Eski Türkçede yapılan yanlışlar

Eski Türkçede yapılan yanlışlar

27 Ekim 2020 Salı  |   Köşe Yazıları

Ömer Yalçınkaya

Geçen haftalarda dilimizdeki sözlerin yazım ve telaffuzunda yapılan yanlışlara değindim. İş eski sözleri kullanmaya gelince yanlışlar tavan yapıyor ve durum vahim bir hâl alıyor. Daha önce de belirttiğim gibi, ben eski sözlerin dilden atılmasını savunmuyorum. Onları tarihimizin ve dilimizin zenginliği olarak görüyorum. Ancak doğru kullanmak şartıyla... 

Bir de işin siyasî yönü var. Dili kullanırken yaptığınız seçimler sizin dünya görüşünüzü açığa vuruyor. Örneğin tutucu kesimlerde oldum olası bir Eski Türkçe kullanma merakı vardır. Ne kadar çok eskimiş söz kullanırlarsa, ifadelerinin o denli güçlü ve süslü olduğuna inanırlar. Onlara göre bu davranış, statülerini yükseltir ve onları daha seçkin kılar. 

İşin kökü elbette Osmanlı’ya uzanır. Devletin resmi dili, halkın dilinden uzak tutulmuştur. “Tutulmuştur” sözünü seçerek kullanıyorum. Anadolu ve Trakya halkları neredeyse bin yıldır çok arı bir Türkçe ile konuşurken, saray ve emrindekiler, bir dönemin eğitim, sanat ve bilim dilleri olan Arapça ve Farsçayı ne kadar çok kullanırlarsa o kadar bilge ve saygın olacaklarını düşünmüşlerdir. Edebiyat bile halktan kopmuş ve dünyada benzeri görülmemiş bir şekilde saray (divan) ve halk edebiyatı diye ikiye bölünmüştür. 13. yüzyılda Yunus Emre, tertemiz bir Türkçe ile bin yıllara uzanacak eserler bırakırken, halktan kopuk yazar ve şairler eserlerini Osmanlıca, hatta Farsça yazmışlardır. Devlet, nasıl halkın üzerinde görülmüşse, saray ve etrafındaki seçkinlerin dili de Türkçenin üzerinde görülmüştür. 

Kendilerine göre sosyal statüyü belirleyen bu tercihi yapan insanları bugün de görüyoruz. Bunların bir kısmı sadece özenti olarak kullanırken, bir kısmı da siyasî görüşlerini göstermek için bu seçimi yapıyor. Bunlar toplumumuzun tutucu kesimleri.

Bunu yaparken de temiz Türkçe konuşanları “Öztürkçüler” diye aşağılıyorlar. Bir söz, ya Türkçedir ya da değildir. Öztürkçe diye bir şey yoktur. Bir dil, ihtiyaçları doğrultusunda yeni sözcükler türetir ya da dışarıdan alır. Dil bir sistemler bütünüdür. Her dilin kendine özgü bir doku yapısı, onun da bir kimyası vardır. Doku uyuşmazlığı olan sözcükler uzun süre barınamaz. Ne kadar zorlanırsa zorlansın, “halkın dağarcığı”na girmez. Girenler de zaman içinde yenilenir. Bu dilin doğal gelişimidir.  

Eski sözcükleri kullananların seçim nedenleri ne olursa olsun, ortak yanları çok sayıda yanlış yapmalarıdır. İçlerinde “aydınlarımızın” ve “devlet büyüklerimizin” de olduğu bu kesimlerin yaptıkları hatalardan burada sadece birkaçını örnekleyeceğim: 

Haiz: Bir şeyi elinde tutan, bulunduran, içeren anlamındadır. Yanlış olarak bir şeye haiz diyorlar. Bir şeye sahip denir ama bir şeye haiz denmez. Bir şeyi haiz denir. Vasıflara haiz denmez, vasıfları haiz denir.  

Teşrif: Şeref sözünden türemedir ve şereflendirmek, onurlandırmak anlamındadır. Sözcük, kişileri bir yere davet ederken yanlış biçimde kullanılıyor: “Sn. ...’in kürsüye teşriflerini arz ederim”…Yanlış. Doğrusu “Kürsüyü teşriflerini” denmelidir. Bir yere onurlandırmazsınız, bir yeri onurlandırırsınız. Havalimanlarımızda yıllardır “…’a gidecek yolcuların uçağa teşrifleri rica olunur” denildi. Bu yanlış sonradan uçağa gelmeleri şeklinde düzeltildi.  

Yakinen: Arapçada yakin sözü sağlam, kesin bilgi anlamındadır. Yakinen de kesin olarak, tamamıyla demektir. “Birini yakinen tanırım” diyenler, o kişiyi yakından tanıdıklarını ifade ettiklerini zannederler. Oysa söyledikleri “çok kesin olarak, kati surette tanıdıklarıdır”. “Hamil-i kart yakinimdir” sözünde de aynı durum geçerlidir. 

Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin bir bakanı açıklama yapıyor: “Gelişmeleri yakinen takip ediyoruz.” Aslında “yakından takip ediyoruz” demek istediği çok açık. Ama o “kati takip ettiklerini” açıklıyor. 

Sükûtuhayal: Sükût sessizlik demek, doğru söylenmediği zaman “hayal sessizliği” gibi bir anlamsızlık ortaya çıkıyor. Doğrusu "sukutuhayal"dir. Sukut, düşmek sözünden “hayal kırıklığı”nı ifade eder. Eski sözlerin yazılışlarında da yanlış yapılıyor. Sessizlik anlamında gelen sükûnet sözü, sukünet, sükünet şekillerinde yanlış yazılıyor. Sessizlik demek varken bu bilinçsiz zorlama nedendir, anlaşılmaz. 

Bilakis: Aksine, tersine anlamındadır. Ancak özellikle anlamındaki bilhassa ile karıştırılır.  

Cetvel kalem: Tam bir uydurma! Aslı ceffelkalem, anlamı da “düşünülmeden, bir çırpıda” demek. Bu sözün de anlamadan ve düşünülmeden söylendiği ortada… Neyse ki artık çok fazla kullanan kalmadı bu sözü. 

Bendeniz: Sözcüğü kullanan pek çok kişi ben sözü ile ilintili olduğunu sanır. Pek azı da aslında köleniz dediğinin farkındadır. Bende, Farsça köle demektir. 

Buhurdanlık: Buhurdan zaten buhurluk demek. Tekrar –lık ekine gerek yok. Türk Dil Kurumu, yaptığım uyarı üzerine bu yanlışı düzeltti. Benzer bir hata da çaydanlık. Çince çay ve Farsça -dan eki zaten çaylık anlamındadır. Çaydanlık artık dilimize yerleşmiş ve hatalı da olsa bu biçimiyle kabul edilmiştir. 

Müteveffa: Ölmüş demek ancak, “gayrimüslimler” için kullanılır. Müslümanlar için merhum veya merhume denir. Bu ayrımın farkında olmadan Müslümanlar için de müteveffa sözünü kullananlar var.  

Hattızatında: Pekçok insan anlamını bilmeden bu şekilde söyler. Sözün hatla bir ilişkisi yok. Doğru yazılış ve okunuşu “hadd-i zâtında”dır. Bunun yerine aslında demek daha sade ve kolaydır.” 

Eşref saati: TDK bu şekilde gösteriyor ama ne yazık ki yanlış! Doğrusu “eşref-i saat”tir. Tam çevirisi saatlerin en şereflisi olup “bir işi yapmak için en uygun zaman” anlamındadır.  

Gidişat: Gidiş demek! Türkçe sözcüğün arkasına Arapça dişil çoğul eki -at takılmasının ne anlamı, ne de gereği vardır. Buna benzer şekilde emeği geçen yerine emektar, ayrıca yerine ayrıyeten, kardeşçe yerine kardeşâne sözlerinde de aynı anlamsız durum söz konusudur. Ne yazık ki bu sözcükler, önceki örneklerden bile daha yaygın kullanılan yanlışlardır… 

Tıpı kazanmak, tıpa gitmek: Tıp sözünün orijinali Arapçada طب olarak yazılır ve tıbb şeklinde telaffuz edilir. Eskimiş Türkçede eğitim kurumu için Tıbbiye kullanılırdı. Dilimizde sonradan Tıp Fakültesi olarak yerleşmiştir. Bugünlerde medikal sözü yaygınlaşsa da hâlâ tıbbî terimini kullanırız. Fakülte sözü olmadan kısa ifade ediliyorsa doğrusu tıbbı kazanmak ya da tıbba gitmek olmalıdır. Ancak son yıllarda bilinçsiz bir şekilde tıpı kazanmak, tıpa gitmek şeklinde sıkça kullanılmaya başlamıştır. 

Birfiil: Kulaktan dolma ve anlamını kavramadan yanlış kullanıma güzel bir örnek. Doğrusu bilfiil olan söz gerçekten, fiilen anlamındadır. Daha seyrek rastlansa da benzeri bir başka yanlış da, vasıtasıyla, dolaylı olarak anlamındaki bilvasıta sözünün birvasıta olarak kullanılmasıdır. 

Resmî geçit: Sözün doğrusu resm-i geçit. Uydurma bir Arapça-Türkçe tamlama. Geçit resmi anlamında. TDK, yazımını resmigeçit olarak veriyor. Aslında bu da doğru değil. Ama yapılan esas yanlışlık resmî sözü ile karıştırılması. Neredeyse tüm televizyon kanallarının spikerleri i'yi uzatarak resmî geçit diyorlar. Geçit töreni deseler daha güzel olmaz mı? 

Hayırlara vesile olsun: 2000'li yılların başlarına kadar dilimizde kullanılmayan bir kalıp. Geleneksel olarak hayırlı olsun ya da hayırlar olsun denir. Hayırlara vesile olsun lafı son zamanların bir uydurmasıdır ve bir siyasî tercihin göstergesi olarak kullanılmaktadır. 

Sabahışerifler hayrolsun - Hayır olsun: Sabahışerifler hayrolsun sözüne hayır olsun diye cevap verilmez. Eskimiş dili kullanmaya özenenlerin sıkça yaptıkları bir yanlıştır. Cevap olarak hayırlı sabahlar olsun denir. Akşamışerifler hayrolsun sözüne de aynı şekilde hayırlı akşamlar olsun şeklinde cevap verilir. 

Cahil Cühela: Bu yanlış ifadeyi kullananlar herhalde cahil takımı, cahiller anlamına geldiğini düşünüyorlar. Çünkü anlamı bilinmeden kullanılan yanlış bir ifade. Cahil cahiller demekten ibarettir. Doğrusu echel-i cühela'dır ve cahillerin en cahili anlamına gelir.  

Zevce: Kadın eş demektir. Erkek için kullanılmaz. Bunun farkında olmayan kişiler tarafından erkekler için de kullanılıyor. 

Beni maruz görün: Tahmin edeceğiniz gibi beni mazur görün demek istiyor. Mazur, mazareti olan, özrü olan anlamındadır. Beni mazur görün, beni bağışlayın anlamındadır. Maruz ise bir durum ile karşı karşıya olmak anlamındadır. Baskıya maruz kalmak, işkenceye maruz kalmak gibi. 

Haremlik selamlık: Doğrusu harem selamlıktır. Haremlik dendiği zaman başka anlam çıkar. Oldukça yerleşmiş bir yanlıştır ve pek yadırganmaz. 

İş bunlarla da bitmiyor. Arapça sözlerin gerçek anlamını tam olarak bilmediğimiz için pek çok çoğul sözü tekil gibi kullanıyoruz.

Ek olarak pek çok eski sözü doğru yazmayı da bilmiyoruz. Bunlara da önümüzdeki hafta değineceğim... 

Fotoğraf: Zeki Müren-Sezer Güvenirgil.

Not: Bu yazı Medya Günlüğü'nde daha önce yayınlanmıştır.