'Dünyanın Çatısı'

'Dünyanın Çatısı'

19 Ekim 2019 Cumartesi  |   Serbest Kürsü

“Dünyanın Çatısı” olarak adlandırılan Nepal, belki de yeryüzünde görülecek en ilginç ülkelerden biri. Nepal’e gitmeden önce de böyle düşünüyordum. O güne kadar gördüğüm Nepal fotoğrafları, izlediğim belgeseller ve küçük yaşlarda tanıştığım paralarının gizemi, bende her zaman ilgi uyandırmıştı. 

İki arkadaşımla birlikte Hindistan’dayız. İki gün boyunca Yeni Delhi’yi gezdikten sonra yeni keşifler yapmak istiyoruz. Onlar Tac Mahal’i görmek için Agra’ya gitmek istiyorlar. Benim içimde ise engellenmez bir şekilde Nepal’e gitme isteği var. Vizenin havaalanında alınabileceğini öğrendiğim anda Katmandu biletimi alıyorum. Arkadaşlarım Agra’ya gidiyorlar. 

Havaalanına erken giderek uçağın sol ön tarafından bir koltuğu garanti etmem gerekiyor. Çünkü sol tarafta yol boyu Himalayalar uzanacak. Harita böyle gösteriyor. Önde olursa, kanada denk gelmeyecek ve fotoğraf çekebileceğim. “Erken gelen oturur” sözü işe yarıyor. İstediğim yeri alıyorum. 

Nepal Kraliyet Havayolları’nın Boeing 757 tipi uçağı beklediğimden çok daha modern ve şık. Uçağın girişinde, Nepal’in ulusal giysileri içinde çok şirin görünen hostesler, “Namaste” diyerek yolcuları selamlıyorlar. 

Bende heyecan dorukta. Hem böylesine gizemli bir ülkeye ilk kez gidiyorum hem de Himalayalar’ı göreceğim! 

Bugüne kadar binin üzerinde uçuşum var, ancak yeni bir rotada uçarken pencereye yapışmaktan hala kendimi alamam bir türlü. Taşkent’ten Pekin’e uçarken Çin Seddi’ni, Helsinki’den New York’a uçarken Grönland’ı, Madrid’den Kazablanka’ya uçarken de Cebelitarık’ı görmüş ve benzeri heyecanlar yaşamıştım. 

Delhi’den kalkışımızdan yaklaşık yarım saat sonra Himalaya zirveleri görünmeye başlıyor. Hava oldukça bulutlu. Ancak, Himalaya şeridinin bulutların üzerinde kalan zirveleri göz kamaştırmaya yetiyor. 

Bu uçuşun unutmayacağım bir başka tarafı da sunulan yemekler oluyor. Yüzden fazla havayolu şirketiyle yaptığım, bin küsur uçuş içinde, business class yemekleri de dahil, hiçbir uçakta bu kadar lezzetli yemek yememiştim. Özenle hazırlanmış, değişik sebzelerden oluşan bir vejetaryen yemeği. Tatlı olarak verilen sütlaç ise, bizdekilere parmak ısırtacak lezzette. 

Katmandu’ya iniş için alçalırken, teraslama yöntemi ile ekilmiş yemyeşil yamaçlar görünüyor. Bu peysaj da, neredeyse Himalayalar kadar görsel bir şölen oluşturuyor.  

Ancak şehrin kuş bakışı manzarası bu denli iç açıcı değil. Karmaşıklık, kirlilik ve çıplak gözle görünen bir fakirlik var.  

Katmandu’ya inmeden önce, dilerseniz Nepal’in yakın tarihine ve sosyal yapısına kısaca bakalım. 

Çin ile Hindistan’ın arasına sıkışmış, 2008 yılına kadar hüküm sürmüş 1500 yıllık bir krallıktı Nepal. 28 Mayıs 2008’de yıllarca süren ayaklanmalar ve iç savaşın ardından Nepal Komünist Partisi Kral'ı devirerek Nepal Demokratik Federal Cumhuriyeti’ni ilan etti.  

Bu kadim ülke, tarihi boyunca, hiçbir boyunduruk altına girmemiş. Yanı başındaki, kendisinden kat be kat büyük ve güçlü olan Hindistan bir sömürge haline gelirken, Nepal bağımsızlığını korumuş ve hep kendisi olarak kalmış. Bu yönüyle takdir edilmesi gereken bir ülke. 

Ancak sömürgeleşmiş olmamasına rağmen, bir türlü kalkınamamış.  

İstatistiklere göre dünyanın en fakir ülkelerinden biri. Alım gücü paritesine göre kişi başına Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla 2013 yılında sadece 1,500 dolar. Bu rakam Hindistan’da 4,000 dolar civarında. Nüfusun yarıdan fazlası fakirlik sınırının altında yaşıyor. Bu fakirliği Nepal’de gittiğiniz her yerde iliklerinize kadar hissediyorsunuz. 

140,800 kilometrekarelik yüzölçümü ve 31 milyonluk nüfusu ile küçük ama kalabalık bir ülke.  

Nepal’in doğal kaynakları kısıtlı. Sanayinin ekonomi içindeki payı sadece yüzde 20. Nüfusun büyük bölümünün geçim kaynağı tarım. Ne var ki topraklarının sadece yüzde 20’si tarıma elverişli. Toplam yüzölçümünün dörtte üçü, 3,000 metrenin üzerinde dağlarla kaplı. Yine de mümkün olan tüm tepe ve bayırlar, teraslama yöntemiyle tarım alanı olarak kullanılıyor. Katmandu Vadisi'nin dört bir yanı teraslar çekilmiş tepelerle çevrili. Hatta bazıları çok dik yamaçlar olmasına karşın bir avuç toprağın bile ekili olduğunu görüyorsunuz.  

Nepal’in halkının çektiği ekonomik zorluklar yetmiyormuş gibi, bunlara bir de her yıl yaşadıkları doğal afetler ekleniyor. Haziran ayında başlayıp üç ay süren muson yağmurları, şiddetli fırtınalar ve toprak kaymaları ülkede yaşamı alt üst ediyor. 

150 kilometrelik bir hat boyunda kurulu bu ülke tropik iklimden, arktik kutup iklimine kadar aşırı iklim koşullarını bir arada yaşıyor. 

Bu olumsuzluklarla yaşamak zorunda olan Nepal insanı, ekmeğini turizmden çıkarmaya çalışıyor. Dünyanın dört bir tarafından gelen turistlerin ilgi odağı Katmandu Vadisi ve Himalayalar. Dağcılık, trekking gibi spor turizminin cazibe merkezi. Yöre insanı da, gelen turistlerden gelir elde edebilmek için her fırsatı zorluyor.  

Ekonomik sıkıntılar, sosyal ve siyasal yaşamın da çok çalkantılı olmasına neden oluyor. 

1 Haziran 2001 tarihinde, Veliaht Prens Dipendra Bir Bikram Şah cinnet getirerek, kraliyet sarayında, babası Kral Birendra Bir Bikram Şah’ı, annesini, ve aile efradından sekiz kişiyi daha öldürdükten sonra, intihar etti. Ya da dünya kamuoyuna olay bu şekilde lanse edildi. Bu olaya sebep olarak da, veliaht prensin evlenmesine, ailesinin izin vermemesi gösterildi. Böylesine bir katliam için bu mazeret inandırıcı geldi mi?...  

Veliaht’ın kendisi de gidince, öldürülen kralın kardeşi Gyanendra Bir Bikram Şah kral oldu.  

Bu isimleri neden bu kadar uzun yazdığımı sorabilirsiniz. Ama inanın uzun yazmadım, öldürülen kralın tam ismi Şri Panç Maharajdiraj Dipendra Bir Bikram Şah Dev! 

“Şah”ların “dev” olduğu ülkelerde halklar “cüce” kalıyor ne yazık ki… 

Komplo teorisi kurmak istemiyorum, ama yaşananların arkasında tahta geçen kralın kışkırtması olduğunu hissediyorum. 

“Kral öldü, yaşasın (yeni) kral”… mı acaba?  

Değil aslında. Bu monarşik “darbe”nin ardından bakın neler oldu? 

Uzun bir süre “gelen gideni aratır” durumunu yaşadı Nepal Halkı. 

Çünkü tüm “dev”liğine rağmen eski kral, 1990 yılındaki “Halk Hareketi”ne bir anlamda boyun eğmek zorunda kalmış ve demokratik reformlar yapılmasının önünü açmıştı. Kabul edilen yeni anayasa ile kralın yetkileri kısıtlanmış, siyasi partileri yasaklayan ve insan haklarını kısıtlayan Pançayat Sistemi’ne son verilmişti.  

Yeni kral Gyanendra ise, tahta geçmesinden sonra seçimle başa geçmiş başbakanları, gerilla ayaklanmalarına karşı etkisiz kalmakla suçlayarak görevlerinden aldı. Birkaç kez seçimleri iptal etti. İktidarı boyunca Nepal halkı rahat yüzü görmedi. Kişisel ihtirasları sürekli ön planda olan bir liderin halkının mutlu olmasını beklemek elbette kolay değil. 

Yaşanan “gerilla ayaklanmaları” ve “halk hareketleri”nin çağrıştıracağı üzere, Nepal’de komünistlerin ciddi anlamda bir ağırlığı olduğu anlaşılıyor. Nepal Komünist Partisi ülkenin en güçlü siyasi oluşumu. Üstelik onlar Maocu bir komünizmin savunucuları. Son derece fakirlik içinde bunalan bir halkın bu yönde bir eğilimi olması beni şaşırtmıyor. 

Katmandu Vadisi’nde göreceklerimizi daha iyi anlamak için, Nepal’in etnik yapısına da göz atmak yararlı olacak.  

Nepal’de yaşayan halkların, yüzde 86 gibi bir çoğunluğu, Hinduizm dinine mensup. Yüzde 10 kadar, Budist ve Müslüman da yaşıyor burada. Katmandu’da bir cami bile var. 

Hindular arasında, etnik yapı aynı Hindistan’daki gibi heterojen. Çetri, Brahman ve Newar başlıcaları olmak üzere altmıştan fazla etnik grup ve bir o kadar da konuşulan dil var. Katmandu Vadisi’nde Newar halkı çoğunlukta. Bu nedenle, ülke genelinde de bir ağırlıkları var. Newar kültürü, Hindu ve Budist dinlerinin bir entegrasyonu olarak kabul ediliyor. 
 

 

Şimdi bir taraftan Katmandu’da gezinirken, bir taraftan da sohbetimize devam edelim. 

Katmandu, yaklaşık yarım milyon nüfuslu bir kent. Küçük olmasına bakıp da buranın sakin ve huzurlu bir yer olduğunu düşünmeyin. Aksine son derece gürültülü, tozlu, havası ve caddeleri çok kirli bir şehir. Çarpık kentleşme sonucu, gecekondu benzeri vasıfsız konutlar, neredeyse şehrin tamamını kaplamış.  

Katmandu Vadisi, sadece kendine özgü olan mimari stili ile, başka hiçbir yeri çağrıştırmayan bir bölge. Meydan ve sokaklar tapınaklarla dolu. Buraya, “tapınaklar diyarı” dense, hiç de yanlış olmaz. Üstelik son derece estetik ve gizemli bir görüntüsü var tapınakların.  

Deyim yerindeyse, bu “nevi şahsına münhasır çekiciliğe” kapıldığınızda, ne etrafınızı saran pislik, ne nefesinizi daraltan toz, ne de gün boyu hiç dinmeyen gürültü sizi rahatsız ediyor.  

Rahatsız eden bir şey varsa, o da fakirlik! Katmandu’nun orta yerinde, çöp yığınlarından yapılmış “evlerde” yaşayan insanlar gördüm. Durumun farkına vardığımda, tüylerim diken diken oldu. İnanasım gelmedi. İnsan olmanın utancını bir kez daha yaşadım. 

Bu tür görüntüleri kaldırmak kolay değil. Nepal’e geldiğiniz zaman, sadece dağlar ve tapınaklar görmeyeceksiniz. İnsanın içini burkan, tüyler ürpertici bu manzaralara hazırlıklı olmanız gerekiyor. 

Sizi daha fazla sıkmadan, Nepal’in sembolü haline gelen tapınaklara götüreyim… 

Göreceğimiz tapınakların hemen hepsi Hindu tapınakları olmasına karşın, Hindistan’daki tapınak stilinden çok farklı. Egemen olan mimari tarz, bu ülkenin coğrafi olduğu kadar, kültürel olarak da Çin ile Hindistan’ın kesişme noktasında olduğunu gösteriyor. Sanki ne o, ne öbürü. Daha çok, iki stilin de sentezi gibi. 

Tapınakların, dışbükey ve çok katlı çatı stili, pagodaları hatırlatıyor. Fakat pagodalar gibi kule değiller. Kare şeklinde, tek katlı yapılar. Bu tarza “Newar Mimarisi” deniliyor. Aslında anlatması bile güç olan bu stil sadece Nepal’e özgü ve dünyanın başka hiçbir yerinde bu stile rastlanmıyor. 

Katmandu Vadisi’nde ayrıca az sayıda, Kuzey Hindistan’a özgü şikhara stili olarak adlandırılan beyaz kubbeli tapınaklar var. Bu tarzın en güzel örneği Patan’daki Mahabudha Tapınağı. 

Katmandu, adını 12. yüzyılda inşa edilen “Kasthamandap - Ahşap Ev” sözünden  alıyor. Aslında kent olarak ilk kuruluşu MS 3. yüzyıla kadar geri gidiyor. 14. yüzyıldan itibaren de Nepal’in başkenti.  

Katmandu’nun merkezi olan Durbar Meydanı günün her saati hareketli bir yer. Etraftaki görkemli tapınaklar olmasa, buraya bir pazar yeri bile denilebilir. Katmandu, tarihte de hep bir pazar olmuş. Çünkü iki önemli ticaret yolu olan İpek ve Baharat Yollarının kesişim noktası, diğer bir değişle takas noktası olmuş. 

Katmandu’da, 19. yüzyılın ortalarından itibaren yapılan hükümet binalarında İngilizlerin Hindistan’a getirdiği kolonyel mimari tarzın etkileri görülüyor. Ancak bu yapılar parmakla sayılacak kadar az. 

Kraliyet Sarayı’nın şehrin göbeğinde olduğunu görünce şaşırıyorum. Sarayın önünde çok işlek ve gürültülü bir cadde uzanıyor. Oysa Katmandu Vadisi son derece güzel bir doğaya sahip. İlk bakışta, saray daha sakin bir yerde kurulabilirdi diye düşünüyorum. Ancak, bu şehrin aslında önceleri bu denli kalabalık olmadığı ve bu saray yapıldığı dönemde muhtemelen buranın çok daha huzurlu bir yer olduğu sonucuna varıyorum. 

Katmandu Vadisi olarak adlandırılan yer aslında üç tarihi merkezden oluşuyor. Bunlar, Katmandu, Patan ve Bhaktapur şehirleri.  

Bu şehirlerin her birinin Nepal tarihinde ayrı bir önemi var.  

Ben Patan ve Bhaktapur’u Katmandu’dan daha çok beğendim. Buralar daha az şehirleşmiş, tarihi ve otantik özelliklerini daha iyi koruyabilmişler. 

Patan’ın bir diğer adı “Güzel Şehir” anlamına gelen Lalitpur. MÖ 3. yüzyılda kurulan Patan, Nepal’in en eski kenti. Burada da Katmandu’da olduğu gibi bir Durbar Meydanı ve daha önceki krallar tarafından yaptırılmış bir Kraliyet Sarayı var. Buranın Katmandu’dan farkı bir Budist şehri olarak kurulmuş olması. Patan’da öylesine otantik bir ortamın içine giriyorsunuz ki, kendinizi bir film setinde zannedebilirsiniz. Kendisi başlı başına bir belgesel film olacak kadar hoş, ilginç bir yer.

Bhaktapur 9. yüzyılda kurulmuş. Nepal’in eski başkenti. Katmandu’nun doğusunda ve Himalayaların eteğinde yer alıyor. Arka fonda dik Himalaya zirveleri, ön planda Bhaktapur’un yükselen tapınakları ile oluşan panorama gerçek bir görsel şölen.  

Bu şehrin tam anlamıyla tarihin içinde yaşadığı, hatta Orta Çağ Nepal yaşantısının burada devam ettiği söylenebilir. İnsanların yaşam seviyeleri de birkaç yüzyıl öncesinden çok farklı değil. Bhaktapur’da da bir Durbar Meydanı ve bir Kraliyet Sarayı var. Bunlar aslında Katmandu Vadisi’nin her yerinde var. Gezerken aldığım notları sonradan okurken kafam karıştı, “Durbar Meydanı Katmandu’da mıydı, Patan’da mı?” diye. Meğer hepsinde varmış… 

Bhaktapur’un merkezi de, çevresi de tapınaklarla dolu. Bu insanların tarih boyunca saray ve tapınaktan başka bir şey yapmadıkları anlaşılıyor.  

Newar tarzı tapınakların en çarpıcı örneklerinden biri, 1702 yılında yeniden inşa edilen Çangu Narayan Tapınağı. 

Gezdiğim tapınaklardan biri çok keyifliydi: “Monkey Temple - Maymun Tapınağı”. Bu tapınağın aslında adı Swayambhunath, ama orada yaşayan maymunlardan dolayı, halk bu adı takmış. Burası bir Budist tapınağı. Maymunlar, tapınağın çevresinde cirit atıyorlar. İnsanlarla birlikte olmaya alışmışlar. Yeni biri geldiği zaman etrafını sarıyorlar. Turistlerin yiyecek verdiklerini bildiklerinden ve benim de her halimden bir turist olduğumu anladıklarından olacak, tapınağı gezdiğim süre boyunca peşimi bırakmadılar. Ama bu defa yanılmışlardı: Onlara verecek yiyeceğim ne yazık ki yoktu… 

Her üç şehrin de ortak özellikleri pazar yerleri. Hemen her yerde turistler için kurulan açık pazarlar var. Buralarda binlerce çeşit el sanatı örnekleri sergileniyor. Maskeler, Nepal’e özgü khukuri bıçakları, Budistlerin dua ederken çevirdikleri metal silindirler, ağaçtan oyma heykelcikler, bebekler, kokulu mumlar, batikler, halılar ve daha niceleri...  

Ben gittiğim yerlerde alışverişe fazla zaman ayıramadığım için genellikle o ülkeye özgü sembolik bir iki hatıra eşya alırım. Ama Nepal’den, Tibet’in otantik resim sanatı olan Thangka minyatürlerinden almadan ayrılamadım. İnanılmayacak derecede ince bir işçiliği olan, gerçek anlamda el emeği, göz nuru minyatürler bunlar. Genellikle kahverengi ve bordo fon üzerine altın suyu ve diğer boyalar kullanılarak, Budizm motifleri ile bezeniyor. Avrupa’da bu minyatürlerin, Nepal’dekinin 15-20 misli fiyatlara satıldığına şahit oldum. 

Gelir seviyesinin son derece düşük olduğu bir ülkedeki fiyatların, daha varsıl olan yabancılara, “ucuz” gelmesi elbette normaldir. Ben, Discovery Channel programlarında sıkça yapılan “ucuz edebiyatını” yapmak istemiyorum ama, bu ülkeye gitmeyi düşünenler için bir iki çarpıcı örnek vereceğim:  

Katmandu’da kaldığım dört yıldızlı otelin geceliği sadece 30 dolardı. Günlüğü 20 dolardan şoförlü araba tutup tüm Katmandu Vadisi’ni iki gün içinde gezdim. Üstelik şoför de çok güzel İngilizce konuşuyordu ve bana gönüllü rehberlik etti. 

Bu kadar Katmandu’dan söz ettik ama ne hippilerden ne de ortalıkta satılan uyuşturuculardan bahsettik. Çünkü böyle bir şey yok! İşin aslı şu: 1975’e kadar Katmandu bir hippi ve narkotik cenneti olmuş. 1975 yılında kral Birendra Bir Bikram Şah’ın başa geçmesinden sonra bu konu çok sıkı kontrol altına alınmış. Artık ortalıkta ne esrar satılıyor ne de hippiler sokaklarda geziniyor. Ancak bugün de haşhaş yetiştirildiği ve uyuşturucu üretiminin süregeldiği biliniyor. Muhtemelen daha fazla kar sağlayan dış pazarlara yönelik olarak… 

Belki uyuşturucu görmedim ama Nepal’de beklemediğim kadar yaygın alkol tüketimi olduğunu gözledim. En popüler içkileri de “arak” adını verdikleri pirinç rakısı. Arapların bildiğimiz rakıya, Moğolların ve Orta Asya halklarının da votkaya “arak” dediklerini biliyordum. Ancak Himalayalar'ın eteklerinde bu ada rastlamak beni şaşırttı. 
 

 

Artık biraz da şu meşhur Himalayalar’a değinelim, ne dersiniz?... 

Himalaya sıra dağlarının büyük bölümü bu ülkede bulunuyor. Dünyanın en yüksek on tepesinden sekizinin Nepal’de olduğunu biliyor muydunuz? Bunlardan biri de elbette Everest Tepesi...  

Dünyanın en yüksek dağına neden “tepe” denir bunu da pek anlamam. 8,848 metrelik bu yüksekliğe “zirve” denseydi, daha doğru olmaz mıydı?  

Everest’in bir yanı Nepal’de, bir yanı Çin’de bulunuyor. Ama Çinlilerin “bizim Everest’imiz var” dediklerine hiç şahit olmadım... Aslında dağın zirve bölümü gerçekten de Nepal sınırları içinde kalıyor. Bu nedenle Nepalliler haklı olabilirler. 

Everest’e Nepalliler “Sagarmatha”, Tibetliler ise “Çomolungma” diyorlar. Her iki kelimenin de anlamı “Ana Tanrıça”. Everest adını ise 19. yüzyılda burayı tespit eden İngiliz kaşif George Everest’ten alıyor. 

Bu yüce dağın doruğuna ilk kez 1953 yılında Yeni Zelandalı dağcı Sir Edmund Hillary’nin ulaştığını biliyoruz. Hatta zirvede çekilmiş fotoğrafını görmüşüzdür. Bu fotoğraf uzaydan çekilmediğine göre, mutlaka bunu çeken biri olmalı. Demek ki aslında Everest’e ilk tırmanan “iki kişi”den biridir Hillary...  

Diğeri ise profesyonel dağcılar dışında, pek kimsenin tanımadığı, dağcı Tenzing Norgay’dır... 

Batı, Sir yaptığı Edmund Hillary’yi göklere çıkarırken, yaşamını dağlara adamış bir Şerpa olan Tenzing Norgay’ın adını bile anmamıştır! 

Yine bir Şerpa olan Ang Rita ise, Everest’e on kez tırmanan dünya üzerindeki tek kişidir. 

Şerpa da neyin nesi diyeceksiniz?  

Şerpa’lar Nepal’in dağlıları ya da kendi deyimleri ile “dağ kaplanları”. Yaklaşık beşyüz yıl önce Tibet’ten Nepal’e göçen, bu yüzden de “doğulu” anlamına gelen Şerpa denen bu insanlar, yeryüzünde en yüksek irtifada yaşayan halk olarak biliniyorlar. Geleneksel olarak yak, Tibet sığırı yetiştirerek yaşamlarını sürdürüyorlar. Aslında Himalaya doruklarına tırmanan tüm yabancı dağcılara bu Şerpa’lar refakat ediyorlar. Bu insanların dağcı olmaktan başka çareleri zaten yok.  

Ben, Everest’e çıkmadım ama ona kalbimle dokundum…  

Nepal’de mutlaka ama mutlaka yapılması gereken bir şey var: Himalayalar üzerinde uçmak.  

“Mountain flight – dağ uçuşu” denilen bu uçuşlar on kişilik pervaneli uçaklarla sadece sabahın erken saatlerinde yapılıyor. Daha sonra dağları bulutlar sarıyor. Yılın her günü karlarla kaplı Himalayaların üzerindeki büyülü yolculuk Everest’e kadar sürüyor. Bu yolculuğun en heyecanlı anı ise Everest’i gördüğünüz an. Siz 8,000 metre yükseklikte iken, size bir dağın tepeden bakması, anlatılır gibi bir duygu değil...  

O, adeta tüm dünyayı gözler gibi mağrur bir edayla dimdik duruyor... 

Şansıma havanın da açık olduğu bir sabah yaptığım bu uçuş biter bitmez, ilk işim bir sonraki uçuşa da bilet alıp, bu doyumsuz güzelliği bir kez daha yaşamak oldu. 

İnsanda karmaşık duygular yaratan, değişik, kendine has, ama ne olursa olsun ilginç bir diyar Nepal.  

Çok kısa süre kaldığım Nepal’i az da olsa tanıma fırsatı bulduğum için mutluyum.  

Bana, gezdiğim altmış ülke içinden hangisinin en güzel olduğunu sorarlar bazen.  

Güzellik baktığınız açıya göre değişebilir.  

Ama şunu söyleyebilirim: Gördüğüm ülkeler içinde, yabancı ve özellikle de Batı kültüründen en az etkilenmiş, en fazla kendisi olarak kalabilmiş bir ülke varsa o da  Nepal.  

Bu yüzden de en ilginç, belki de “en güzel” olanı… 

Bu ülkede ne fast food restoranlarına, ne dünyanın diğer yerlerinde gördüğümüz markaları satan butiklere rastladım.  

Halkın gelir düzeyi yükseldikçe bir gün mutlaka onlar da gelecek.  

Benim tesellim de o zaman, Nepal halkının içinde bulunduğu fakirlikten kurtulması olacak… 

Ömer Yalçınkaya