En uzun kurultay: Devrimden evrime

En uzun kurultay: Devrimden evrime

27 Temmuz 2020 Pazartesi  |   MG Özel

Hazal Yalın (@Hazal_Yalin)

Vyaçeslav Şlıkov, Rusya’daki en önemli Türkologlardan biri. Moskova Devlet Üniversitesi Asya ve Afrika Ülkeleri Enstitüsü Yakın ve Orta Doğu Tarihi Kürsüsü’nde doçent.

Ben, Şlıkov’un "İkinci Dünya Savaşından Sonra Türkiye’de Kemalist Rejimin Krizi ve İktidar Mücadelesi" başlıklı makalesinden (Локус, 2017, № 1) uzunca bir çeviri yapacağım.

Objektif bir tarihçinin kaleminden, CHP ile DP arasındaki iktidar mücadelesi, ABD tekelleri ile işbirliği için can atan burjuvazinin ve emperyalizmin rolü, CHP’nin ihanetine dair önemli görüşler okuyacaksınız. Bu, adeta, o günlerden bu yana tarihi bir misyona gönderme yapıyor; denebilir ki en azından 12 Temmuz Beyannamesi’nden bu yana (gerçekteyse bunu 1938 "çay partisi"ne kadar götürmek mümkündür) CHP yönetimi, bütün kritik dönemeçlerde aynı tutumu takınıyor.

Bugünü anlamak için geçmişe bakmak, galiba bugün her zamankinden daha çok önem taşıyor.... 

"İstikrar sağlamaya yönelik eski zor mekanizmaları artık çalışmıyordu. 1 Nisan 1947’deki konuşmasında ara seçimler meselesine de değinen Başbakan Recep Peker, bunlara katılmanın muhalefetin yükümlülüğü olduğunu belirtti ve İstiklal Mahkemelerinin henüz lağvedilmediğini hatırlatarak Demokrat Partilileri açıkça tehdit etti. Ancak bunun ertesi günü DP, "seçimlere katılmanın demokrasiye karşı suç" anlamına geleceğini belirterek, katılmama kararı aldı. Peker 10 Temmuz’da DP’lileri ihtilal yoluyla iktidara gelmeyi hedeflemekle ve siyasi ihtirasları en tepeye fırlamakla suçladı. Gerçekten de, Kemalist rejimin olduğu kadar çok partili sistemin kaderinde de kritik bir an gelip çatmıştı. Her şey İnönü’nün kararına bağlıydı, oysa bir tercihle karşı karşıyaydı: Ya "katı Kemalistleri" destekleyecek ve DP’yi sınırları kesin olarak belirlenmiş bir çerçevenin içine sokacaktı ya da "tarafsız cumhurbaşkanı" rolüne tutunarak desteği reddedecek, ancak böylelikle Kemalist rejimin demontajına devam edilmesinin yolunu açacaktı. Eğer İnönü başbakanını destekleseydi, herhalde DP’lilerin de meclis çatısı altında mücadeleyi bırakmaktan başka alternatifleri kalmayacaktı. Ağaoğlu ve M. Sarol gibi genç DP’lilerin pek çoğu, CHP’nin ürettiği anlamda bir demokrasi tecrübesiyle ilgili illüzyonlarını kaybetmişlerdi. Bunlar başka yollara başvurmayı, belki de orduya gitmeyi arzu ediyorlardı. 

İnönü’nün kararına iç ve dış bir dizi faktör etkide bulundu. Partiler arasındaki siyasi ihtilaf, ekonominin istikrarı ve dahası ayağa kaldırılması için kesinlikle gerekli olan iklimi yaratmıyordu. Bu çelişkilerin farkında olan her iki partiden iş adamları ve siyasetçiler, çatışan tarafları uzlaştırmaya çalışıyorlardı. Aracı rolünü, Ankara Ticaret Odası’nın başkan yardımcısı ve DP Ankara teşkilat başkanı U. Avunduk ile büyük sanayici ve Ankara Ticaret Odası başkanı V. Koç üstlendiler. Hiç kuşkusuz her ikisi de, Amerikan iş çevrelerinin Türkiye’ye olan güvenlerini kaybetmekte olduğunun ve Türk hükümeti siyasi istikrarı garanti edinceye kadar ülkeye yatırım gelmeyeceğinin farkındaydılar. 

İnönü, Türkiye’nin Batı'daki imajı hususunda özellikle hassastı ve muhalefetin, ülkenin iç meselelerine Avrupa ve Amerika’nın dikkatini çekme teşebbüsleri de onu genellikle rahatsız ediyordu. İnönü’nün görüşüne göre, partilerin seçimlere katılması, onların göreviydi. Bu nedenle, 1947 Nisan ayında DP bir kez daha, açık oy sayımını talep bahanesiyle seçim boykotu kararı aldığında İnönü, yakınındakilerin tanıklıklarına göre hem üzülmüş hem de öfkelenmişti, zira ona göre ülke bu sırada yabancı devletlerle ilişkilerinde kritik durumda bulunuyordu. 3 Mart 1947’de "Truman Doktrini" ilan edilmişti; ABD Senatosunda Türkiye’ye mali yardımın artırılması meselesi tartışılırken bir grup senatör Ankara’ya sert eleştirilerde bulunmuşlardı. Bu yüzden İnönü, boykot kararının, Batılılara Türkiye’yi ihbar anlamına geldiğini düşünüyordu. Bu karmaşık ortamda, 11 Temmuz 1947’de İnönü tarihi bir radyo konuşması yaptı. [12 Temmuz Beyannamesi-bn.] … Böylece İnönü, Peker’in altını oymuş oluyordu. "12 Temmuz Beyannamesi" gayet mantıklı olarak Peker’in derhal istifa etmesini gerektiriyordu; ama Başbakan mücadele etmeden çekilmeyi reddetti, zira istifasını ısrarla isteyen DP idi. 14 Ağustos’ta Köprülü şöyle demişti: "Tarih, başbakanın bu millete ilk ve tek hizmetinin istifa olduğunu gösterecek." 

Peker itibarını yeniden tesis etmek ve İnönü’nün husumetini aşmak için CHP’nin parlamento grubunu toplantıya çağırdı. 26 Ağustos’taki toplantıda İnönü kendisini ilk defa açıkça partiden ayrı ilan etti. Peker grubun karşısına kendisi tarafından yürütülen siyaseti açıklayarak çıktı ve eleştirilere cevap olarak da güvenoyu talep etti. Sonuçta ezici bir çoğunluğun onayını aldı; ama 35 kişi karşı oy verdi. Fakat parti, oy birliğine alışkındı; böylece karşı oyları veto sayıldı. 35’ler arasında İnönü’ye yakın olan kimseler ve N. Erim de vardı. Neticede Peker, 9 Eylül’de sağlık durumundan ötürü istifasını verdi. Peker’in istifası, "12 Temmuz Beyannamesi"nin doğal sonucuydu. İstifa, siyasi belirsizlik döneminin bittiğine ve Türkiye’nin siyasi hayatında yeni bir dönemin başlayacağına işaret ediyordu. 

12 Temmuz 1947’den sonra CHP zorlu bir döneme girdi: "Katı Kemalistler" ile "ılımlılar" arasındaki kopuş derinleşti, yeni bir kimlik arayışı başladı. Zürcher’in dediği gibi "CHP, İnönü’nün ılımlı kanada açık desteği ve ‘katı Kemalistler’ ile kesin kopuşundan sonra dağılmadıysa, bu sadece parti disiplini sayesinde mümkün oldu." DP ve onun arkasındaki güçlerle çelişki, CHP’nin "ılımlı" yönetimini onlarla uzlaşma arayışına yöneltiyordu. M. Toker’in daha sonra yazacağı gibi: "DP, özellikle CHP içinde bir belirsizlik atmosferi yaratmıştı." CHP’deki yeni siyasi oryantasyona, kısmen, 3 Kasım 1947’de CHP’nin merkez yayın organı Ulus’un redaktörü, gazetede 21 yıldır çalışan, Atatürk’ün çok yakınında bulunmuş F. R. Atay’ın istifası da tanıklık eder. Atay, Peker’in grubunu savunuyordu. Onun yerini "ılımlılar"dan N. Erim aldı. 

CHP saflarında temel ilkelerle ilgili mücadele, 17 Kasım ile 6 Aralık 1947 arasındaki VII. Kurultay’da açığa çıktı. Bu, CHP tarihi boyunca en uzun kurultaydı. Kurultay, CHP’nin, "12 Temmuz Beyannamesi" ve ondan sonraki gelişmelerle ilgili kısmi teslimiyetini belgeledi. Kurultay, "cumhuriyetçi partinin program ve felsefesinin karakterini devrimcilikten ılımlılığa doğru bütün olarak değiştiren" [K. Karpat] bir dizi program tashihinde bulundu. CHP’nin tepesi, toprak reformu kanununda ciddi bir takım değişiklikleri onaylamaya gitti. Bilhassa 17. maddenin değiştirilmesi önemlidir; bu değişiklikle, hükümete küçük toprak mülkiyetini istimlak hakkı tanıyor, köy enstitülerinin müfredatını revize ediyor, halkevlerinin işlevini değiştirerek Kemalizmin propaganda merkezleri olmaktan çıkartıp kamusal kültür kurumları haline getiriyordu. Parti tüzüğü de revize edilip yerel teşkilatların hakları merkez aleyhine çoğaltıldı; bu teşkilatlar böylece seçimlerde adayların yüzde 70’ini tespit etme hakkını kazandılar.  
 

İsmet İnönü-Recep Peker

 

DP tarafından gelen, Kemalist reformların amaçlarına uygunluğunu sorgulayan eleştirilere karşılık da kurultay, Kemalist rejimin ideolojik temellerini revize etmeye soyundu. Böylece "devrimcilik" ilkesinin yerini "evrimcilik" aldı. Eğer "devrimcilik" reformların yukarıdan aşağı uygulanması olarak anlaşılıyorsa, "evrimcilik" de mevcut şartları halkın taleplerine göre tedricen değiştirmek demekti [Metin Heper]. Bundan başka, kurultayda devletçilik de daha liberal bir anlayışla tarif edildi ve ağır sanayi ve altyapı yatırımlarıyla sınırlandırılıp özel girişimin teşviki işlevi yüklendi. Parti tüzüğünde de değişiklikler yapıldı. Genel başkan ve vekilinin görev süresi iki yılla sınırlandırıldı. Parti başkanı cumhurbaşkanı olursa bu görevi yardımcısı üstlenecekti. […] 

Bir açıdan, "12 Temmuz Beyannamesi" ardından siyasi balayı, CHP için avantajlıydı ve CHP’ye sert eleştirileri temel alan DP’nin pozisyonunu bozarak inisiyatifi kaybetmesine neden olmuştu. Diğer açıdan, partiler ülkede istikrarı sağlamak için iş birliği yapmak zorundaydılar. Neticede liderler arasındaki iş birliği öyle bir aşamaya ulaştı ki, pek çok DP’li bunu kabul edilemez buldu, bir kısmı da protesto olarak partiden ayrıldı. 

1950 seçimlerine doğru DP’lilerin tekrar eski taktiklerine dönerek siyasi gerilimi en yüksek seviyede tutmak için sıcak mevzular bulması gerekiyordu. Partiler arasındaki karşılıklı ilişkileri tayin eden temel mesele, hâlâ seçim kanunuydu; böylece "dürüst ve açık bir seçim sisteminin kabulü" DP’nin başlıca talebi oldu. Esasen seçim sistemi CHP’nin de son kalesiydi, bu yüzden CHP bu konuda uzun süre hiçbir girişimde bulunmadı. Ancak hükümet 1949 başında 1950 seçimlerinin "millet iradesini açıkça yansıtmak için bütün şartları karşılayacağını" garanti etmek zorunda kaldı. Aralık 1949’da CHP meclis grubu yeni seçim kanununun kabulünü destekledi ve mahkeme huzurunda açık sayımın yapılacağı genel, doğrudan, eşit seçimler kanunlaştı. 

Böylece seçim kanunu, tartışma olmaktan çıktı; ama DP, seçmenlere, "kurnaz tilki İsmet Paşa" iktidarın dümeninde kaldığı müddetçe hiçbir şeyin değişmeyeceğini söylemeye devam ediyordu. DP liderlerinin başlıca hedefi iktidarın fethiydi ve bunun için birbiriyle bağlantılı iki vazifeyi yerine getirmeleri gerekiyordu. Birincisi: bürokrasi ile CHP arasındaki, tek parti dönemi boyunca yerleşmiş ve 1930’lardan beri de Kemalist rejimin köşe taşlarından birini teşkil eden sıkı ilişkiyi parçalamak ve böylelikle CHP’yi seçimlerde "idari kaynakları" kullanma imkânından mahrum bırakmak. İkincisi, önce bürokrasinin sadakatini veya en azından partilerine yönelik tarafsızlığını sağlamak, sonra kendi tarafına çekmek. Böylece DP 1949 Nisan ayı ortasından itibaren propaganda muhtevasını değiştirdi. Daha önce ülkenin durumunun, baskı ve takibatın sorumlusu olarak CHP’den bürokratlar suçlanırken, şimdi doğrudan doğruya CHP aktivistleri suçlu ilan ediliyordu. Bilhassa Menderes bu yönde konuşmalar yapıyordu. DP yönetimi amacına, devr-i sabık yaratmama sözü vererek erişiyordu: bürokrasi bunlardan sorumlu tutulmayacaktı, ancak bizzat CHP’yi sorumlu olarak yargılamak gerekti. CHP yönetimi ise tarafsızlık açıklamalarıyla DP’lilerin faaliyetlerinin başarılı olmasını sağlıyordu. Bu yolla bürokrasi ve CHP arasındaki bağlar zayıflatıldı ve bürokrasi tarafsız rol oynamaya başladı. İdari kaynakların tarafsızlığı ve bürokrasinin desteği olmasaydı, DP’nin 1950 seçimlerinde başarılı olacağı çok şüpheliydi: memurların etkisi Türkiye’de her zaman devasa olmuştu. Memur baskısının kalkması, seçmene cesaret kazandırdı ve DP’nin prestijini artırdı: memurları nötralize etmeye cesaret eden bir parti, oy vermeye değerdi. 

Siyasi inisiyatif, 1950’ye doğru CHP’ye geçmiş görünüyordu. […] CHP ideoloji alanında da taviz vermek zorunda kalmıştı. Bu yıllar içinde CHP rakibinden öyle çok şey almıştı ki, bunları tek tek tasnif etmek dahi güçtü. Her iki partinin programı da fiiliyatta farksızdı. Atatürk’ün kurduğu parti, seçim zaferi halinde anayasadan "Kemalizmin altı ilkesi"ni çıkarma sözü bile vermişti. Din alanındaki tavizlere ise DP’nin ve DP’den ayrılan muhafazakârlar tarafından kurulan Millet Partisi’nin tecridi için en önemli iş gözüyle bakılıyordu. 1950’ye doğru CHP’liler seçimlerde zafer kazanacaklarından öylesine eminlerdi ki, sırf mecliste muhalefete yer olsun diye DP’lilere birkaç sandalye bile teklif etmişlerdi. Bununla birlikte, DP’nin seçim döneminde koalisyon hükümeti kurma talebini de geri çevirmişlerdi. CHP yönetimi, girişimlerinin zafer kazanacağından emin olarak ve iktidarını korumak için seçim sonuçlarına göre çoğunluk sistemi de getirmişlerdi. 

Seçimler 14 Mayıs 1950’de yapıldı. Bu tarihi anı hisseden kayıtlı seçmenlerin yüzde 88’i seçimlere katılmıştı. CHP iktidarını kaybetti. DP yüzde 53,6, CHP ise yüzde 39,9 oy aldı. Ancak CHP’nin seçimlerden kısa süre önce geçirdiği çoğunluk sistemi yüzünden DP mecliste 408 sandalye alırken, CHP sadece 69 sandalye çıkardı. […] Seçim sonuçları Batı'da "barışçıl devrim" olarak değerlendirildi." 

Çevirinin burada sunacağım kısmı bu kadar. Metin içindeki kaynakları, zinciri gereksiz yere uzatacağı için, buraya almadım. Sadece üç yerde, iktibas edilen yazarın adını köşeli parantez içinde zikrettim.

Hazal Yalın: Çoğunluğu klasik Rus edebiyatından kırktan fazla çevirisi var. Aralarında Tolstoy, Dostoyevski, Saltıkov-Şçedrin, Gogol, Turgenyev, Puşkin, Zamyatin, Kuprin, Gonçarov, Leskov, Grin, Zoşçenko, Strugatski Kardeşler gibi yazarların bulunduğu çeviriler, Kırmızı Kedi, Kitap, İthaki, Helikopter, Remzi gibi yayınevlerinde yayınlanıyor. Güncel makaleleri genellikle Yakın Doğu Haber’de (ydh.com.tr) yayınlanıyor.

Etiketler:  Hazal Yalın