‘Gazetecidir, hata yapar’ diyoruz…

‘Gazetecidir, hata yapar’ diyoruz…

23 Haziran 2020 Salı  |   Serbest Kürsü

Adnan Genç

Bilgi iktidar olanağı yaratır. Daha doğrusu bilginin kullanım ve paylaşma biçimi, iktidar olanağı sağlayabilir… Bu durum özellikle Meclis çalışmalarında; yerel yönetim organlarında ve kimi (özellikle, borsaya kote) şirketlerde, iktidar davranışları gösterebildiği gibi, özel bir haz da yaratır. Bilirsiniz, insanlar en kolay alışmaya alışırlar. Herkesten önce bilmek, özel bir kazanımmış gibi, kimi gazeteci dostlarımız da bunu ‘Benden duymuş olma, ama…’ deyip, konuyu dillendirir veya ‘atlatma’ bir haberi ilk vermenin; veya onu saklayıp uygun zamanda sunmanın da keyfi çoktur…  

Size birkaç atlatma olayı, bütün dünyaya rezil olunabilecek yanlışlıklar furyası; ve benzer hikâyeler anlatmak istiyorum… Basın Tarihi dersi de zaten böyle anekdotlardan oluşuyor. Okulda okumuştuk valla. Sadece ilk gazete şudur; hapse düşmeden gazeteci olunmaz gibi bilgiler yoktu kitabımızda, bunlar da vardı. Hatta hadi bunu da yazayım; mesleğimizle pek ilgisi olmayan bir okul müdürümüz vardı ve Basın Tarihi kitabını biz öğrenciler yazmıştık. 1. sınıftan itibaren yıl sonu ödevi diye; eskilerin gazete ve gazetecilerini ödev olarak verir sonra, teksir olarak bastırdığı notlarını 4. sınıfa geldiğimizde tuğla gibi kitap yapmıştı… Bakın, olayların kaynağı ta nerelerdeymiş… 

Elbette ki, bizler sadece kitaplardan meslek öğrenmedik; çalıştık, yaşadık ve gördük. Hatta öyle ki, cıvalı kalıplardan, dijital baskılara giden süreci yaşadı bizim kuşak. Beni kimi üniversite hocası arkadaşlarım çağırırlar ve onlara 1-2 ders saati konuşurum. Etkinlik başlığımı da şöyle seçerim: Gutenberg’den Zuckerberg’e… Neredeyse böyle.  

AIDS haberleri ve pişmiş tavuk işleri...

Gelelim Milliyet’teki ilk yıllarıma; yani, 40 yıl falan önceye. AIDS yeni yeni duyuluyordu ve ilk ölen kişi Hollwood yıldızı Rock Hudson’du. Yanılmıyorsam bisüksüeldi ve biz de ‘akıllı’ davranıp, benzer durumdaki diğer ünlülerin fotoğraflarını da koyarak, haberi yaptık. Renkli sayfalarda bir haber… Diplerde bir yerlerde de, Demirel’in kadro arkadaşlarından eski dışişleri bakanlarından İhsan Sabri Çağlayangil’in her yıl Yalova’daki çiftliğinde dostlarına verdi parti haberi var. Bir genel manzara ve bir de sayın Çağlayangil’in minik fotoğrafı. Yani AIDS haberindeki örnek-misal olarak koyduğumuz diğer aktörlerin minik fotoları gibi. Portre boyutlarında yani… Bunların renk ayrımları yapımı da biraz zorlu bir iştir. Ama teknik ayrıntıdır bu, sizler için… Ve yapılan sayfalar; Milliyet matbaalarının bulunduğu şehirlere uçakla yollanır. "Matris kutusu" denilen soba borusu gibi ağzı mühürlü kutularla gider. Uçağa binerken de kimsecikler açmaz bunu. Çünkü açılması için karanlık oda lazımdır. Günde birkaç defa, yani sayfalar yenilendikçe her yere gider. Almanya dahil. Oradaki yazı işleri görevlisi arkadaşa da sayfa anlatılır. Tepede şöyle bir haber var, görselleri de bunlar. Falan da filan işte… Arkadaşlar 8’i AIDS haberine ait, ikisi de Çağlayangil ve bir başka haberin kelle portresi olan filmleri eline alıyor ve tek tek yerleştiriyor. Sonuç, şahane. Baskı başlıyor ve telefon ‘Aman abi biz böyle bir şey yaptık’… Yani, İhsan Sabri bey de AIDSli arkadaşların arasına karışmış. Oradan biri de çiftlik fotosuna gömülmüş… Çetin Emeç, yayın yönetmeni ve hepimizi değil gazeteden şehirden bile kovar. Baskıyı durdurduk, yenisini bastık ve durumu söyledik, tabii. Farkına vardığınız için, teşekkür ediyorum dedi. Çünkü anlardı; çünkü, baskı rakamları; maliyetler, giren/çıkan maliyet girdilerinin tamamı önüne geliyor…  
 

Savaş Ay

 

Savaş Ay'ın dayaklık işleri… 

Dünyanın her yanında terör hareketleri var ve her zamankinden daha yoğun gibi. Hatta suikastlar falan da çok sayıda. Gececiyim ben de. Savaş da İstihbarat merkezinin gece nöbetçisi. Gece durgun ve gidip Günaydın’a çay içiyor… Yetmezmiş gibi kayıp olması, oradan bir de teleks ile acil koduyla (ziller çalar bu durumda) bir haber geçiyor: ‘Turan Güneş vuruldu. Detaylar geliyor. M.Ali Birand…’ Tabii böyle bir bilgi notu düşünce, daha sonra muhabir olan genç teleksçi arkadaşımız koşturuyor ve yazı işleri sekreterine haber veriyor. O müdüre, müdür, koordinatöre derken, Savaş 200 metre uzaklıktaki Günaydın’dan Milliyet’e dönmeden, gazetenin üst düzey yöneticileri gazeteye toplanıyor bile. Savaş hayli mahcup gazeteden içeri girdi ve karşısında paltoları omuzlarında 40 kişi görünce, epeyce de korktu… Neyse ki, gündüzleri birinci sayfayı yapan abimiz ‘Bu bir tatbikat oldu, hadi herkes evine’ deyince, rahatladık… Paltolar omuzlarında dedim, çalışanlar hatırlar, niyeyse, o zamanlar herkesin bir devetüyü paltosu vardı ve herhalde sokakta arabalarına binecek oldukları için olsa gerek, kimse paltosunu giymez, omuzlarında taşırdı. Ama sadece Haldun Taner’e yakışırdı. O merdivenleri kullanırdı.. Bir kral gibi inerdi valla, herkese de gülümseyerek giderdi.. 

Atlatma haber ve gene Savaş Ay... 

Güneydoğu’da olaylar almış gidiyor… Cumhuriyet’in kültür sanat foto muhabiri, her nasılsa Savaş’la ortak bir iş için bölgeye gidiyor… Foto muhabiri de yakın arkadaşım; şimdilerde beyin cerrahı… Bir yüzbaşı ikisini İran içerlerinde HacÜmran bölgesine götürüp, uzaktan PKK kampının fotoğraflarını çektiriyor. Havaalanında ‘filanca güne kadar opiyonlu’ anlaşmasıyla, filmlerini kargoya verip, iki gün sonra da dönüyorlar. Haber her iki gazetede de aynı gün basılacak, atlatmaca yok… Yok, tabii ama Savaş, gazetenin en deneyimli şoförlerinden Gâvur Ahmet’e rica ediyor ve iki kutu filmi de aldırıyor. Yani Cumhuriyet’in filmi de Savaş’a geliyor. Bütün bunları ne bilelim, haber basılıyor ve Cumhuriyet öyle kalıyor… Foto muhabiri dostum anlatmasaydı bunca arka plan bilgisine sahip olamayacaktık..  
 

Altan Erbulak

 

Müzik yazarı abimizin büyük gafı… 

Bir de haftalık yazılarıyla değerli bir müzik yazarımız vardı: F.Y. Hatta müzik tarihiyle ilgili büyücek bir kitabını da hatırlıyorum. Abimiz, belki de 87 kışında olsa gerek; bir cuma konseri için İDSO’nun gösterisini kritik ediyor yazısında. Cumaları konsere gider abimiz ve gece yazısını geçer, cumartesi sabahı da herkes, saat 11’de yinelenen konserden önce ilgili yazıyı okurdu. Abimiz yoğun kar yağışı nedeniyle, evinden Taksim’e geçememiş ama yazısını da yazmış. Yaylıların temposundan, bestecinin başarısından ve başka eserlerinden söz etmiş. Ama genel bir yazı değil; konseri izlemiş ve üzerine yazmış. İyi de eleştirmen abimiz, konsere gidemediyse, müzisyenler de gidememiş olamaz mı? Nitekim öyle olmuş ve konser iptal edilmiş… Utancından birkaç hafta gazeteye gelememişti. 

O karlı günlerle bitireyim; teknoloji ilerliyor tabii. Düne kadar bakkallarda bile olan faks makinesi, o günlerde sadece üç kişiye alınmıştı. Yeni alınmıştı yani. Hasan Pulur, Altan Erbulak ve galiba Melih Aşık… Hatta Altan abi karikatürünü geçer ve çizgiler net değilse al eline şöyle bir kalem ve oraları belirt, derdi. Ben de yapar ve onun kocaman imzasının bir yerlerine minnacık AG yazardım. Söyleyince, çok gülmüştü… Emek değerlidir, demişti…