Felaketin ayak sesleri

Felaketin ayak sesleri

6 Kasım 2019 Çarşamba  |   Serbest Kürsü

“Bir gün yürüyüş için dışarı çıktınız ve kontrolden çıkan bir trenin beş işçiye doğru süratle ilerlediğini gördünüz. Makinist, muhtemelen kalp krizinden dolayı, bilincini yitirmiş durumda. Eğer bir şey yapılmazsa, işçilerin hepsi ölecek. Tren tüm işçileri ezip geçecek. Tren o kadar hızlı geliyor ki, kaçmak için zamanları yok. Ama bir umut var. Tren beş kişiye ulaşmadan önce raylar çatallanıyor ve diğer ray üzerinde yalnızca bir işçi bulunuyor. Trenin makas değiştirip beş işçinin bulunduğu yönden sapmasını ve diğer raydaki tek işçiyi öldürmesini sağlayacak kola yeterince yakınsınız. Bu durumda siz ne yapardınız?” 

Beş kişiyi kurtarmak için bir kişiyi feda mı ederdiniz?  Yoksa “Allah’ın işine karışılmaz, kaderleri böyleymiş” diyerek beş kişinin ölmesine mi tanık olurdunuz? 

Ya da tereddütte birlikte öylece dona mı kalırdınız? Çoğunluk bu soruya tek kişi yerine beş kişiyi kurtarırdım cevabını vermiş. 

Ben ise avazım çıktığı kadar bağırarak hepsini uyarmaya çalışırdım, buton ya da kola dokunmazdım ve o şanslı tek kişiyi ölüme yollayarak cinayet işlemezdim, diye düşünüyorum. Tabii öyle bir anda o telaşla sesim de ne kadar çıkabilirdi, kaçmak için zamanları da yok ayrı bir konu.

(Yukarıdaki tren bahsi ilk İngiliz filozof Philippa Foot (1920-2010) tarafından ortaya konmuş bir düşünce deneyinin versiyonudur.)

Yaşadığımız gezegende de bir iklim değişikliği treni; makinisti, küreselleşmenin büyük patronlarınca bayıltılmış şekilde gümbür gümbür milyonlarca insanın üzerine hızla geliyor aslında… Günümüzde iklim değişikliği en büyük çevresel, sosyal ve ekonomik tehditlerden birini teşkil ediyor. İklim değişikliği kısa vadede sel baskınları, uzun vadede daha fazla kuraklık olarak çift yönlü felaket dalgasına ilave deprem, tsunami, fırtına, kasırgalar ve diğer aşırı hava koşullarının eklenmesi anlamına geliyor.  

Geçtiğimiz ekim ayında belki sizin de dikkatinizi çekmiştir. Hani sıcaklık sisi olur ya onun gibi ama sarı-gri kirli bir renk sisle karışık yaşadığımız şehir İstanbul üzerine çökmüştü. Sabah uyanıyorum var, gece yatmadan tekrar bakıyorum pencereden yine aynı tabaka şehrin üzerinde… İçimden inşaat tozları, kalabalık, egzoz, sanayi diye geçiyor. “Bir rüzgâr çıksa, dağıtsa, gitse…” diyorum. Rüzgâr çıkıyor ama dağılmıyor hayret çok enteresan geldi bana bu tabaka… Neyse şehir dışına çıkma imkânı doğdu ve Marmara Bölgesi, Ege derken aaa yol boyunca aynı tabaka her yerde. Sevgili İstanbul’un günahını almışım. Dönüyorum bir süre sonra İç Anadolu’ya kısa bir yolculuk çıkıyor ve yine yol boyunca aynı çökmüş kirli tabaka, inanamıyorum, kafam almıyor. “Yurdumun üzerine çökmüş kara bulutlar” diyorum bırakıyorum artık bu görüntüyü kafama takmayı… Ta ki neredeyse bir ay sonra dün akşam bakkala yürürken hissediyorum oh bir nefis esinti bir temiz hava İstanbul’da… Derin derin içime çekiyorum. Eve dönünce hemen uzaklara bakıyorum penceremden… Oh! Nihayet gitmiş.  

Yine geçen ekim ayında Birleşmiş Milletle (BM) 74’üncü Genel Kurul çalışmaları kapsamında ‘İklim Değişikliği’ toplantısında bilim adamları araştırma raporları ile iklim değişikliği tehlikesinin küresel ısınma boyutlarının beklenenden daha erken ve şiddetle dünyamızı vuracağının altını çizdiler. Raporda yer alan bulgulara göre, iklim değişikliğinin etkisiyle eriyen buzullar deniz seviyesinde yükselmeye neden oluyor ve aşırı hava koşulları artıyor.

Ekonomik, sosyal ve çevresel dengenin makul ölçüler içerisinde korunabilmesi için küresel ısınmayı 2 derecenin olabildiğince altında ve mümkünse 1,5 derece ile sınırlı tutmak hedeflenerek BM çatısı altında 2015 yılında 197 ülke tarafından imzalandı Paris Anlaşması. İklim değişikliğiyle mücadeleyi amaçlayan bu anlaşmayı sadece imzalamak yeterli değil onaylamak da gerekiyor. Onaylamayan sadece 10 ülke var. Bunlardan birisi de Türkiye. Diğer ülkeler ise Angola, Eritre, İran, Irak, Kırgızistan, Lübnan, Libya, Güney Sudan ve Yemen.  

Zira bilim insanlarına göre küresel ısınmanın zararlarına öncelikle maruz kalacaklar, en az gelişmiş ülkeler, adapte olmak için en az mali ve teknik kapasiteye sahip olduğundan, en korunmasız ülkeler olarak yer almaktalar. Günümüzde 10-24 yaş aralığında dünyada 1,8 milyar genç yaşamaktadır ve bu gençlerin de %90’ı gelişmekte olan ülkelerdedir diye belirtirsem sorunun büyüklüğü ve kimleri vuracağı daha iyi anlaşılacaktır sanırım.  

Bir göletin bulunduğu bir bahçeden geçiyorsunuz Bir arkadaşınızla buluşacaksınız ve çok şık giyinmişsiniz. Bir anda bir şıpırtı ve çığlık duydunuz. Küçük bir çocuğun suya düşmüş ve boğulmak üzere olduğunu fark ettiniz. Ne yapardınız? Öylece yürüyüp gider miydiniz? Yoksa üstünüz başınız, tonlarca para verip aldığınız ayakkabılarınızın mahvolmasına bir an bile tereddüt etmeden çamurlu havuza atlayıp küçük çocuğu kurtarır mıydınız? "Bir çocuğun hayatı ayakkabıdan, giysiden daha değerlidir" diyen cevaplarınızı duyuyorum. 

UNICEF’e göre küresel ısınmanın etkisiyle en büyük risk altında bulunanlar, tüm dünyada kuraklık tehdidinin en yüksek olduğu bölge olan Afrika’da yaşayan 5 yaş altı 160 milyon çocuk. Ayrıca 500 milyon kadar çocuk da genellikle Afrika’daki Güney Sahra bölgesi ve Asya olmak üzere sel baskınlarının sıklıkla görüldüğü bölgelerde yaşamaktadır. O havuza düşen çocukla dünyanın herhangi bir yerinde açlıktan, susuzluktan, sel baskınlarından, savaştan, fakirlikten, cinsel istismardan, hastalıktan ölmek üzere olan çocuk arasında sizce ne fark var?  Uzakta oldukları için çocukların nasıl, ne şekilde öldüklerini görmeme farkı… 

Türkiye de sanıldığının aksine su kaynakları ile zengin bir ülke değil. Devlet Su İşleri'nin (DSİ) verilerine bakıldığında 10 yıl içinde su fakiri ülke konumuna gelecek. Ve susuz kalınca “kader” mi diyeceğiz?  

Yoksa…. 

Gençlere ve çocuklara yönelik eğitim programları ve sosyal sorumluluk projeleri ile çevreye olan duyarlılığın, sorumluluğun ve bilincin arttırılmasını sağlamak için çevre bilinci konusunun tüm eğitim kademelerinde müfredata bir an evvel alınması öğretmenlerin öncelikleri olabilir mi? 

Gençlerin enerji kaynaklarının verimli kullanımı ile ilgili bilinçlenmelerini sağlamak, geri dönüşüm hakkında bilgilendirme çalışmaları yapmak, geri dönüşüm noktalarının yaygınlaştırılmasını sağlamak ve kullanımını teşvik etmek için aileler, çevre, belediyeler destek verebilir mi? 

Ayrıca yenilenebilir enerji başta olmak üzere her türlü (nükleer enerji de dâhil) enerji kaynağı hakkında bilimsel gerçekler ışığında bilgilendirmek, enerji ve çevre arasındaki ilişki hususunda gençlerde gerekli bilinci oluşturmak için liselere, üniversitelere bilim insanları davet edilip seminerler, söyleşiler düzenlenebilir mi? 

Çevrenin korunmasını ve gençlerde çevre duyarlılığının arttırılmasını sağlayacak uyarıcı mesajlar içeren programlar hazırlanması konusunda medya destek olabilir mi? Hatta ilkokula giden öğrencilerin anlayabileceği çizgi film destekli programlar hazırlanabilir mi? Tüm bunlar hiç de zor olmasa gerek… 

Doğru ve bilinçli tercih tüketicilikle, duyarlılıkla, empati ile yaşadığımız güzelim dünyaya, tüm canlılara saygılı ve aç gözlülükten uzak kalarak gelecek nesillere yaşadığımız dünyayı koruyarak şans vermek bizim elimizde…

Kaynaklar:  

Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) 

Avrupa Çevre Ajansı 

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) 

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) 

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 

Felsefenin Kısa Tarihi (Nigel Warburton) 

Devlet Su İşleri (DSİ)