Bakalım arkası nasıl gelir? Esenlikler efendim…