Eşitsizliğin kaynağı insan

Eşitsizliğin kaynağı insan

19 Ağustos 2020 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Erdal Çolak

Eşitsizlik, günümüzün sadece az gelişmiş ülkelerin ya da toplumların bir sorunu olmayıp, geçmişi yüzyıllar öncesine dayanan ve aslında ”gelişmiş” diye nitelendirilen toplumları da ilgilendiren çok kapsamlı ve çok yönlü bir sorun.

Sadece ekonomik bir sorun da değil; kültürel, hukuksal, siyasal, etnik gibi farklı boyutları var. Bu nedenle eşitsizliği tanımlamaya dönük çabalar tüm boyutlar göz önünde bulundurulmadığında çoğu zaman yetersiz kalabilmekte. Dünya tarihinin büyük bölümünde eşitlik bir ahlak prensibi olarak görmezden gelinmiş ya da kavranması mümkün olmayan ve gerçeklikle uyuşmayan bir şey olarak görülmüş.

Benim anladığım kadarıyla eşitsizlik, eşit olmama durumunu ifade eden bir kavram, insanlar ve canlılar arasındaki herhalde en büyük sorun. İnsanlar arasında, çeşitli toplumsal sınıflar arasında ya da devletler arasındaki büyük  sosyal ayrıma dikkat çekmek istiyorum. Gerçekten de eşitlik, belli bir anlamda, adaletin bir gereği veya ilkesidir. Eşitlikle ilgili en temel fikir, bütün insanların ahlaki ve hukuki farklılıklarına rağmen değerleri bakımından eşit oldukları düşüncesidir. İnsanların eşit olmaları, her şeyden önce, herkesin tek bir kişi sayılmasını ve hiç kimsenin birden fazla sayılmamasını gerektirir. İnsanlara eşit davranılması gereği ile herkesin haklarını tanıyıp onlara saygı göstermek arasında yakın bir ilişki vardır. Özellikle ifade etmek isterim ki, bir insan kendisi ile ilgili bir bilince, farkındalığa vardığı zaman bir eşitsizliğin ayırdında olabilir.

Örnek vermem gerekirse...

Gelir eşitsizliği kıtadan kıtaya, ülkeden ülkeye, bölgeden bölgeye, şehirden şehre büyük değişiklik göstermektedir.Tahmin edeceğiniz üzere gelir eşitsizliğinin en düşük olduğu yer Avrupa, en yüksek olduğu yer ise Orta Doğu’dur. Dikkat ederseniz Afrika kıtasındaki ülkeleri, insanları söz konusu bile edemiyoruz. Sebebi ise yoksulluğun bu kıtanın kaderi olması. Eşitsizlikteki bu artış daha geniş bir tarihsel açıdan bakıldığında bu bölgelerde farklı biçimler almış savaş sonrası çıkan rejimler, dinsel, kültürel, sosyolojik, kozmopolit karışık bir toplum yapısı, iklim ve iklimsel problemler, adaletsiz, teokratik ya da diktatoryal yönetimler bu benzeri problemler eşitsizlik sorununa sebep oluyor diyebilirim.

J. J. Rousseau eşitsizlik ile ilgili düşüncelerini ifade ederken doğal eşitsizlikten çok politik eşitsizlikten doğan bir durumdan bahsetmektedir. J. J. Rousseau, ”İnsanlar kendilerini tanımadıkları sürece, kendi aralarındaki eşitsizliğin kaynağı bilinemez” der ve doğal insanın kendini tanıması gerektiğini savunur. İnsanda iki çeşit eşitsizlik olduğu öne sürer: Bunlardan ilki doğanın meydana getirdiği yaş, cinsiyet, sağlık, zeka, ruh vb. niteliklerdeki farklardan meydana gelir. Buna “doğal eşitsizlik” denir. İkincisi ise insanlar tarafından yaratılmış eşitsizliklerdir. Buna da manevi ya da siyasi eşitsizlikler denilebilir. Daha zengin olma, daha itibarlı gözükme arzusu ve bunlardan dolayı başka kişilere boyun eğdirmek buna örnek verilebilir. Burada ortaya koymak istediği net düşünceler güçlünün uyguladığı şiddet ve güçsüzün maruz kaldığı zulüm, eşitsizlik kavramının tanımlanmasıyla daha açık kılınacaktır. Bu amaçla Rousseau iki tür eşitsizlik ayırt eder. Biri doğa tarafından belirlenen bedensel ve zihinsel koşullara dayalı olan doğal ya da fizik eşitsizlik, diğeri ise varoluş koşulları insanın elinde olan, uzlaşma ve kabule dayalı manevi ya da politik eşitsizlik. Rousseau, “İnsanlar adaleti ve özgürlüğü, sadece yasaya borçludur. İnsanlar arasındaki doğal eşitliği yeniden hukuk temeline oturtan, herkesin iradesinin bu kurtarıcı organı yasadır. Her yurttaşa kamusal aklın temel ilkelerini dikte eden kendi aklının ilkelerine göre hareket etmeyi ifade eder” der.

Kaynağını hatırlamıyorum ama okuduğum bir kitaba göre, adaletin, eşitsizliğin, düşünceye saygının olmadığı bir dünyanın en büyük ispatı Sokrates'i tutuklayan, Platon'u satan, Aristoteles'i sürgün eden, Seneca'yı intihara sürükleyen, Spinoza'yı susturan, van Gogh'a bir damla sevgiyi çok gören ekonomik ya da onun araçları olan değişik türden politik ve dini şiddetle sürdürülen özgürlük düşmanlığıdır. Tüm çağlarda olduğu gibi bugün de daha güçlenerek varlığını devam ettirdiği bir dünyada evrensel bir adalet ve eşitlikten bahsedilemez. Bugüne kadar özellikle insan doğasını iyi veya kötü olarak gören düşünürlerin yaptığı hata insanın doğasını, içinde bulunduğu koşullardan ve içinde bulunduğu çevreden bağımsız düşünmeleridir. Bu da düşünürlerin insanla ilgili daha kesin yargılar oluşturmalarına neden olmaktadır. Bu yargılar insanın doğası gereği iyi olduğu ya da kötü olduğu ve değişemeyeceğine yönelik yargılardır.

Thomas Hobbes’a göre insan, doğası gereği şiddete meyilli ve bencildir. İnsanlar, güçlü bir devletin olmadığı yerde “birbirlerini yok etmeye” ve birbirlerine hükmetmeye çalışırlar ki, bu da eşitsizliği meydana getirir. Thomas Hobbes, insanların varoluşları gereği maddiyatçı, kendi çıkarlarını korumaya çalışan canlılar olduğunu ve diğer insanlara saldırgan davranışlarda bulunmuş olsalar dahi bunun ahlaki olduğunu savunur. Yani insan burada kendisine iyilik yapmıştır. Hobbes’a göre doğada yaşayan yalnız insan her şeye, herkese karşı kendisini güvende hissetmek ister bu yüzden bir topluma ait olmak zorundadır.

Thomas Hobbes, insanı doğası gereği bencil, çıkarcı ve kötü bir varlık olarak kabul eder. Jean Jacques Rousseau gibi kimi düşünürler de insan doğasını doğuştan iyi, ama sonradan kötüleşmiş sayarlar. Rousseau, burada insanın doğası gereği iyi ve bozulmamış bir varlık olduğunu söyler.

Ekolojik düşünce doğa, insan ve canlı türleri için eşitlikçidir. İnsan ve diğer canlılar arasındaki ayrımcılığı reddeden ekolojik düşünce, canlıların değer açısından eşitliğini kabul eder. Benim dünya görüşüme göre mükemmel, evrensel düzeyde kabul görmesi gereken bir fikirdir. Evrenin var olduğu ilk günden beri evren dahil dünya, canlılar, eşya, insan, insanların sahip olduğu değerler, özgürlük, eşitlik, kardeşlik, adalet, sevgi, saygı, hoşgörü, dostluk, dayanışma insana özgü inançlar, ilkeler, kişilikler, huylar, alışkanlıklar, davranışlar eşitsizlik birtakım iç ve dış tesirlerle değişir. Eşitsizlik sadece gelirin adaletsiz paylaştırılmasından ibaret değildir. Servetin adaletsiz paylaştırılması, sağlık ve eğitim hizmetlerine erişim imkanlarındaki farklılıklar; bölgelere, dinlere ve ırklara göre yapılan ayrımcılıklar da eşitsizlik kavramının bileşenlerini oluşturmaktadır.

Bireyler veya gruplar arasında meydana gelen eşitsizlik tek başına bir sorun olmayıp, ekonomik ve sosyal hayatta da zincirleme etkilere yol açabilmektedir

Adalet herkesin doğumdan ölümüne kadar hatta öldükten sonra bile yasalarla sahip olduğu hakların herkes tarafından özgürce, herhangi bir baskı görmeksizin kullanılmasının sağlanmasıdır. Herkese kendine uygun düşeni, kendi hakkı olanı alması, vermesidir. Adalet olmadan insanlar arasındaki düzen ve barışı sağlamanın kesinlikle belli bir ölçüsü, imkanı yoktur. Adalet, toplum içerisinde sosyal, fiziksel eşitsizliği olan insanlar arasındaki dengenin sağlanabilmesi için güçlü ile zayıf, iyi ile kötü, çirkin ile güzel, saf, temiz ile cani, zalim arasındaki dengeyi sağlamak bakımından çok gereklidir. Toplumsal huzur, barış ancak yasalarla korunursa gerçekleşebilir. Adalet kavramı, üzerimize düşen görevleri yapmak ve diğer insanlara hak ettiğini vermek anlamında eşitlik üzerinde durduğumuz en önemli erdemdir.

İşte buna bağlı kalarak adalet kavramının üç temel unsuru olan eşitlik, karşılıklılık ve rasyonellik bugünkü adalet kavramının günümüz koşullarında kabul edilebilirliği olarak görülebilir.

Eşitlik kavramı, mutlak eşitlik,olarak bahsettiğimiz eşitlik hiçbir ayrım gözetmeksizin herkese eşit hak ve pay vermektir. Nitelik ya da nicelik yönden meydana gelen göreceli eşitlik ise; adaleti sağlayan mekanizma, güç burada devreye girip insanlar arasındaki farklılıkları doğuran özelliklerin dikkate alınarak hareket edilmeli ve adalet duygusu, düşüncesi adil bir şekilde sağlanmalıdır.