Farklı bir Afrika turu

Farklı bir Afrika turu

1 Şubat 2020 Cumartesi  |   MG Özel

Güney Afrika’ya yapılan paket turlar klasik olarak Cape Town, Sun City ve Kruger Millî Parkı’nı içerir. Turlara katılanlar için en heyecanlı bölüm kuşkusuz Kruger’de yapılan safaridir. Buna hak vermemek mümkün değil. 

Ben de kendimce bir Güney Afrika turu yaptım. Ama alışılmış paket turlardan değil. Her adımını kendim planladım. Her zaman gidilemeyecek bir coğrafyada en çok görmek istediğim noktalara öncelik verdim. Sonunda aşağıda okuyacağınız sıra dışı gezi çıktı ortaya... 

Güney Afrika Cumhuriyeti

Turumuzun ilk durağı Güney Afrika Cumhuriyeti’nin yasama başkenti olan Cape Town. Diğerleri, yürütme başkenti olan Pretoria ve yargı başkenti olan Bloemfontein (okunuşu blumfonteyn). Bu nasıl bir sistem diyebilirsiniz. Hollanda’ya özgü bir sistem. Hollanda’nın resmî başkenti Amsterdam olduğu halde yürütme başkenti Flemenkçe adı Den Haag olan Lahey’dir. Kendi sistemlerini bir dönem sömürgeleri olan Güney Afrika’ya getirmişler. 

Ülke 17. yüzyılda Hollanda sömürgesi oluyor. 19. yüzyılın başlarında İngilizlerin işgal etmesiyle Britanya İmparatorluğu’nun bir parçası hâline geliyor. 1931 yılında bağımsızlığını kazanıyor. Ancak nüfusun %20’sini oluşturan beyazlar yönetimde olacak şekilde. 1948 yılından itibaren de ırk ayrımcılığı olarak çevirebileceğimiz apartheid rejimi sahne alıyor. 

Apartheid’a göre insanlar beyazlar ve beyaz olmayanlar olarak ikiye ayrılıyor. Beyaz olmayanlar siyahlar ve melezler ya da renkliler. Asya kökenli olanlar renkli grubuna giriyorlar.  

Beyazlar her yerde öncelikli ve üstün. Beyaz değilseniz onlarla beraber aynı yerde oturamıyorsunuz, aynı okullara gidemiyorsunuz, onlarla evlenemiyorsunuz, onların çalıştığı işlerde çalışamıyorsunuz, aynı mezarlığa gömülemiyorsunuz, aynı tuvalete bile gidemiyorsunuz. 

Kısaca ANC olarak tanınan Afrika Ulusal Kongresi ırk ayrımcılığına karşı yıllarca süren bir direniş gösteriyor. Bu direnişin dünyaca simgeleşmiş lideri de Nelson Mandela. Yıllarını cezaevinde geçirmiş bir idealist, bir özgürlük savaşçısı. Mandela’nın mücadelesi sayesinde dünya bu rejimin çirkin yüzünü görüyor ve zamanla ona karşı tavır almaya başlıyor. 

Dünyada tepkilerin artması üzerine apartheid rejimi 1980'lerin ortalarından itibaren belli tavizler vermeye başlıyor. Söz gelimi siyahları 1985'den sonra üniversitelere kabul ediyorlar. 1990 yılına gelindiğinde artık beyazların girdiği pek çok yerde siyahları da görmek mümkün.  

Takvimler 26.Nisan.1994 gününü gösterdiğinde apartheid iğrençliği iki cümleyle tarihin kara sayfalarına karışıyor: 

Nelson Mandela "Nihayet özgürüz!" diyor, sonradan yardımcısı olacak dönemin Cumhurbaşkanı De Klerk ise "İktidarı Güney Afrika halkına devrediyorum." 
 

 

Bu tarihten itibaren siyahlar da Güney Afrika vatandaşı oluyorlar…Yanlış okumadınız, o güne kadar siyahlar vatandaşlık haklarına sahip değildiler. Aslında hiçbir hakka sahip değildiler. Yaşama hakkına bile… 

Polis, sadece şüphelendiği için bir siyahı öldürebiliyordu, hem de hiç hesap vermeden. Güney Afrika’da apertheid döneminde siyah olup da bir yakınını kaybetmeyen ya da işkence ve zulme uğramayan tek bir insan bulamazsınız.  

Bu dönemi daha iyi anlamak için Cape Town’da gezi kitaplarından öğrendiğim önemli bir ziyaret noktasına gidiyorum: Apartheid Müzesi. Burada güzel canlandırmalar yapılmış. Irk ayrımcılığının tarifsiz zulmü bu canlandırmalarla anlatılıyor. O döneme ait pek çok belge ve fotoğraf da sergileniyor. İnsanı derinden etkileyen bir yer burası. İnsanlığından utanmamak mümkün değil. İçimi acı bir burukluk kaplamış olmasına rağmen bu deneyimi yaşamak gerektiğini düşünüyorum. 

Apartheid rejiminin sona ermesinin ardından Güney Afrika Cumhuriyeti demokratik bir görünüm kazandı. Ancak insanların rengine göre ayrımcılık bir anlamda devam ediyor. Artık siyahlarla beyazların değil siyahlarla daha siyahların arasında yaşanan bir ayrımcılık var. Ne demek istediğimi açıklayacağım. 

Güney Afrika gerçekten 72 milletten meydana gelmiş durumda. Her ırktan, her etnik kökenden, her dinden insan yaşıyor burada. Sokaklar insan çeşitlemesi. Siyahlar ve daha siyahlar 43 milyonluk nüfusun yüzde 70'ini oluşturuyorlar. Siyahlar, Güney Afrika'nın Zulu, Xhosa, Swati gibi yerli halkları. Daha siyahlar dedikleri ise Nijerya, Namibya, Tanzanya gibi ülkelerden göç edenler. Siyahların bugün daha siyahlara eskiden beyazların kendilerine baktığı gibi baktıklarını söylemek mümkün. Onların toplumla entegre olmalarına fazla rıza göstermiyorlar. Onları bir şekilde dışlıyorlar.  

Resmî olarak apartheid sona erdi. Bugün beyazlar, siyahlara ve melezlere son derece kibar davranıyorlar. Ama gönüllerinin derinliklerindeki ırkçı hislerin tamamen köreldiğini söylemek zor. Beyazlarda "Ah o eski günler" nostaljisi, siyahlarda ise "Onlar hep birbirlerini tutarlar" ezilmişliği biraz kazındığında hemen görünüyor. 

Altın Şehri olarak da anılan Johannesburg (halk dilinde Joburg)'da bir beyaz "eskiden buralar ne kadar temiz ve nezihti, ailece gezer, yemek yer, eğlenirdik" diyor şimdi çıkamadıkları Joburg sokakları için. Bu sözde hiçbir abartıcı katkı maddesi bulunmamaktadır: Joburg sokaklarında beyazlar dolaşamaz! Kurtarılmış bir suç kalesi Joburg. Daha doğrusu suç cenneti. Burada ne kanunun ne de polisin hükmü geçiyor. Bu nedenle pek çok görkemli otel, restoran ve iş yeri kapanmak zorunda kalmış. 

Burada yaşayan pek çok beyaz ne mi yapıyor? Evden işe, işten eve arabasıyla gidip geliyor ve tecrit edilmiş mahallelerde yaşayıp, tecrit edilmiş yerlerde alış veriş ediyor ya da eğleniyor. Hemen her yerde "Right of admission reserved" (Girişe izin verme hakkı saklıdır) yazılı. Kısacası herkes her yere giremiyor. 

Tur operatörü ırkçı bir beyazla tanışıyorum Joburg’da. Zamanında sadece Güney Afrika'da ANC'ye karşı değil, fakat komşu ülkeler Mozambik ve Angola'daki özgürlükçü SWAPO gerillalarına karşı da savaşmış bir milis. "Biz kaybettik ve işte ülke bu hale geldi" diyor öfkeli sesiyle. Batı'yı suçluyor, olanlara göz yumduğu ve bu sonuçlara sebep olduğu için. Yeniden kendisine fırsat verilse siyahları katletmekten büyük bir zevk alacağı her halinden belli oluyor. 

Not olarak düşmekte yarar var: Güney Afrika'da silah taşımak serbest. Bu ülkede geçirdiğim sürede pek çok silah satılan dükkana rastladım. 

Cape Town'da durum Joburg’a göre daha iyi. Gündüz çalışma saatlerinde Cape Town sokaklarında dikkatli olmak koşulu ile dolaşılabiliyor. Saat beşten sonra neredeyse hiç beyaza rastlanmıyor. İşin ilginç yanı, bir şey olabileceği riskine karşı sizi uyaranların çoğunlukla siyah olmaları. Aslında belki de bugünkü durumu, kendilerine yapılan onca zulümden sonra gururlarına yediremiyorlar. 
 

 

"Townshipler" var Güney Afrika'da. Çoğu ülkenin ve kıtanın kırsalından gelen ve kelimenin tam anlamıyla derme çatma barakalarda yaşayan yüz binlerin mahalleleri. İnsanlar eğitimsiz ve işsiz. Son derece düzenli yapısı olan Güney Afrika kentleri için halen en büyük sorunu oluşturuyorlar. Sürekli büyüyorlar ve sayıları artıyor. Kendilerine tahsis edilen alanların dışına taşıyorlar. Bu yüzden elektrik, su gibi en temel gereksinimleri bile ulaştırmakta güçlük çekiyor kent yönetimleri. Onlar da bu hizmetlerden kaçak faydalanıyorlar. 

Buraların önemli bir özelliği de beyazların giremiyor olması. Özel düzenlenen turlar, beyaz adama aracın camından gösterebiliyor bu yerleri. Ben, bu bölgede iki yıl resmî görevli olarak insanlara yardım etmiş olan rehberimin, sorumluluk almayacağına dair uyarılarına aldırmadan, çıkıyorum araçtan ve aralarına karışıyorum insanların. Neticede rehberim her ne kadar şanslı olduğumu söylese de hiçbir tehlike ile karşılaşmıyorum ve çok sempatik buluyorum insanları. Sanırım talih perimin yakın koruması altındaydım... 

Anayol üzerinde apartheid döneminden kaldığını düşündüğüm Afrikaans dilinde bir duvar yazısı ilişiyor gözüme: “MOOR DE BOER!” (mur dı bur diye okunuyor), hemen rehbere soruyorum ne yazdığını “kill the white!” yazıyor diyor: “Beyazı öldür!” 

Boer sözcüğü, kökü Flemenkçe olan Afrikaans dilinde çiftçi demek. Güney Afrika’ya ilk gelen beyazlar Hollandalı çiftçiler olmuş. Bu nedenle de boer sözü beyaz adamı simgelemiş. Bir insanı gördüğü yerde öldürecek kadar öfke birikmiş içlerinde. Bu noktaya getirene kadar, beyaz adamın neler yaptığını varın siz düşünün. 

Rehberimin “bildiği” bir kahvehanede oturup bira içiyoruz siyahlarla birlikte. Satıcı kadın güvenlik için demir parmaklıkların arkasında oturuyor. Bu derme çatma kahvehanede Türkiye'yi tanıyan ve düzgün İngilizce konuşan bir kadına rastlamak sadece beni değil, o insanları yıllardır tanıyan rehberimi bile şaşırtıyor. 

Bu bölgelerde oturanların çoğunun fakir kıtanın diğer ülkelerinden gelen işsizler olduğu anlaşılıyor. Güney Afrika yönetimi bu gelişmiş ülkeye süregelen kaçışın önünü bir türlü alamıyor.  

Suç işleyen ve beyazlara büyük şehirlerde soluk aldırmayan çetelerin başını özellikle Nijerya'dan gelenlerin çektiği vurgulanıyor. 

Avrupalı, Güney Afrika'yı gerçekten küçük bir Avrupa haline getirmiş. Madencilik başta olmak üzere sanayisi, konutları, yolları ve önemlisi yaşam tarzıyla herhangi bir Batı Avrupa ülkesinden farklı değil burası. Trafikte kurallara ve birbirlerine son derece saygılı oldukları gözleniyor. Aynı nezaketi ve özeni, ziyaret ettiğim diğer Afrika ülkelerinde görmedim. 

Dinlenmek ve Afrika'nın eşsiz doğasının keyfini çıkarmak için Batılılara mükemmel tesisler kurulmuş. Kruger Millî Parkı ve Sun City bunların başta gelenleri. Bu tip yerlerde asla güvenlik sorunu yok. En azından bugün için. 

Güney Afrika şehirleri içinde en gelişmiş olanı ve aynı zamanda ticaretin de merkezi konumundaki Cape Town. Atlantik Okyanusu sahilinde Table Mountain adı verilen dağın yamacına kurulmuş. Bu dağın gerçekten bir masa kadar düz bir tepesi var. Bu tepenin üzerine çöken bulutların, dağın yamacından aşağı doğru, bir şelale gibi aktığını görüyorsunuz. Bu seyrine doyum olmaz bir manzara. Cape Town’un küçük limanında sıra sıra dizilmiş kafelerden birine oturup bu eşsiz manzara karşısında içkinizi ya da kahvenizi keyifle yudumlayabilirsiniz. Benim Cape Town’a vardığım gün buna bir de meydanda yapılan caz festivali eklendi. İnanın orada aldığım keyfi, dünyanın çok az yerinde almışımdır. 

Bu kente gelen turistlerin banko uğrak yeri Victoria Wharf ve Waterfront. Burası çok çeşitli yeme içme, eğlence ve alış veriş olanakları olan özel güvenlikli bir bölge. Turistler için hazırlanmış kitapçık ve broşürlerde gün batımından sonra dolaşılabilecek tek mekan olduğu belirtiliyor. Yılda yirmi milyon turistin burayı ziyaret ettiğini de kaydedelim. Burada benim en çok Afrika’ya özgü el sanatları ilgimi çekti. 

Ancak kent merkezinde gündüz kurulan pazarlarda neredeyse tüm kıtadan gelen insanlar her çeşit el sanatları örneklerini çok daha ucuza satıyorlar. Üstelik bir şey almadan ayrılmanıza da pek izin vermiyorlar. Pazarlar gerçekten çok eğlenceli yerler ve Afrika’nın sanatları kadar insanlarını tanımak için de eşsiz mekanlar. İşin sosyo-ekonomik boyutunda bu pazarlar yoksul ülkelerden gelen Afrikalılara geçim imkanı sağlıyor. Burada ucuz gibi gözüken ürünleri, aslında çok daha az turistin gittiği ülkelerine oranla, iyi fiyata satabiliyorlar. 

Greenmarket ve Pan African Market bu pazarların önde gelenleri. Daha benim yetişemediğim pek çok pazarların olduğunu da sonradan öğreniyorum. 
 

 

Ümit Burnu ve penguenler... 

Cape Town’a kadar gitmişken mutlaka Ümit Burnu’na uğramalı. Burası Afrika kıtasının en güney değil ama en güneybatı noktası. Aynı zamanda Atlantik ve Hint okyanuslarının birleştiği yer olarak kabul ediliyor. Gerçek anlamda bu sular Ümit Burnu’nun yaklaşık 50 kilometre kadar doğusunda birleşiyorlarmış. Her iki okyanusta kopan fırtınalardan kaçan gemiler buraya ulaştıklarında kurtulduklarına inanırlarmış. Bu nedenle Ümit Burnu adı verilmiş. 

Burada fotoğraf çektirmekten çok daha ilginç olan bir şey varsa, Ümit Burnu’na  yakın bir alanda yaşayan penguen kolonisi. Yanlış okumadınız penguenler! Üstelik parkta filan değil, doğal ortamlarında. Afrika’ya giderken insanın aklından fil, zürafa, gergedan, aslan gibi hayvanları görmek geçiyor. Penguen göreceğimi aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Ayrıca bu sempatik hayvanlar sadece Antarktika’da doğal ortamlarında görülebilir sanıyordum. Daha sonra Avustralya’da, Arjantin’in güneyinde yer alan Patagonya‘da ve Falkland Adaları’nda da yaşadıklarını öğrendim. Yalnız siz, siz olun onlara dokunmayın. Ben yapılan uyarılara aldırmadan bir tanesini okşamaya kalktım, neredeyse parmağım gidiyordu. O masum görünüşlerine aldanmayın. Son derece güçlü çeneleri var ve hiç acımadan ısırıyorlar. 

Güney Afrika’da safari yapmasanız bile bu ülkenin yollarında her zaman babunlara rastlayabilirsiniz. Bunlara da dikkat etmek lazım. İnanmazsınız ama en az bir aslanınki kadar uzun dişleri var ve en az aslan kadar vahşiler. Swaziland’da yerlilerin, ellerinde uzun değnekler taşıdıklarını görmüştüm. Sebebini sorduğumda karşılarına çıkacak vahşi hayvanlardan korunmak için olduğunu söylemişlerdi. İlk anda abartılı geldi ama haklıydılar. Burası Afrika, burada dikkatli olmak lazım. 

Güney Afrika Cumhuriyeti, elmas ve altın alanında dünya üreticilerinin başında geliyor. Bereketli geniş toprakları, zengin kaynakları, kısacası gelişmek için her türlü olanağı var. Ama bu ticaretin kaymağını her zaman olduğu gibi Avrupalılar yiyor. 

Bu ülkenin tam on bir resmi dili var. Kullanım sırası ile İngilizce, Afrikaans, Zulu, Xhosa, Sotho, Ndebele, Swazi, Pedi, Tsonga, Venda, ve Tswana. 

Mandela, Xhosa halkından. Bu kelimedeki "X" harfi Türkçedeki dilin yanından çıkarılan "çık" sesi ile okunuyor. Yani Çık'hosa. Bu dilde ayrıca "Q" harfi de damaktan çıkarılan "tok" diye bir ses. Konuşmalar dinlenince insan gülme krizleri geçiriyor. 

Güney Afrika’ya giden yabancı turistlerin büyük bir çoğunluğu Cape Town’u ziyaret ettikten sonra Sun otel ve kumarhaneler zincirinin kurduğu yapay tatil beldesi Sun City’de tatil yapıp ve elbette kumar oynayıp bu ülkeden ayrılıyorlar. Ben öyle yapmadım. Buraları gördüm görmesine de sonra ayrılmadım. Bir daha belki ömür boyu gelme fırsatı bulamayacağım bu topraklarda benim için görülmeye değer başka yerler de vardı... Bunlar Swaziland, Mozambik ve Lesotho idi. 

Ancak Swaziland’a uçmadan önce Joburg’da bir tam günüm vardı. Ben de bu ülkenin dünyaca ünlü elmas madenlerinden birini ziyaret ettim. Maden artık aktif olarak işletilmiyor. Müzeye dönüştürülmüş. Bir asansörle yerin yaklaşık 100 metre altına iniyorsunuz. Bu endişe verici inişin neticesinde gördüğünüz elmasın çıkartıldığı kayalar. Bazı kayalarda çok minik elmas cevherleri özellikle bırakılmış. Ancak mercek altında seçebiliyorsunuz. Tonlarca kayadan bir iki gram elmas çıkarıldığını anlatıyorlar. Ancak müzenin bir de sergi bölümü var. İlginç olan yer de burası aslında. Ham elmas nasıl birşeydir burada görüyorsunuz. Aslında cevher olduğunu bile fark etmek zor. Bu ham elmasların ne şekilde kesildikleri de gösteriliyor. Sergide bu madenden çıkarılmış olan 101 karatlık elmasın da bir kopyası var. Aslı milyonlarca dolar değerinde olan dünya sıralamasına giren bir elmas bu. 

Artık Güney Afrika turumuza devam edebiliriz... 

Önce Swaziland’a gidelim, ne dersiniz? 

Joburg’dan bindiğim uçak Swaziland’ın başkenti Mbabane’ye iniyor. Garip yazılışı olan bu sözcük “embabane” şeklinde okunuyor. İndiğimiz yere havaalanından çok, baraka demek daha doğru olur. 

Ülkemizde hemen hemen hiç bilinmeyen ve doğrudan diplomatik ilişkimiz olmayan bir milyon nüfuslu bu küçük ülke, Güney Afrika Cumhuriyeti ile Mozambik arasında yer alıyor ve kraliyetle yönetiliyor. Ülke adını, tarihteki ilk kralı 1. Mswati’nin adından alıyor. Swaziland’ın bilinmeyen asıl adı ise Ngwane. Kralın emriyle 2018 yılında ülkenin adı Eswatini olarak değiştirildi. Ancak bugün bile paralarında Swaziland yazmaya devam ediyor.  

Swaziland, geçen yüzyılın başından, 1968’e kadar bir İngiliz kolonisi. 1968’de bağımsızlığını kazanıyor. 

Bugün Swazi adı verilen halk da Güney Afrika’daki pek çok etnik gruptan biri olan Bantu kabilesinden geliyor. Bu ülkeye bir “kabile krallığı” demek daha doğru olabilir. Fakat yine de kıtadaki en eski krallıklardan biri olarak kabul ediliyor. 

Kalacak yerimi Cape Town’daki bir acenteden ayırtmıştım. Otelin adı Royal Swazi Sun idi ve Sun Grubu’na aitti. Çok güzel bir otel olduğu söylenmişti ancak otele gelince şok geçirdim desem abartmış olmam. Bu otel Victoria dönemi mimarisi ve dekorasyonu ile göz kamaştıran, son derece lüks bir oteldi. Geniş odaları Afrika sanatları ile dekore edilmişti. Onlarca beş yıldızlı otelde kalmama rağmen, ilk kez bir otelin banyosunun fotoğrafını burada çektim. Otelin lobisindeki koltuklar kaplan, leopar gibi vahşi hayvanların postları ile kaplanmıştı. Ayrıca çimlerin üzerinde uzanarak güneşlenebileceğiniz çok güzel bir havuzu ve Las Vegas’takilerden aşağıda kalmayan lüks bir kumarhanesi vardı. Bu kumarhanede buranın müdavimi olduğunu öğrendiğim kralın kardeşinin slot makinelerinde oynadığını gördüm. 

Mbabane çok küçük bir kasaba. Küçük olmasına karşın modern binaları ve düzgün alış veriş merkezleri var. Afrika’nın pek çok yerinde, oteller dışında temiz yemek yiyeceğiniz yerler bulmak güç. Bulduğunuz lezzetleri de kabullenmek ayrı bir konu. Swaziland’da ne yiyeceğim diye düşünürken, KFC’yi burada bulmak beni hem şaşırttı, hem sevindirdi. Çok yabancısı olduğunuz bir ortamda tanıdık bir lezzeti bulmak çok daha anlam kazanıyor. 

Gittiğim her yerde mutlaka halk pazarlarını gezerim. Yeme içme olduğu kadar, o ülke halkının yaşam kültürünü barındırır pazarlar. Mbabane’nin bir tane merkez pazarı var. Bizim semt hallerinin belki de onda biri kadar. Fakat işin şaşırtıcı tarafı burada satılan tüm sebze ve meyvelerin naylonlarla paketlenmiş olması. Çok temiz ve düzenli bir görüntü var. Burada bu standardı görmek beklemediğim bir durum. 
 

 

Swazi halkının geleneksel yaşamını görmek için ise Swazi Kültür Köyü’ne gitmek gerekiyor. Bu köy yaşayan bir müze ve turistler para ödeyerek ziyaret ediyorlar. Kamıştan yapılmış yuvarlak evlerde yaşıyorlar. Burada belgesel filmlerde izlediğimiz gibi kadınlar ve genç kızlar üstleri açık dolaşıyorlar. Hatta arzu ederseniz sizinle resim çektiriyorlar. Evlerin içinde fazla bir ayrıntı yok. Elbise kullanmadıkları için gardıropları yok. Hasırların üzerinde yatıyorlar. Yastık yerine takoza benzer tahtalar kullanıyorlar. Bunlarda nasıl uyunabilir, bir türlü anlayamıyorum.  

Yaşam geleneksel olunca, köyün doktoru da büyücü oluyor. Beni kendi yöntemleriyle "check-up"dan geçiriyor. Neyse ki ilaç vermiyor. Bir an evvel yanından uzaklaşmanın doğru olacağını düşünüyorum... 

Yemekler, evlerin dışında yakılan ateşin üzerinde, büyük kazanlarda yapılıyor. Köyün kadınları sırayla yemek yapıyor. Sonra yemek ortaklaşa yeniyor. 

Swaziland’daki ikinci günümde, beni daha sonradan Mozambik’e götürecek olan şoförüm Bhekimpi ile Ezulwini Vadisi’nde bulunan Mlilwane Millî Parkı’nı ziyarete gidiyorum. Kruger Parkı’nda kaçırdıklarımın bir kısmını burada görmeyi umuyorum. Parkın içinde belli bölümlere araç girişine izin veriliyor. Tüm parkı araçla gezemiyorsunuz. Gerisini yayan dolaşmanız gerekiyor. İki üç saat boyunca parkta dolaşıyorum. Görebildiğim hayvanlar sadece turnalar ve zebralar. Ancak bir zebra yavrusunu yakından görmek ve fotoğrafını çekmek beni çok mutlu ediyor. Burada zürafalar ve antiloplar da varmış ama ben rastlamıyorum. Filler, gergedanlar ve aslanları görmek ise başka bir safariye kalıyor... 

Bu parkın ardından Swaziland’ın ilk kralı olan Sobhuza II Anıt Parkı’na gidiyoruz. İçinde kralın heykelinin olduğu bir yapı var. “Burası aynı zamanda kralın mezarı mı” diye soruyorum Bhekimpi’ye. “Hayır” diyor “burası sadece bir anıt. Bizim krallarımızın mezarı olmaz. Ölünce onları bir tepeye bırakırlar, vahşi hayvanların yemesi için. Bu doğaya dönüştür”. Farklı ülkelerde, farklı kültürlerle tanışıyorsunuz. Bu da bir Afrika gerçeği...  

Bir başka ilginç geleneği daha var Swaziland’ın. Hatta başka Afrika ülkelerinde pek rastlanmayan bir töre. Bu ülkenin kralı çok eşli. 1943 yılından bu yana Umhlanga Dansı adı verilen bir festival yapılıyor. Ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşayan bakire kızlar bu festivale katılarak kralın ve diğer soyluların önünde üstsüz bir şekilde dans ediyorlar. Her yıl düzenlenen bu dansa binlerce genç kız katılıyor. Kral beğendiği kızları kendine eş olarak alıyor. Şanslı olan diğerleri de kraliyet ailesinin diğer üyeleri tarafından seçiliyor. Yabancı turistlerin de ilgi odağı olan bu festival 1974’te basılmış bir banknotta da gösterilmişti.  

Park ziyaretlerinden sonra artık otele dönmek için yolundayız. Bhekimpi, Swaziland’da geleneksel olarak, gece hayatının olmadığını, gün batımından sonra insanların uyuduklarını, sabah da şafakla birlikte uyandıklarını söylüyor. İlkel yaşam ile doğal yaşamın bir keşimi bu aslında. Günün üçte birini karanlıkta yaşamaya alışmış olan bizler için bu biraz garip gibi görünse de, sadece doğa ile baş başa yaşayan insanlar için çok normal. Bu yüzden Swaziland’da otel ve kumarhane dışında fazla bir gece hayatı seçeneği bulamıyorsunuz. 

Bhekimpi buna rağmen, birkaç bar olduğunu söylüyor ve ziyaret etmeye karar veriyoruz. Bu barların çok izbe yerler olduğu ve fazla da güvenli olmadıkları ortaya çıkıyor. Mozambik’ten gelen hayat kadınları ve bira meraklısı gençler var. Bhekimpi bir an olsun yanımdan ayrılmıyor. Bunun benim güvenliğim için olduğunu anlıyorum. Nitekim bir barda kavga çıkıyor ve kendimizi hemen dışarı atıyoruz. 

Bhekimpi, eskiden Swaziland’da fuhuş sektörünün olmadığını, Mozambik’ten gelen kadınların bu sektörü oluşturduğunu söylüyor. Bugün Swaziland’ın AIDS vakalarının nüfusun yüzde 28’i ile dünyada birinci sırada olduğunu belirtmek gerekiyor. Üstelik bu korkunç bir durum giderek daha da kötüleşiyor. 

Yaklaşık 83 yıl hüküm sürerek bir dünya rekoru kıran eski Kral II. Sobhuza’nın onlarca karısı ve iki yüzün üzerinde çocuğu olduğu düşünülürse, eskiden Swaziland’da AIDS korkusu taşımadıkları anlaşılıyor... 
 

 

Şimdi sırada Mozambik var. 

Ertesi gün Bhekimpi ile birlikte Mozambik’in başkenti Maputo’ya doğru 1973 model Opel’i ile yola çıkıyoruz.  

Mbabane-Maputo yolu Guinness Dünya Rekorları kitabında dünyanın en tehlikeli karayolu olarak gösteriliyor. Tabii bu yolculuğa çıkarken ben bu durumdan habersizim. Dağlık bir yoldan geçiyorsunuz ve çok dik virajlı yokuşlar var. Bu yolda seyreden bol miktarda eski otobüs ve kamyonun her an freni patlayacakmış gibi geliyor. İçinde bulunduğumuz arabanın koşulları ile birleştiğinde bu ilginç yolculuğun aslında pek de keyifli geçtiğini söyleyemem... 

Yaklaşık bir saatlik bir yolculuktan sonra Mozambik sınırına ulaşıyoruz. Bu ülke hakkındaki ilk dersimi, sınırda fotoğraf çekince, nöbetçinin fotoğraf makinemi almak istemesi ile alıyorum. Ortak dilimiz olmadığından bereket fazla üzerime gitmiyor, makineyi kurtarıyorum. Pasaport kontrolü çok sıkı ve uzun sürüyor. Fotoğraf makinelerimin seri numaralarına kadar gümrük beyanına kaydediliyor. Buradaki tek turist olmam sebebiyle de benim pasaportum içeride bir odaya görülüp, on beş dakika kadar sonra getiriliyor. Benim dışımda Mozambik’e turist olarak giden Türk vatandaşının çok az olduğunu düşünüyorum. Sonraki yıllarda özel bir turla giden gezginler olduğunu biliyorum.  En azından, bu kapıdakiler Türk pasaportunu hayatlarında ilk kez görüyorlar. Cape Town’daki Mozambik Konsolosluğu’nda da, ilk kez bir Türk vatandaşına vize verdiklerini ifade etmişlerdi. 

Mozambik’te yolun kalitesi daha da bozuluyor. Neyse ki Maputo sadece 45 kilometre mesafede.  

Maputo’yu kuranlar Portekizliler ve eski adı Lourenço Marques (okunuşu Lorenzo Markueş). Bu, 1544 yılında bölgeyi keşfeden Portekizli tüccarın adı. 1975 yılında Mozambik’in, Portekiz’den bağımsızlığın kazanmasının ardından Maputo adı veriliyor. 

Mozambik ise adını, Portekizlilerden önce bölgede hüküm süren Arap Şeyh Musa Ben Biki’den alıyor. Portekizcede bu isim Moçambique olarak yazılmış ve ülkenin bugünkü adı haline gelmiş. 

Mozambik, 1975 yılından 1980’lerin sonlarına kadar sosyalist iktidar tarafından yönetiliyor. Bundan sonra pazar ekonomisine geçiş çabaları var. Ancak kıt kaynaklı ve dünyanın en düşük gelir seviyesine sahip olan bu ülkede serbest piyasa ekonomisini işletebilmek o kadar da kolay değil.  

Maputo, Hint Okyanusu’nun kıyısında kurulmuş, çok güzel doğası olan bir kent. Sahil boyunda uzanan dev palmiyeler buranın turistik bir belde olduğu hissini uyandırıyor. Ancak gerçek durum hiç de öyle değil. En azından benim bulunduğum dönemde turiste rastlamadığımı söyleyebilirim. Yerli halkın benim gibi elindeki fotoğraf makinesi ile her gördüğünü çeken bir turiste garipseyerek bakmalarına da şaşırmadım. 

Maputo’da Portekiz stili dış cepheleri renkli fayanslarla süslenmiş binalar var. Ayrıca koloni stili olarak adlandırılan sütunlu ve kemerli yapılar var. Ancak elçilik binaları ve rezidanslar dışında neredeyse tüm binalar eski görünüşlü ve bakımsız.  

Mozambik’in en meşhur ürünü dev karidesleri. Toplam ihracatının yüzde 35’ini oluşturuyor. Buraya gelmişken karides yememek olmaz. Bhekimpi ile öğle yemeği için kitaplarda da adı geçen merkezde bir restorana giriyoruz. İçerisi tahta masa  ve sandalyeleri olan gösterişsiz bir mekan. Çok fazla içimizi açmayan bu yeri yemekleri tavsiye edildiği için yine de deneyelim diyoruz. Oturmadan önce menüye bakıyorum. Gördüğüm rakamlara inanamıyorum. Bir porsiyon yemek 30-40 dolar arası. Gelir seviyesinin düşük olduğu bir ülkede ilk kez fiyatların bu denli yüksek olduğunu görüyorum. Buradan iki kişi yüz doların altında çıkamayacağımızı düşünüp başka yerlere bakmaya karar veriyoruz. 

Uzunca bir arayıştan sonra, sivrisineklerin bol olduğu sahil tarafında, küçük restoranlar buluyoruz. Burada en büyük kabusum anofeller. Maputo ve çevresi dünya üzerinde sıtmanın en yaygın olarak görüldüğü yerlerden biri. Bu nedenle Mozambik’e gitmeden bir hafta öncesinden sıtmaya karşı ilaç almaya başladım. Bu ilaçları riskli bölgeden çıktıktan sonra iki hafta daha kullanmak gerekiyor. Ayrıca sivrisinekleri uzaklaştıran losyonlar sürüyorum. Bütün bunlar sıtma riskini sıfıra indirmiyor. 

Bulduğumuz küçük bir Çin lokantasında soya soslu karides yemek ilginç geliyor. Burada fiyatlar biraz daha uygun. Elli dolara doyabileceğimizi düşünüyoruz. Bhekimpi hayatında ilk kez Çin yemeği yiyor ve çok hoşuna gidiyor. Benim için ise tüm zamanların en lezzetli karidesi ve en iyi yemekleri olarak hatıralarımın arasına giriyor. 

Leziz yemeklerin ardından, akşama kadar Maputo’nun görülebilecek hemen her yerini görüp, anıtları ve müzeleri ziyaret edip, Mbabane’ye dönmek üzere dünyanın en tehlikeli yoluna bir kez daha çıkıyoruz. 

Swaziland’da son günümü Ngwenya köyündeki geleneksek cam atölyesini gezerek değerlendiriyorum. Bu fabrikada, geri dönüştürülen cam artıklarından, geleneksel yöntemlerle cam sanatları uygulanıyor. Tamamı el yapımı olan bu çalışmalarda daha çok vahşi hayvan ve doğa figürleri kullanılıyor.  

Swaziland gezimi tamamladıktan sonra Güney Afrika’ya dönüyor ve bölgedeki son keşif noktam Lesotho için hareket ediyorum. 
 

 

Maceralı Lesotho yolculuğum başlıyor. 

Lesotho’ya bilet almadan önce Dışişleri Bakanlığımızın web sitesinden bu ülkeye Türk vatandaşları için vize olduğunu öğreniyorum. Seyahat acentesinde bana havaalanında girişte vize alabileceğimi söylüyorlar. Ben biletimi alıyorum. Bundan sonrası biraz şansa kalıyor. 

Güney Afrika Hava Yolları’nın Johannesburg-Maseru uçağında en ön sıradan yer veriyorlar. Yanımda ulusal giysili bir beyefendi oturuyor. Kendini tanıtıyor: Khotso Koana. Çok güzel İngilizce konuşuyor. Kendisinin Lesotho’nun Birleşmiş Milletler’deki Daimi Temsilcisi olduğunu öğreniyorum. New York’ta yaşıyor. Daha önce Londra’da büyükelçi olarak görev yaptığını anlatıyor. Çok hoş sohbet bir amca. Bana Lesotho hakkında hiçbir yerde bulamayacağım bilgiler veriyor. Daha sonra bir diplomat olarak vize konusunda havaalanında bir sorun çıkıp çıkmayacağı konusundaki fikrini soruyorum. Kendisinin eski Dışişleri Bakanı olduğunu herhangi sorun olmayacağını, gerekirse yardımcı olacağını ifade ediyor. “Ülkemize ilgi duyup gelen bir misafiri nasıl geri çeviririz?” diyor. Bu sözlerle hem onurlanıyorum, hem de rahatlıyorum. 

Maseru Havaalanı’ndaki pasaport görevlisi pasaportuma hiç bakmadan sadece damgalıyor ve “hoş geldiniz” diyor. 

Bay Koana, kendisini karşılamaya gelen arabaya beni de alarak önce evine götürüyor ve ailesi ile tanıştırıyor. Ailesi de kendisi gibi çok sevecen insanlar. Şirin bir köpekleri var. Bay Koana kadar bana da ilgi gösteriyor. Beraber oynuyoruz. Bay Koana uzun yoldan geldiği için çok yorgun olduğunu düşünüyorum ve izin istiyorum. Arabası ile beni otelime gönderiyor. 

Kaldığım otel yine Sun Grubu’na ait Maseru Sun. Şehir merkezine yakın bir tepe üzerine kurulu. Çok güzel bir manzara var. Yakında bir nehir görüyorum. Üzerinde bir köprü var. Köprünün oldukça kalabalık olduğunu görüyor ve otel görevlisine orada ne olduğunu soruyorum. “Orası Güney Afrika sınırı, bizimkiler ürünlerini pazarda satmaya gidiyorlar” diyor. Bir başkente bu kadar yakın bir ülke sınırı olduğunu ilk kez görüyorum. Kent merkezinin sınıra uzaklığı sadece dört kilometre. 

Ocak ayının ortasında Güney Afrika ve Swaziland’da sıcaklık ortalama 26 derece iken Lesotho’da birden 17-18 dereceye düştüğünü fark ediyorum. Nasıl fark etmeyeyim? Tişörtten başka birşey yok üzerimde... Özellikle akşamları 10 derecenin altına... Yaz mevsiminin ortasında bu kadar soğuk olmasına şaşırıyorum... Ne o, sözüm ona Afrika’ya geldik!  

Sonradan yine Guinness Dünya Rekorları kitabında Lesotho’nun 1,800 metre ortalama ile dünyanın en yüksek rakımlı ülkesi olduğunu öğreniyorum. Bu yüzden Lesotho’ya “Gökteki Krallık” adı veriliyor. 

Dağ iklimine alışık olan Basotholar, geleneksel olarak başlarında konik şapkaları ve üzerilerine örttükleri battaniye benzeri örtülerle dolaşıyorlar. 

Basotho, Lesotho halkına verilen isim. İngiliz sömürgesi olduğu dönemde ülkenin adı Basutoland idi. 1966’da İngiltere’den bağısızlığını kazanarak Sesotho dilinde “Basotho’nun Ülkesi” anlamına gelen Lesotho adını aldı. 

Bu ülke de Swaziland gibi krallıkla yönetiliyor. Ancak toplam 39 yıllık bağımsızlık tarihinin 23 yılı askeri yönetimle geçmiş. Afrika’daki sömürgelerin bağımsız olmaları ile birlikte sıkça görülen iktidar kavgaları burada da yaşanmış ve neticede asker, yakın tarihe damgasını vurmuş. 

Maseru’nun tek bir ana caddesi olduğu söylenebilir. Çok fazla bina yok. Şehir dışına çıktığınız zaman konik biçimli çatıları kamışla örtülü yuvarlak evler görüyorsunuz. Bu evleriyle köyler, uzaktan son derece hoş bir görüntü oluşturuyorlar. 

Maseru’da çok az sayıda elçilik varken, dünyanın hiçbir yerinde elçiliği bulunmayan Tayvan’ın burada elçiliğinin olduğunu görmek beni şaşırtıyor. Sonradan Lesotho’nun toplam ithalatının % 85’ini başta Tayvan, Hong Kong ve Çin ile yaptığını öğreniyorum. Bu nedenle de Maseru’daki yegâne yabancı lokantaların Çin lokantaları olmasına şaşırmamak gerek. 

Maseru’da görülecek fazla bir şey bulunmadığından bir taksi tutarak Güney Afrika’nın Lesotho’ya sınır kenti Ladybrand’e gitmeye karar veriyorum. Otelden ayrılışımızdan yaklaşık on dakika sonra Güney Afrika’ya giriyoruz. Ladybrand küçük ve son derece sakin bir yerleşim yeri. Cadde ve sokakların temizliğinden ve yapıların kalitesinden buranın Lesotho’dan daha yüksek bir gelir seviyesine sahip olduğu hemen gözleniyor.  

Buraya gelirken göz ardı ettiğim bir durum var. Lesotho’ya tekrar dönmek durumundayım ve bu defa bir sorun çıkarsa yanımda Bay Koana yok!  

Biraz endişeli bir şekilde taksiden inerek sınır görevlisinin yanına gidiyorum. Pasaportumu alınca “Türkiye nerede?” diye soruyor. AB vatandaşlarına burada vize uygulanmadığını biliyorum. Onun için hiç tereddüt etmeden “Avrupa’da” diyorum. Çok sevimli, tonton bir teyze olan görevli “Ha Avrupa mı? Tamam o zaman!” deyip pasaportumu damgalıyor ve bir kez daha Lesotho’ya vizesiz girmeyi başarıyorum... 

Lesotho’daki ikinci günümde, Maseru’ya yaklaşık 45 kilometre mesafedeki Morija Köyü’ne gidiyorum. Morija Ulusal Müzesi’nde 180 milyon yıllık dinozor fosilleri sergileniyor. Ayrıca erken taş devrinden kalan kaya resimleri gerçekten görülmeye değer. Bunlar resimler belki de yeryüzündeki ilk sanat eserleri arasında. 

Morija Köyü, Maloti Sıradağları’nın eteğinde kurulu. Bu dağlarda dinozorların ayak izleri bulunmuş. Bu izlere ulaşmak için, yaklaşık bir buçuk saatlik bir tırmanış yapıyoruz. Yanımda taksi şoföründen başkası olmadığından dinozor ayak izlerine rastlayamıyoruz. Ancak bir dağ gölü keşfediyoruz. Ömrümde gördüğüm en güzel manzaralardan biri burada karşıma çıkıyor. Bu güzellik bana ayak izlerini bulmaktan çok daha fazla keyif veriyor. Bu izleri bulamadım diye hiç üzülmüyorum... 

İki gün süren Lesotho durağının sonunda Joburg’a uçakla dönüp, Güney Afrika’ya gelen turistlerin mutlak uğrak noktası olan, Sun City’ye hareket ediyorum.  
 

 

Güney Afrika’nın kumar ve eğlence merkezi Sun City 

Sun City, yine Sun Grubu tarafından kurulmuş, oldukça büyük bir dinlenme ve eğlence kompleksi. Yoksa, adının iddia ettiği gibi, bir kent ya da yerleşim yeri değil. Afrika’nın doğa unsurları ve vahşi hayatından esinlenerek tasarlanmış bir hayal beldesi. Kayıp Şehir Sarayı olarak adlandırılan kompleks çok estetik bir mimariye sahip. İç mekan, Afrika’yı tasvir eden mozaikler, freskler, heykeller ve hayvan figürleri ile dekore edilmiş. Özellikle lobinin üzerindeki büyük kubbenin içine yapılmış Güney Afrika’nın doğal yaşamı ve kültürünü betimleyen resim çok etkileyici. Bu otel “Dünyanın En İyi Otelleri” listesinde yer alıyor. Denizden uzak olduğu ve temelde kumara dayalı bir sistem üzerine kurulduğu için, Sun City’ye Güney Afrika’nın Las Vegas’ı demek çok da yanlış olmaz. Ayrıca çok büyük ve estetik yüzme havuzları var bu komplekste. Kaliteli bir dinlenme tatili için çok güzel bir yer burası. 

Sadece Sun City için Güney Afrika’ya kadar gidilmez, ancak buraya kadar gelinmişse, bir kaç gün geçirmek keyifli olabilir. Ben de öyle yaptım. İki gece geçirdikten sonra Joburg üzerinden Güney Afrika’ya veda ettim. 

Toplam on üç günde gezdiğim bu ülkeler önceden gördüğüm, bildiğim yerlere benzemiyordu. Doğası, yaşam biçimi ve kültürü ile Afrika kıtası elbette diğer tüm kıtalardan bariz bir biçimde ayrılıyor. Bu yazıya konu olan bu dört ülke de, birbirlerinden belirgin şekilde farklılıklar gösteriyorlar.  

Bu kıtada görülecek çok yer olduğunu biliyorum. Ancak, Güney Afrika, insanı şaşırtan, güldüren, korkutan ve bazen de hayretlere düşüren sıra dışı bir diyar.  

Hayatta bir kez olsun görülmesi gerekenler yerler listesine aldığım için pişman olmadım. 

Gitmenizi tavsiye eder miyim?  

Bilmem. Bunları okuduktan sonra tercihi size bırakıyorum...

  
Yazıyla ilgili fotoğraf albümlerine ulaşmak için tıklayın:

G.Afrika

Swaziland

Lesotho

Mozambik