Ellerinde İncil kaldı

Ellerinde İncil kaldı

18 Ocak 2020 Cumartesi  |   Serbest Kürsü

Yıllar önce Madagaskar adında bir çizgi film vardı. Sanırım üç film yapılmıştı. Birçok kişi bu ülkenin adını o çizgi filmle öğrendi. Burayı bir yeryüzü cenneti olarak gösteren bir filmdi. Herkesin rüyası oldu kısa sürede. Ama gerçekten öyle miydi? 

Aslında gitmeden önce benim de hayallerim vardı. Lemurları doğal ortamında görmek, baobab ağaçlarının resimlerini çekmek, beyaz kumlarla kaplı deniz kenarında dolaşmak ne kadar güzel olurdu...  

Ama ülkeye adım atmamla pek de yeryüzü cenneti olmadığını anlamam bir oldu. Burası dünyanın en fakir ülkelerinden biriydi ve daha ilk adımlarınızda bunu çarpıcı bir biçimde hissediyordunuz. 

Madagaskar 120 milyon yıl önce Afrika kıtasından ayrılmış dünyanın en eski adalarından biri. Aynı zamanda dünyanın dördüncü büyük adası. Ana karadan izole olduğu için de buradaki canlı çeşitliliği dünyanın başka hiçbir yerinde yok. Tam iki yüz elli bin tür yaşıyor. Üstelik bunların büyük bir bölümü de endemik, yani sadece bu adaya özgü türler. Burada yaşayan türlerin % 90’ı başka yerde bulunmuyor. 

Hint Okyanusu’nda yer alan adanın eşsiz bir doğaya sahip olduğu kuşkusuz. Biyologlar, zoologlar, botanistler ve her tür doğa bilimcisi için bulunmaz bir yer olduğunu biliyorum. Hakkında pek çok belgesel izledim.  

Başkent Antananarivo bu doğadan oldukça uzak. Deyim yerindeyse karman çorman bir şehir. “Bu nasıl isim?” demeyin. Zor yazılıp zor okunan bir isim. O yüzden yerel halk kolayını bulmuş ve kısaca Tana diyor. Peki bu Antananarivo adı nereden geliyor? 

Önceki adı mavi orman anlamına gelen Analamanga imiş. Sonra Antananarivo olmuş. Madagaskar’ın resmî dili olan Malagaşçada binlerin şehri demek. Fransız kolonisi olduğu dönemde Tananarive adı kullanılmış. 1960’da kazanılan bağımsızlığın ardından kendi dillerindeki Antananarivo’ya değiştirmişler.  

Madagaskar adının öyküsü ise çok daha ilginç. Genelde coğrafî bir yer ismi ya o bölgenin yerel dilindeki bir anlamdan ya da sömürgecilerin verdiği bir addan kaynaklanır. Madagaskar adı her ikisi de değil. Venedikli tacir Marco Polo, kendisinin hiç bir zaman gelmediği, ama çok zengin bir ada olarak duyduğu bu adayı Somali’nin başkenti Mogadişu ile karıştırır. Ancak Mogadişu sözünü de Madageiscar olarak yanlış yazar. Bilginin çok kısıtlı olduğu bir dönemde bu isim Avrupa’da yayılır ve haritalara bu ada Madagaskar olarak yazılır. O gün bu gün adı Madagaskar kalır. Yerel halkı ülkenin adını da Mada olarak kısaltıyor. 
 

 

Az tanıdığımız bu ülkenin geçmişine ve bugününe kısaca bir göz atalım. 

Bu ülke ile ilk temas edenler Araplar. 16. yüzyılın başlarından itibaren Avrupalı denizcilerin, korsanların ve köle tacirlerinin de uğrak noktası haline gelmiş. 1883 yılına kadar çeşitli yerel krallıklar hüküm sürmüş. Afrika kıtasının büyük bölümünü sömürgeleştiren Fransa, Hint Okyanusu’nda bulunan Komorlar, Reunion ve Mauritius adalarını 18. yüzyılda ele geçirmiş. Sonradan Mauritius İngilizlerin eline geçmiş. Madagaskar’daki krallıklar İngilizler ve Fransızlar ile bir noktaya kadar başa çıkabilmiş. 1883 yılında Fransa adayı işgal etmiş. 1886 yılında da kolonisi olarak ilan etmiş. 

Fransız boyunduruğundan kurtulmak ancak 1960 yılında mümkün olabilmiş. Ancak tam bir bağımsızlık demek güç. 1960-1972 yılları arasında Fransa’nın adamı Philibert Tsiranana’nın devlet başkanlığı dönemi de sömürgeden çok farklı değil. Fransızlar istedikleri gibi at oynatmışlar. Buna birinci cumhuriyet diyorlar.  

1972-75 yılları arasında ardı ardına yaşanan askerî darbelerin ardından 1975 yılından itibaren Marksist bir iktidar ülkeyi 1993 yılına kadar, Doğu Bloku’ndan aldığı destekle yönetmiş. Buna da ikinci cumhuriyet diyorlar.  

Doğu Bloku’nun çökmesi ve kötü giden ekonomi neticesinde 1993 yılında Albert Zafy yeni cumhurbaşkanı olarak seçilmiş ve 2010 yılına kadar kendisi ve takipçileri ülkeyi yönetmişler. Buna da üçüncü cumhuriyet adını veriyorlar.  

2010 yılında anayasa değiştirilmiş ve dördüncü cumhuriyet ilan edilmiş. 2018 yılı sonuna kadar ülkenin başındaki lider ise Hery Rajaonarimampianina. Okumakla fazla uğraşmayın, zaten büyük ihtimalle yanlış olur.  

Gördüğünüz gibi ülke bir kez sömürgecilerin eline geçtiği zaman bir daha kendi ayaklarının üzerinde durması on yıllar alıyor. Bu bir çok Afrika ve Güney Amerika halkının makûs talihidir. 1970’lerden sonra dünyada yayılan bağımsızlık hareketleri olsa da 1980’ler ve 1990’lar pek çok ülkede diktatörlük rejimlerine sahne oldu. Zaire, Haiti, Şili, Pakistan sadece birkaçı. Bazı ülkelerde kanlı iç savaşlar oldu. Sierra Leone, Ruanda ve Burundi gibi. Sömürgeciler sadece ülkenin zenginliklerini sömürmüyorlar. Onların verdiği asıl zarar, kendilerini yönetme kapasitesi ellerinden alınmış zavallı halkları yüzüstü bırakmaları. Hiçbir zaman sömürge olmamış bir ülkede yaşadığımız için kendimizi şanslı saymalıyız. 

Bugün Madagaskar 26 milyonluk bir ülke. Bunun 2 milyonu başkentte yaşıyor. Otuzun üzerinde etnik grup var. Merina adı verilen halk toplam nüfusun %26’sını oluşturuyor. Burada yaşayan halkların kökeni ağırlıklı olarak Asya Pasifik bölgesi.  
Ülkenin iki resmî dili var. Türkçede Malagaşça denilen Malagasy dili ve Fransızca. Malagaşça Avustranezya dil ailesi içinde Malayo-Polinezya adı verilen alt gruba dahil. Burayı tanımadan önce insan Madagaskar halklarının da Afrikalı olduğunu düşünüyor ama öyle değil. 

Yazımın başında dünyanın en fakir ülkelerinden biri olduğunu yazmıştım. Şimdi bunu rakamlarla görelim. 2017 verilerine göre alım gücü paritesiyle hesaplanan kişi başına ulusal gelir 1600 dolar. Dünyadaki 228 ülke arasında 218. sırada. Daha alt sıradaki ülkeler de tahmin edeceğiniz gibi Afrika’dan. Yoksulluk sınırının altında yaşayanların toplam nüfusa oranı %70. Sanırım bu kadarı bile ülkenin yoksulluğunu anlatmak için yeterlidir. Ama biraz daha örnek vereceğim. Evinde internet olan kullanıcılar nüfusun sadece %1’ini oluşturuyor. Gelişmiş ülkelerde bugün 10 yaşının üzerinde neredeyse her bireyin cep telefonu varken burada her 100 kişiden sadece 35’inin cep telefonu var. 

Ulusal gelir içinde sanayinin payı sadece %19. Tarımın %24, geriye kalan %57 ise hizmet sektörüne ait. Bu da ham madde ticaretine dayalı bir gelir. Geri bıraktırılmışlığın başlıca göstergelerinden biridir bu. Doğal kaynakları çok zengin olan ülkeler bu zenginliği işleyip artı değer yaratamazlar. Buna izin verilmez. Emperyalist güçler bu artı değeri kendileri üretir ve yoğurdun kaymağını yerler. Elmas, Sierra Leone’de, Kongo’da, Botswana’da, Angola’da çıkar ama Belçika’da işlenir. Emperyalizmin düzeni buna göre kurulmuştur. Pek çok yeraltı zenginliği için durum böyledir. 

Bu kadar yoksul bir ülkeye neden gittiğimi sorabilirsiniz. Ben dokuz yaşımdan bu yana bir dünya kağıt paraları koleksiyoncusuyum ve yaklaşık 25 yıldır bu işin ticaretini de yapıyorum. Madagaskar, 2017 yılında yeni banknotlar piyasaya sürdü. Bunlar dünyada çok kolay bulunan paralar değil. Ben de bir maceraya atılarak bu ülkeye gitmeye karar verdim. Bunun gerçek bir maceraya dönüşeceği konusunda önceden hiçbir fikrim yoktu... 
 

 

Artık Madagaskar’a doğru yolculuğumuza çıkabiliriz. 

İstanbul’dan kalkan THY Antananarivo uçağımız önce Mauritius Adası’nın başkenti Port Louis’ye iniyor. Bu sayede tüm adayı havadan görme ve fotoğraf çekme fırsatı buluyorum. Hayatımda bir kez daha buraya gelemeyeceğim düşünülürse bu kadarı bile iyi bir fırsat. İki saatlik bir bekleyişten sonra Madagaskar’a havalanıyoruz. 

Uçakta ülkeye giriş formu ve gümrük beyannamesi dağıtılıyor. Gümrük beyannamesindeki bir uyarı başımdan aşağıya kaynar sular döküyor. Madagaskar parasını yurt dışına çıkartmak yasak! Ancak cebinizde kalabilecek çok küçük bir miktarı dışarıya çıkartmanıza izin veriliyor. Bu konuda internette bir araştırma yapmış ve hiçbir kayda rastlamamıştım. Bunca yolu boşuna mı geliyordum? Onca masrafı boşuna mı yapmış olacaktım? Ülkeden çıkana kadar bu soru hep kafamı kurcalayacaktı... 

Madagaskar, Fransızlar dahil  tüm yabancılara vize uyguluyor. Ama önceden vize almanıza gerek yok, havaalanında alabilirsiniz. Tek yapmanız gereken 80,000 ariary ödemek. Bu da yaklaşık 20 euro ediyor. İki saat kadar süren vize kuyruğundan sonra havaalanından çıkıyorum.  

Terminalin önünde küçük Renault marka eski arabalar var. Bunların taksi olduğunu anlamam uzun sürmüyor. Düzgün görünen bir tanesi ile kent merkezindeki otelime hareket ediyorum. Düzgün görünen diyorum çünkü bunlar gerçekten çok eski arabalar. Renault 4L modelleri en son 30 yıl önce üretildiler. Bu ülkedekiler muhtemelen 1960’lar ya da en iyi ihtimalle 1970’lerden kalma 50 yaşını devirmiş arabalar. Arabanın durumunu içine girince daha iyi anlıyorum. Tam bir hurda. Bizde hurda olarak bile almazlar diyebileceğim türden. Her tarafı kırık dökük ve paslı. Bir ülke hakkındaki ilk izlenimleriniz havaalanından çıktığınız anda başlar. Ben Madagaskar’ın bunca fakir olduğunu önceden bilmediğim için yaşadığım ilk şok bu arabalar oluyor. 

Taksi sürücüsü benden ödemenin bir kısmını istiyor ve hemen bir benzinciye girip bir miktar benzin alıyor. Sonradan öğreniyorum ki burada benzinin litresi 1 doların üzerinde. Bu yüzden taksicilik yapan insanlar ancak müşteri bulduklarında araçlarına benzin koyuyorlar. Başka zaman da araçlarını fazla kullanmıyorlar. Araba onların normal şartlarda altından kalkamayacakları bir lüks.  

Bu ülkede en gelişmiş sektörün eski araba tamirciliği olduğunu da sonradan öğreniyorum. Kaza yapmış araçlardan sökülen parçalar ustaların elinde hayat buluyor ve miadını çoktan doldurmuş başka bir araca can veriyor. 

Otele ulaşmamız bir saatten fazla sürüyor. Geçtiğimiz küçük yerleşimlerde gördüğüm diz boyu fakirlik. Bir başka dikkatimi çeken de yol boyunca uzanan Çin firmalarının tabelaları. Çinlilerin Afrika’da çok yoğun çalıştıklarını biliyordum, ama Madagaskar’da bu denli faal olduklarını bilmiyordum. 

Otelim bir tepede kurulu ve küçük bir arka bahçesi var. Buradan şehrin büyük bir bölümünü görebiliyorum. Bol miktarda tepeden oluşan bir şehir. 1280 metre yükseklikte. Dört tarafı denizle çevrili bir ülkede başkentin denizden uzak bir yere kurulması şaşırtıcı. O kadar zengin doğası, ormanları olan bir ülke burası. Başkentte neredeyse ağaç yok. Sadece aşağıda bir gölet görünüyor onun etrafı biraz ağaçlıklı o kadar. Bu duruma inanasım gelmiyor. 

Akşam oluyor ve ben etrafı gezmek için dışarı çıkmaya karar veriyorum. Sonradan arkadaş olacağım ve bana çok yardımları dokunacak resepsiyon görevlisi Serge bana akşam dışarı çıkmasam daha iyi olacağını söylüyor. Çok güvenli bir yerde olmadığımı anlıyorum. Yine de kısa bir tur yapmak uzun süren uçak yolculuğundan sonra iyi geliyor. 

Çevremdeki yeme içme seçeneklerini gördükten sonra otelimin arka bahçesindeki küçük kafede yemek daha cazip geliyor. 

Afrika’ya gittiğiniz zaman yaşayabileceğiniz en büyük sorunlardan biri yeme içmedir. Genelde iyi otellerin ve tanınmış lokantaların dışında uygun hijyen koşullarını bulamazsınız. Buranın bir sömürge geçmişi olduğu için kaliteli otelleri ve onların da oldukça iyi düzeyde restoranları var ancak sayıları çok az. Benim otelim orta sınıf bir otel. Öyle lüks otellerden değil. Ama güvenli ve temiz. Lokantasının kalitesi de kabul edilebilir düzeyde. 
 

 

Tana’daki ikinci günümün sabahında ilk işim Merkez Bankası’na gitmek oluyor. Amacım yeni çıkan paralardan almak. Bankanın kasiyerleri yeni para talebimi kendilerinde olmadığını belirterek geri çeviriyorlar. Kasaların yöneticisi ile görüşüyorum ancak o da olumsuz yanıt veriyor. Yeni paraları sadece diğer bankalara gönderdiklerini söylüyor. Bu işi Merkez Bankası’nda sonuçlandıramayacağımı anlayıp hemen ticari bankaları dolaşmaya başlıyorum. Onlardan aldığım cevap ise henüz kendilerine yeni para gelmediği şeklinde. 

Çaresizce otele dönüyorum. Henüz önümde üç gün var ama umutlarım çok azalmış durumda. Bankalarda para değiştirmek için uzun süre kuyruk bekleyeceğimi gördüm. Yol boyunca bir döviz bürosu aradım ama onu da bulamadım. Otele dönünce resepsiyonda çalışan Serge’e nerede dolar bozdurabileceğimi soruyorum. Tanıdığı bir kişinin olduğunu söylüyor ve kendisini arayarak otele çağırıyor.  

Yarım saat sonra genç bir delikanlı otele geliyor. Kendisine 100 dolar veriyorum ve çantasından biz koleksiyoncuların çil tabir ettiğimiz, kullanılmamış yepyeni paralar çıkarıyor. Üstelik bunlar yeni basılanlar. Gözlerime inanamıyorum. Daha fazlasını bozduruyorum. Çantasında olmayan kupürleri de ertesi sabah getirmesi üzere ısmarlıyorum. Ne istiyorsam, ne kadar istiyorsam getiriyor. Ancak bu kadar şanslı olabilirim.  

Seyahatim amacına çoktan ulaştı. Ama şimdi uykularımı kaçıracak bir diğer konu var: Bu paraları Madagaskar’dan nasıl çıkaracağım? Üçüncü günümde soluğu yine Merkez Bankası’nda alıyorum. Bu sefer para almak için değil, paraları çıkarmama izin vermeleri için. Bankada çeşitli yöneticilerle görüşüyorum. Buna bankanın başkan yardımcısı da dahil. Madagaskar’ın yeni çıkarttığı paraların ülkenin tanıtımına katkı sağlayacağını ve ülkelerine döviz girişi olacağını söylüyorum. Bana hak veriyor. Benden başkana hitaben bir dilekçe yazmamı istiyor. Hemen dilekçeyi yazıp başkanın asistanına ulaştırıyorum. İki gün içinde cevap vereceklerini söylüyor. İki günden sonra zaten dönüyorum. 

Merkez Bankası’ndan beni arayıp da talebim hakkında cevap verene kadar iki gün bekledim. Döneceğim günün öncesi akşamı bana bir yazı veremeyeceklerini bildirdiler. Bankadaki bir yetkili aslında yazı istememe gerek olmadığını, hiçbir sorun olmadan paraları çıkarabileceğimi söylemişti. Yaptığım elbette bir suç değildi ama havaalanında Madagaskar paralarını tekrar dövize çevirmemi isteyebilirlerdi. Bu da buraya kadar boşuna geldiğim anlamına gelirdi. İşim artık tamamen şansa kalmıştı... 

Bu endişeli bekleyişim süresince kafamı dağıtmak için Tana’yı epeyce gezdim.  
 

Bu ülkede otuza yakın ulusal park, onlarca vahşi yaşam rezervi ve doğa koruma alanları bulunuyor. Afrika’nın belki de eni iyi korunmuş doğası bu ülkede.  

Öncelikle kent merkezinde rast geldiğim bir turist danışma bürosuna girdim ve baobab ağaçlarını nerede görebileceğimi soruyorum. Bu ağaçların sadece belirli bir bölgede olduklarını ve bu bölgenin de Tana’dan oldukça uzakta olduğunu öğrenmek beni üzdü. Sadece bu ülkede görebileceğim bu ağaçları göremeyecektim.  

Bunun üzerine lemurları nerede görebileceğimi soruyorum. Hayvanat bahçesinde bulunduğunu ancak bir de lemur parkı olduğunu söylüyorlar. Allah’tan orası çok uzakta değil. Oradan çıktığım gibi bir arabayla lemur parkının yolunu tutuyorum. 

Çok geniş bir doğal alan burası. Gelen misafirler üçer dörder kişilik gruplar halinde bir rehber eşliğinde gezdiriliyorlar. Kendi başınıza dolaşamıyorsunuz. Burada çeşit çeşit lemurlar görebiliyorsunuz. Özellikle halka kuyruklu lemurlar bunların en ilginç olanları arasında. Onlara fazla yaklaşmamanız ve dokunmamanız öneriliyor. Ama burada görebileceğiniz sadece lemurlar değil. Başka hiçbir yerde görmediğim türden bitkiler, kaplumbağalar, ravenala adı verilen yelpaze şeklindeki palmiye türü, isimlerini hiçbir zaman öğrenemeyeceğim yüzlerce çeşit ağaç var burada. Hayatımda ilk kez vanilya bitkisini görüyorum. Vanilya bu ülkenin önemli bir gelir kaynağı. Parkı dolaşırken karşılaştığım bir sürpriz de yine sadece bu adaya özgü bir bukalemunu fark etmem oluyor. Onu ürkütmeden yakından fotoğraflarını çekiyorum. 

Lemur parkının dışında bir de hayvanat bahçesi olduğunu öğreniyorum. Böylesine özel doğaya sahip bir ülkeye gelip de hayvanat bahçesini görmemek olmaz elbette. Girişteki plandan buranın çok büyük bir alana yayıldığını fark ediyorum. Belki de bir günde gezmek olanaklı olmayabilir. Ancak şansımı deniyorum. Girişte genç insanlar rehberlik yapmayı öneriyorlar. İşimi kolaylaştıracağını düşünerek yanıma bir rehber alıyorum. Çok da isabet oluyor. 

Burası bir hayvanat bahçesi olduğu kadar aynı zamanda bir botanik parkı. Burada da özel bir lemur bölümü var. Rehberim bana bu bölümü gezdirirken lemurlarla fotoğraf çektirebileceğimi söylüyor. Lemur bölümünün bakıcısına bir miktar bahşiş verince beni içeriye alıyor ve ben daha farkına varmadan bakıcı kollarıma ve boynuma bal sürüyor. Sonra bir kapıyı açıyor ve bir anda lemurların saldırısına uğruyorum. Meğer balı çok severlermiş. Lemurlar kollarımı ve boynumu yalıyorlar. Rehberim bu arada fotoğraflarımı çekiyor. Bir daha hiçbir yerde yaşayamayacağım türden bir deneyim ve anı oluyor benim için.  

Burada yaşadığım ikinci sürpriz ise karşıma baobab ağacının çıkması. Bazı baobab ağaçlarının yaşı 800’ün üzerinde. Buradaki ağaç henüz daha çok genç ve o kadar görkemli değil. Ancak artık “Madagaskar’da hiç baobab ağacı görmedim” demeyeceğim. 

Ertesi gün Rova adı verilen Kraliçe Sarayı’na gidiyorum. Kentin eski adını taşıyan Analamanga Tepesi’nde kurulu bir yer. Bu saray ilk olarak ahşaptan yapılmış. 1869 yılında Kraliçe 2. Ranavalona, bir Fransız mimardan bu ahşap binanın etrafını taş bir yapı ile giydirmesini istemiş. Dolayısıyla binanın taştan bir dış cephesi oluşmuş. 1994 yılında çıkan büyük bir yangında ahşap bölümün tamamı yanmış ve geriye sadece bu taştan yapılan dış cephesi kalmış. İçi boş bir bina ama yine de güzel bir görünümü var.  

Bu müze alanında kraliyet döneminde kullanılmış başka yapılar da var. Turistler için fazla bir seçenek sunmayan Tana’da görülecek ilginç yerlerden biri. 
 

Papa Francis'in Madagaskar ziyareti

 

Bu tepeden kent daha iyi göründüğü için dört bir tarafı inceliyorum. Dikkatimi çeken kiliselerin çokluğu oluyor. Bu ülkeye Fransızlar kendi dinleri olan katolik mezhebini getirmişler. Dolayısıyla kiliselerin çok büyük kısmı Katolik kiliseleri ve katedraller. Madagaskar hakkında bilgi aldığım bir kaynaktan bu şehirde 5000 kilise olduğunu öğreniyorum. İster istemez aklıma Kenya’nın büyük lideri Jomo Kenyatta’nın sözleri geliyor: 

“Misyonerler geldiklerinde ellerinde İncil, Afrikalıların toprakları vardı. Bize gözü kapalı İncil okumayı öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda onların toprakları bizimse elimizde İncil vardı.” 

Oteldeki arkadaşım Serge bana pazarları mutlaka ziyaret etmemi söylüyor. Kendisini dinliyorum ve önce kent dışındaki hediyelik eşya pazarına gidiyorum. Burada el yapımı birçok ürünü bulmanız mümkün. Resimler, heykelcikler, oyuncaklar, kutular, örtüler, müzik aletleri ve elbette vanilya çubukları satılıyor. Ama bir şey var ki bunu kolay kolay başka bir yerde bulamazsınız. Milyonlarca yıllık fosiller. Özellikle de deniz kabuklularının fosilleri. Çok iyi durumda olanları var. Üstelik oldukça uygun fiyatlara. Fosillerin yasal olarak satıldığı çok az ülke gördüm. Fas’ta, Sahra Çölü’nden toplanan yüz milyonlarca yıllık trilobitler satılıyordu. Onun dışında çok az yerde fosil satıldığına şahit oldum.  
 

 

Kent merkezine geldiğimde burada da büyük bir pazar olduğunu görüyorum. ancak bu pazarda ağırlıkla yiyecek ve giyim eşyaları satılıyor. Yerel insanlarla kaynaşmak ve fotoğraf çekmek için güzel bir ortam. 

Çinlilerin olduğu yerde Çin restoranları da vardır. Amerika’dan gelmiş Çin kökenli bir aile bu şehirde bir restoran açmışlar. Yiyecek seçeneklerinin çok kısıtlı olduğu bir yerde kaliteli bir Çin restoranı bulmak beni fazlasıyla memnun ediyor. Restoran sahibinin kızı gayet iyi İngilizce konuşuyor ve onun sayesinde çok güzel bir akşam yemeği yiyorum. 

Bir başka ilginç yemeği de kent merkezinde bulunan Hotel du Louvre’un restoranında yiyorum. Madagaskar’da yetişen bir manda türü olan zebu bifteği. Bu yemeği restoranının spesiyalitesi olarak sunuyorlar. Lezzeti benzese de dana etine göre daha sert. Ancak bir kez denenebilecek bir et.  

Sayılı gün çabuk geçiyor ve dönüş vaktim geliyor. Yanımda iki küçük bavulum var. Bunlar yarıya kadar para dolu. Otuzdan fazla deste para götürüyorum. En değerlileri el çantamda. Bu desteler aslında fazla döviz değeri olmayan küçük kupürler ama ister istemez yine de endişe ediyorum.

Otelin önünden Serge’in beni bindirdiği taksinin yolun ortasında lastiği patlıyor. Yedek lastiği olmadığından araba beklemeye başlıyoruz. Neyse ki fazla sürmeden bir araba duruyor ve beni alıyor. Ancak onun da benzini yok. Sürücü, benzinci olmayan bir dükkana girip bir şişe benzinle dönüyor. Sonunda havaalanına ulaşıyoruz.  

Çok gerginim ama belli etmemeye çalışıyorum. Girişte bir polise rastlıyorum. Terminale doğru yürüyor. Yanına gidip bir şeyler soruyorum. Sadece laf olsun diye. Biraz da onu güldürecek şeyler söylüyorum. Terminale birlikte girdiğimiz için herkesin bavulu röntgenden geçirilirken benimkilere bakmıyorlar. Hemen Türk Hava Yolları kontuarında işlemlerimi yaptırıp bavullarımı teslim ediyorum. Orada tanıştığım Türk istasyon şefinden de bavullarımın uçağa yüklendiğinden emin olmasını rica ediyorum. Zaten benden başka Türk yolcu yok. Kendisi benimle çok yakından ilgileniyor.  

Uçağa binerken yanıma gelerek bizzat kontrol ettiğini ve bavullarımın uçağa yüklendiğini söylüyor. Beş günlük gerginliğin ardından Madagaskar maceram sonunda kazasız belasız bitiyor. Bu paraları dünya piyasasına ilk çıkaran kişi olduğumu anlıyorum.

Bazen talih insanın yüzüne beklenmedik zamanlarda gülüyor...

 

Yazıyla ilgili fotoğraflara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz:

 https://www.facebook.com/profile.php?id=653282484&sk=media_set&set=a.10155559353762485&type=3

https://www.facebook.com/profile.php?id=653282484&sk=media_set&set=a.10155559428707485&type=3

https://www.facebook.com/profile.php?id=653282484&sk=media_set&set=a.10155553625927485&type=3