Futbolun büyüsü

Futbolun büyüsü

11 Haziran 2020 Perşembe  |   Köşe Yazıları

İlhan İlmenöz

Futbolseverlerin 3 aylık Süper Lig hasreti nihayet bu hafta sonu bitiyor. Koronovirüs pandemisi nedeniyle ara verilen ligler birer birer başlıyor. Önce Almanya, ardından Polonya, Portekiz, Avusturya, Çek, Ukrayna  ligleri derken şimdi sıra bizim ligimizde. İspanya La Liga da bu hafta sonu başlıyor. Ayrıca sırada İngiltere ve İtalya  var. 

Boş tribünler önünde oynanan futbol, tatsız bir yemeğe benzese de bu sporu izlemekten keyif alanlar, renklerine gönül verdikleri takımları ile yatıp kalkanlar için anlatılamaz bir sevda. 

“Futbol Asla Sadece Futbol Değildir”  adlı kitabında  Simon Kuper, futbolun büyülü dünyasını anlatırken futbolun sadece saha içinde 22 adamın bir topun peşinde koşmasından ibaret olmadığını çok güzel örneklerle açıklar. 

Kitleleri peşinden sürükleyen futbol son yüzyılın en popüler, en çok izlenen spor dalı olmuştur. Spor dışında ekonomiden siyasete, ülkeler arası diplomatik sorunlardan mafyaya, bahis çetelerinden şikeye kadar geniş bir alanı etkilemiştir. Futbol deyince aklımıza başta İngiltere olmak üzere Avrupa kıtası ve Güney Amerika gelir. Çünkü buralarda futbola bakış çok farklıdır, adeta bir yaşam tarzı olmuştur.  

İngiltere kimilerine göre futbolun ana vatanı, futbolun beşiğidir. Burada futbol başka oynanır, taraftar ile kulüplerin bağı çok farklıdır. Taraftarı olduğunuz takımın ligdeki durumu hiç önemli değildir. Taraftar ile takımı arasında özel bir ilişki mevcuttur.  

Bazen takımını gözyaşları ve alkışlar ile bir alt kümeye gönderir, hiç şampiyon olamasa da takımını asla yalnız bırakmaz. Tribünlerde kurulan dostluk, kardeşlik bağları ömür boyu sürer. "You'll Never Walk Alone” (Asla Yalnız Yürümeyeceksin) bestesinin hangi takım için söylendiği dünyanın her yerinde  bilinir. 

Bazen rakip takım şampiyon olunca alkışlarla karşılanır. Statlar her maç doludur. Skor ne olursa olsun hep destek vardır, sahada verilen mücadele hep alkışlanır. Maç öncesi ve sonrası taraftar gruplarının bir araya gelmesi yani "maç günü"  onlar için yaşamın vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Her ne kadar zaman zaman çok kötü olaylar yaşansa ve bazı kulüpler arasında kan davası gibi düşmanlıklar olsa da İngiltere'de futbol bir başkadır. 

Almanya-İspanya-Fransa-İtalya-Hollanda-Portekiz  gibi ülkelerde de futbol her zaman dikkat çekmiş ve bu ülkelerin takımları, futbolun dünyanın her yerinde izlenir bir spor olmasını sağlamıştır. Son yıllarda Rusya ve Çin'de çok büyük paralar ile oyuncu transferleri yapılmış ve futbol değişik nedenlerden dolayı bu ülkelerde ilgi merkezi haline gelmiştir. Ayrıca Afrika kıtasının futbolda gösterdiği gelişim de bu kıtayı ucuz, genç ve yetenekli  futbolcu kaynağı haline getirmiştir. 

Güney Amerika'da ise futbol adeta bir din gibidir. Başta Brezilya ve Arjantin olmak üzere tüm G.Amerika'da futbol dediğiniz zaman yaşam durur. Buralarda futbol yoksul sınıfların yoksulluktan kurtulmak için sarıldıkları tek araç, tek çıkış noktasıdır.  

Özellikle Brezilyalıların futbola olan yatkınlıkları ve tutkuları bu yoksulluktan kurtulmada büyük bir rol oynamıştır. Pele ve Maradona  örnekleri bu kıtada futbola ilgi duyan gençler için müthiş örneklerdir. Ancak  G.Amerika'da futbola olan tutku o kadar fazladır ki bazen ülkeler arasında savaş bile çıkarabilir.  

1969 Dünya kupası elemelerinde Honduras-El Salvador arasında yaşanan olaylar  halen akıllardadır. Bazılarına göre basit bir futbol maçı yüzünden bu iki ülke arasında savaş çıkmıştır. “Futbol Savaşı" adı verilen bu savaşın bilançosu 4 bin ölü, 12 bin yaralı olmuştur. Düşünün sadece bir futbol maçı yüzünden iki ülkede binlerce insan ölmüş ya da yaralanmıştır. Öyleyse “Futbol Asla Sadece Futbol Değildir”… 

Arjantin ile İngiltere arasında Falkland Adaları yüzünden yaşanan olaylar futbola da yansımıştır. İki ülke arasında uzun yıllar devam eden gerginlik, spor müsabakalarında ise rekabete dönüşür. 

1986 FIFA Dünya Kupası çeyrek finallerinde oynanan ve Arjantin’in 2-1 galibiyetiyle sonuçlanan maçta Arjantin’in iki golünü de kaydeden ünlü futbolcu Diego Armando Maradona, duygularını şu şekilde anlatmıştı:

“Maçtan önce futbolun Falkland Savaşı'yla ilgisi olmadığını söyleyip duruyorduk ama orada birçok Arjantinli çocuğu kuş yavruları gibi öldürmüşlerdi... Bu bir rövanş olacaktı, sanki Malvinas'ın intikamını alacaktık. Yaptığımız röportajlarda hepimiz, bunları birbirine karıştırmamak lazım; futbol ve politika ayrı şeylerdir filan diyorduk ama yalandı hepsi, düpedüz yalan! İşte bunun için, sanırım attığım gol, golden de öte bir şeydi.” 

Maradona'nın da dediği gibi futbol ve politika gerçekten birbirinden ayrı değil midir? Bunun için tüm dünyanın konuştuğu derbilerin saha dışında görünmeyen yüzlerine bakmak gerek.  

Arjantin'de Boca-River Plate derbisine yoksullar ve zenginlerin maçı, İskoçya'daki Rangers-Celtic maçlarına Protestan-Katolik çekişmesi, İtalya”daki Roma-Lazio ve İspanya'daki Barcelona-R. Madrid derbilerine farklı siyasi  görüşlerin çarpışması olarak bakılmaktadır. Birçok ülkede bu  örnekleri çoğaltmak elbette mümkündür. 

Neyse konuyu fazla dağıtmadan dönelim bizim ligimize. Ligin bitmesine daha 8 hafta var ve ne küme düşecek takımlar ne de şampiyon olacak takım net olarak belli. Bundan sonra ne olacağını kimse bilemez. İlk defa yaz aylarına sarkan bir sezon oluyor ve şu anda hangi takım ne düzeyde bilinmiyor. 

Çok uzun bir aradan sonra takımların ve oyuncuların nasıl performans göstereceği merakla beklenirken alınacak sonuçlar kimseyi şaşırtmasın. Bundan sonra alınacak hiçbir sonuç benim için sürpriz olmaz. Bir yanda yaz sıcakları, öte yanda virüs endişesi ve boş tribünler önünde oynanacak futbol, her sonuca açık. 

Belki de futbolu cazip kılan bu bilinemezlik ve her sonuca açık olması...Futbolun büyüsü dediğimiz şey belki de bu olmalı... 

Esen kalın.