Farkındasızlık ve kayıtsızlık

Farkındasızlık ve kayıtsızlık

22 Ekim 2020 Perşembe  |   Köşe Yazıları

İnan Özbek

“Ol mâhiler ki derya içredirler, derya nedir bilmezler.”  

Hayali’ye atfedilen ve “O balıklar ki denizdedirler, deniz nedir bilmezler” anlamına gelen bu dizeler, eşsiz ifade gücüyle günümüz bireyinin durumunu ayna netliğinde yansıtmaktadır. 

Çoğu kişinin içine yuvarlandığı ve gittikçe derinleşen, bütün bir dünyanın, içinde yaşadığı toplumun ve yakınında olup bitenin farkına varamama, dahası farkındalığa ulaşabilmek için isteksiz davranma, bireyi tıpkı denizde yaşayan ve denizi bilmeyen balığa benzetmiştir. 

Modern bireyin işte bu gönüllü farkındasızlığı onu, esasen farkındasızlığının tetiklediği ve büyüttüğü daha sorunlu bir duruma sokmuş, kayıtsızlık hastalığına tutulmasına neden olmuştur.  

Özellikle de kentte yaşayan bireyde baş gösteren yaşadığı yere, birlikte yaşamaya yazgılı olduğu diğer insanlara karşı kayıtsızlık hali ve diğer insanları asgari saygıya değer görmemesi, insanın insanlığını zayıflatan koyu bir bencillik ve bütün bir sosyal yaşamı kimi zaman çekilmez kılan kuralsızlıkla malul bir toplum manzarası yaratmıştır. 

Ülkesinin genel durumuna ve çeşitli sorunlarına karşı olan kayıtsızlığı bırakın, yaşadığı apartmandaki en yakın komşusunun başına gelen üzücü şeylere, sokakta, çarşıda pazarda olan bitene karşı sessiz kayıtsızlığı, bireyi orada olmayan adama dönüştürmüş ve bir hayalet kadar silikleştirmiştir. 

Kapitalist ekonomik sistemin, toplumun üyeleri olan bireylerde başta maddi olmak üzere yarattığı türlü kaygı ve korkulardan kaynaklanan ve toplumun kapitalize olma hızı arttıkça iyice belirginleşen; içe kapanma, bencilleşme ve bana necilikle kendini gösteren,  Bauman’ın “uygar kayıtsızlık” dediği olgu, kapitalist ve de iyice parasallaşmış bulunan yaşam biçiminin doğal sonucudur aslında. 

Böyle olmakla birlikte; bugün özellikle de kentli bireyin içerisine düştüğü aşırı kayıtsızlık hali, kapitalist modelin bir uzantısı olan uygar kayıtsızlığın ötesinde, çok daha sancılı ve karmaşık bir soruna tekabül etmektedir. 

Çoğunluğunun köklerinin Anadolu’ya uzandığı, Anadolu’nun yakınındakinin derdini dert bilen, onun derdiyle hemdert olan dayanışmacı kültürünün hamuruyla yoğrulmuş bireylerin bugünkü kayıtsızlığı, hiç bir açıdan hayra yorulması mümkün olmayan bir değişime işaret etmektedir. 

Sosyal yapımızı çürüten; kişilerin birbirlerine her daim şüpheyle bakmalarına neden olan bu durum, geçici bir anomali midir yoksa kalıcı bir kültür değişimi mi yaşanmaktadır? Yanıtlanması kolay olmayan bu sorunun tartışılması, yazımın çerçevesini aşan bir şeydir. 

Kesin olan bir şey var ki, o da kendisine ve topluluğa karşı yabancılaşmış, bencilleşmiş ve kayıtsızlaşmış bireyler olarak, kentlerde yalnız kalabalıklar halinde yaşamayı sürdürdüğümüz gerçeğidir.