Dünyada 2020'ye bakış

Dünyada 2020'ye bakış

16 Aralık 2019 Pazartesi  |   MG Özel

Küresel kapitalizmin akıl hocası The Economist dergisi, Boris Johnson önderliğindeki Muhafazakar Parti’nin, İngiltere’de Perşembe günü yapılan seçimde Margaret Thatcher’in 1979 yılında kazandığı zaferden sonraki en büyük başarısını yorumlarken ilginç bir saptamaya yer verdi: “Zenginlerin partisi, orta sınıf ve çalışan sınıfın oylarıyla yakın tarihin en büyük seçim yengisine imza attı.” 

Muhafazakarların seçim başarısı, özellikle üç yıldır yılan hikayesine dönüşen İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılması sürecini hızlı bir biçimde sonuçlandıracağı için önemli bir tarihi dönüm noktası olarak anılacak. 

Biraz daha geniş bir çerçeveden bakıldığında ise, Boris Johnson’ın seçim zaferi, Thatcher’in yanı sıra eski ABD Başkanı Ronald Reagan’ın 1980 seçimini kazanmasıyla yeni muhazakarların (neo-conservatives/neo-cons) kapitalizmin çehresini kökten değiştirebilecek bir konuma ulaşmalarının 40 yılına rastlıyor.

Kırk yıl arayla gelen bu iki ezici seçim zaferi, 2020 yılına girişin arifesinde, bu iki tarihsel seçim arasında küresel ölçekte yaşanan gelişmeleri irdelemek  ve 2020’li yıllarda yaşanabilecek olası değişimler hakkında öngörüde bulunmak için ilginç bir fırsat sunuyor. 

Nereden nereye nasıl gelindi? 

Thatcher-Reagan ikilisinin Atlantik’in iki yakasındaki siyasi tabloyu aralarındaki “özel ilişkiyle” biçimlendirme politikaları küresel ölçekte köklü değişimlerin temelini atarken 2019 yılı sonunda beliren sosyo-ekonomik göstergelerin ortaya çıkmasını sağlayacak siyasi, ekonomik, askeri (ve dolaylı olarak kültürel) gelişmelerin yol haritasını da belirliyordu. 

Önce bu göstergelere kısaca değinip, ardından sebep-sonuç ilişkilerini açıklamaya çalışalım: 

Ekonomik durum:

2020 yılına girilirken küresel finansal kapitalizm kendini yeniden üretme yeterliliğini yitirme noktasına gelmiş bulunuyor. 2008’deki bunalımdan sonra, mali piyasalar hala kendi başına ayakta durabilme gücüne erişmiş değil ve erişecek gibi de görünmüyorlar. Başta ABD’de FED olmak üzere, gelişmiş kapitalist ülkelerin merkez bankaları, piyasaların çökmesini önlemek için karşılıksız olarak para hacmini genişletmekten başka hiçbir çareleri olmadığı için sürekli olarak borçlanıyorlar. 2019 yılı sonunda küresel borç hacminin 300 trilyon dolara dayandığı hesaplanıyor. Bu denli büyük bir borç oranının çevrilmesi, reel ekonomide sağlıklı bir büyüme olmadan mümkün olamayacağı için faiz oranları artırılamıyor. Geçen eylül ayında ABD Merkez Bankası’nın gecelik faiz oranlarının bir gecede yüzde ikiden yüzde 10’a fırlaması üzerine piyasaya nakit para sürmesi önce “geçici” bir önlem olarak nitelenirken, uygulamanın sessiz sedasız sürekli hale geldiği ve son üç ayda ABD repo piyasasına 300 milyar dolar para aktarıldığı anlaşıldı. Bu örneğin de gösterdiği gibi, faiz oranlarının düşük seviyede tutulması nedeniyle tasarruflar ödüllendirilemediğinden, finansal piyasaların kazandırmaya devam etmesi için de para hacminin genişletilmesinden başka bir yol bulunamıyor. 

Bu ortamda, uluslararası ticarette yaşanan gümrük tarifesi savaşları da, finansal piyasaların yaşadığı baskılar üzerinde ek bir yoğunluk yaratıyor. 

Uluslararası kapitalizmin rehber kurumu Uluslararası Para Fonu bile, bir süre öncesine kadar ekonominin belirli bir ölçünün ötesinde finansallaşmasının büyüme üzerinde yaratacağı olumsuz etkiler hakkında uyarıda bulunurken, artık bu uyarıların piyasalarda hiçe sayıldığını kabul etmiş görünüyor. 

Finansal kapitalizmin giderek küresel ekonominin başat ögesi konumuna gelmesine karşılık reel ekonominin arka plana düşmesi, mali piyasalardaki değerlenmenin “kof” bir büyüme olarak şekillenmesine yol açıyor. Piyasalar giderek artan ölçülerde, gerçek karlılık ve verimlilik rakamları yerine yatırımcı hissiyatı ile yönlendiriliyor, bu da mali piyasaların zemininde giderek artan bir istikrarsızlığın temelini oluşturuyor. 

Siyasi gerilim/sosyal bunalım: 

21. yüzyılın üçüncü on yıllık diliminin başlangıcında görülen tablo insanlık için pek de övünç kaynağı sayılamayacak nitelikler taşıyor.

Bu tabloda yer alan çeşitli unsurlara bakılırsa, görülenlerin iç açıcı olmadığını söylemek yanlış olmaz (Aşağıdaki saptamaların temsili olduğunu tüm küresel süreçleri açıklama iddiasında olmadığını belirtelim.) :

ABD: Hukukun üstünlüğünü yok sayan Başkan Donald Trump’ın arkasına takılıp köklü değerlerini terk etmiş bir Cumhuriyetçi Parti ve karşısında yönünü bulmaya çalışan, ama bocalamaktan kurtulamayan bir Demokrat Parti ve derinden bölünmüş, iç savaş olasılığının bile tartışılır hale geldiği bir Amerikan toplumu.

Hindistan: Dünyanın en kalabalık demokrasisinde, 200 milyon Müslümanın tüm yasal haklarını kaybetmesiyle sonuçlanacak bir yasanın parlamentodaki Hindu çoğunluk tarafından tartışılmadan kabul edildiği bir siyasi ortam. Başbakan Narendra Modi’nin etnik ve dinsel bölünmeleri körüklediği, çatışmacı eğilimlerin güçlendiği bir toplumsal gerilim süreci. Ülkede çocuklara yönelik cinsel suçların altı yılda yüzde 50 oranında artışının siyasi düzeyde tepki bile almadığı bir atmosfer.

Çin: Başkan Xi Jinping’in kişisel iktidarını/diktasını giderek güçlendirdiği ve ülkedeki etnik azınlıklarla (Uygur Türkleri ve Tibetliler) demokrasi yanlısı gruplar (Hong Kong’taki direnişçiler) üzerinde uygulanan baskıların tırmandırıldığı bir dönem. Ülkedeki ekonomik büyümenin yavaşlaması nedeniyle başlamasından çekinilen sosyal kalkışmanın önünün alınabilmesi için sertleştirilen güvenlik uygulamaları.

Avrupa: İslam ve göçmen aleyhtarı aşırı sağın sessiz ve derinden yükselişinin devam ettiğini gösteren işaretler, yerel seçimlerde aşırı sağın elde ettiği kazanımlar, ekonomik büyümenin hızlandırılamaması nedeniyle emekçi sınıflardan istenen giderek artan ödünler (Fransa’da emeklilik reformu gerekçesiyle çalışma sürelerinin uzatılması taleplerine karşı başlatılan eylemler); özellikle Doğu Avrupa ülkeleriyle Batı Avrupa arasında hukukun üstünlüğü ve demokrasi uygulamaları arasındaki farklar nedeniyle yaşanan gerilim ortamı.

Güney Amerika: Başta Brezilya ve Şili olmak üzere sağ iktidarların yükselişe geçmesiyle kıtada yaşanan siyasi istikrarsızlığın tırmanması, kıta ülkelerinde yaygınlık kazanan protesto gösterileri, toplumsal eylemlerde yaşanan şiddet olayları ve can kayıpları.

Kadınlara yönelik şiddet: Dünyanın her bölgesinde kadın ve çocukları hedef alan şiddet ve cinsel saldırıların tırmanışı, toplumun korumasız kesimlerinin tüm dünya ülkelerinde hukukun çiğnenmesi sonucu ezilmeleri, hak gasbı ve sömürüye uğramaları.

Askeri güç dengelerinde yeni tablo:

2000’li yıllarla birlikte küresel askeri güç dengesinde yaşanan değişimin de 2020’li yıllarda uluslararası ilişkilerin seyrini yeniden belirleyecek bir yoğunluğa ulaştığı söylenmeli: 

ABD: Ulusal güvenlik stratejisini Çin ve Rusya’dan eşanlı olarak gelecek tehditlere karşı koyabilme kapasitesine sahip olabilme amacıyla yeniden şekillendiren ABD, özellikle deniz kuvvetleri ve balistik füze alanlarında yeni sistemler geliştirme çabası içinde, ayrıca Başkan Trump’ın deniz, kara, hava ve deniz piyadelerinin yanı sıra bir uzay kuvvetleri komutanlığı kurulması talimatını vermesinden sonra, bu alanda çalışmalar başlatıldığı bilinmekle birlikte bunların ayrıntıları açıklanmıyor. ABD 2019 yılı içinde Rusya’yla 1980’li yıllarda imzalanmış bulunan balistik ve seyir füzelerinin geliştirilmesini yasaklayan anlaşmalardan çekilerek yalnızca Rusya’yı değil Çin’i de hedef alan füzeler geliştirmek için hareket serbestisi kazandı. 

Çin: Özellikle Xi Jinping’in devlet başkanlığını devralmasından sonra, Çin silahlı kuvvetleri deniz kuvvetlerini güçlendirmek için büyük bir atağa kalktı. Halen Çin tersanelerinde en az iki uçak gemisiyle çok sayıda saldırı gücünü haiz, kruvazör ve daha küçük ama manevra kabiliyeti daha yüksek ve füze donanımlı savaş gemileri üretiliyor. Askeri uzmanlar, karadan ikmal yollarının yok denecek kadar sınırlı olması nedeniyle Çin’in askeri stratejisinin denizde girişilecek bir savaşın kaybedilmemesi  üzerine kurulduğunu, bu nedenle Çin’in hem savaş gemisi hem de karadan-denize ve denizden denize atılacak füze geliştirme çabalarına yoğunlaştığını bildiriyorlar.

Rusya: ABD’nin balistik ve seyir füzelerini kapsayan anlaşmalardan çekilmesinden sonra Rusya da yeni ve tahrip gücü yüksek konvansiyonel füzeler geliştirdiğin açıkladı ancak bu füzelerin nitelikleri ve kabiliyetleri konusunda gizliliğe büyük önem veriliyor.

NATO: Kuruluşunun 70. yıl dönümü nedeniyle kısa bir süre önce yapılan doruk toplantısında üyeleri her ne kadar ittifaka bağlılık vurgusu yaptılarsa da, NATO, özellikle ABD’nin içe kapanma sürecinin hızlanmasıyla giderek küresel bir askeri örgüt olarak önemini yitirmeye mahkum. Üye ülkeler hala NATO’nun bütçesine, örgütün talep ettiği düzeyde katkı yapmayı reddettikleri için Büksel merkezli ittifak hala ABD’nin bir organı olmaktan öte gitmiyor.

Süreç nasıl işledi:

1979’da İngiltere’de ve 1980’de ABD’de yapılan seçimler sonucunda Atlantik’in iki yakasında iktidara gelen ve daha sonra “neo-con” etiketini üstlenen ideolojinin 2020 yılına girilirken oluşmuş bulunan tabloyu nasıl hazırladığının öyküsü ise kısaca şöyle anlatılabilir: 

Margaret Thatcher’in kömür işçileri sendikasını dize getirmesi, Ronald Reagan’ın ABD merkezli çok uluslu şirketlerin faaliyetlerini sınırlayan kısıtlamaları ortadan kaldırması, kapitalizmin çalışan sınıflar üzerinde baskısının geri dönülemeyecek bir biçimde kurumsallaştırılacağını haber veriyordu. 1989’dan başlayarak Doğu Bloku’nun çökmesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından, emekçi sınıfların küresel olarak dayanabilecekleri bir ideolojik nirengi noktası kalmamıştı. Üstelik, sosyalist ideolojinin yenilgisi olarak kabul edilen bu çöküşten sonra, batı kapitalizminin moral/ahlaki üstünlük iddiasında bulunmak amacıyla işçi haklarını tanıdığını kanıtlama gibi bir sorunu da kalmamıştı. Bu 1990 yılından başlayarak eski sosyalist ülkeler dahil tüm dünyada sendikaların ve işçi haklarının örgütlü olarak korunmasının artık iyice zayıflayacağına işaret ediyordu. Sendikal hareketteki bu gerileme giderek, başta gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere 2000’li ve 2010’lu yıllarda genel olarak toplumsal örgütlenme düzeyinin tüm dünyada gerilemesi sonucunu getirecekti. 

Ekonomik platformda ise, neo-con ideolojisi, İkinci Dünya Savaşı’ndan 1970’li yıllara kadar rehber kabul edilen, ve artan refahın adil paylaşımını ilke edinen “kalkınma” anlayışını bir kenara iterek “büyüme”yi adeta tanrılaştırdı. Bu anlayışa  gore şirketlerin ve şirketlerin toplamı olarak ülkelerin ne kadar büyüdüğü birinci derecede önemli olacaktı, büyümeden kimin ne kadar pay aldığı veya alması gerektiği tartışması yapılmayacaktı. 

SSCB’nin çöküşünden sonra bu ülkenin ve eski Doğu Bloku ülkelerinin ekonomileri de sermayenin serbest dolaşımına açılınca, Batı kapitalizmi küreselleşme için mükemmel bir fırsat yakalamış oldu: Artık bütün dünya hem ham madde hem de ürün pazarıydı.

Çin’in de devlet kapitalizmi anlayışını benimseyerek pazarını yabancı sermaye yatırımlarına açmasıyla, sanayileşmiş ülkeler ucuz iş gücünden yararlanmak için Çin’e oluk oluk sermaye akıtırken, bu ülkenin dünyayın ikinci büyük ekonomisi olmasının yolunu da açtılar. 

Bu arada, pek irdelenmeyen bir başka gelişme de medya dünyasında yaşandı. SSCB ile ABD’nin başını çektiği iki kutuplu dünyada, Batı’nın değerlerini savunmak gibi ahlaki bir sorumluluğu olan basın-yayın kurumları SSCB’nin çöküşünden sonra bu sorumluluktan kurtuldukları gibi bütün dikkatlerini daha çok para kazanmaya yönelttiler. Bunu yapmak için ilkelerini ayaklar altına almaktan çekinmeyen medya grupları giderek yalnızca kapitalizmin borazanı olmakla kalmadılar, kendileri de kapitalist sömürünün uygulayıcılarına dönüştüler.

 

 

2020’li yıllar 

Bugün gelinen noktada 2020 ve sonrası için iyimser olmak pek kolay görünmüyor.

Nedenlerine gelince: ABD ile Çin arasındaki gerginliğin uzun süreli bir soğuk savaşa dönüşeceğinin işaretleri her gün biraz daha belirginleşiyor. Örnek mi: Çin Komünist Partisi Politbürosu kararıyla, ülkenin devlet kurumlarında kullanılan tüm yabancı üretimi bilgisayarların en kısa sürede Çin yapımı olanlarla değiştirilmesi talimatı verildi. Öte yandan, ABD Silahlı Kuvvetleri, İkinci Dünya Savaşı’nda atom bombasının yapımı için yaptığı sermaye yatırımından sonra ilk kez bir ticari girişime sermaye koyacağını açıkladı. Amaç, Çin’in dünya ticaretinin yüzde 80’ini kontrol ettiği az bulunan metallerin ABD’de üretimini sağlayacak bir tesis kurmak. Çünkü söz konusu metaller silah teknolojisinin geliştirilmesinde ve üretiminde hayati rol oynuyor. 

Her iki ülkede alınan bu kararların kısa vadeli bir tarife savaşına yanıt olarak uygulanacağını söylemek herhalde pek akla yakın değil. 

Bunun yanı sıra küresel ısınma ve iklim değişikliğinin yarattığı varoluşsal tehdidi akılda tutmak gerekiyor. 

2008 mali krizinden sonra, tüm dünyada güçlü tek adam rejimleri art arda iktidara gelmeye başladılar. Bunun nedeni sendikal hareketin ve örgütlenmenin yetersizliği sonucu seçmen kitlelerinin çareyi güçlü adam rejimlerinde aramalarıydı. Küresel ısınmanın ve iklim değişikliğinin yol açtığı doğal felaketler, önümüzdeki yıllarda daha çok yoksulluğa, bu da daha çok toplumsal ayaklanmalara yol açacak kaçınılmaz olarak. Toplumsal karmaşa da, örgütsüzlüğün sonucu olarak muhtemelen daha da güçlü hükümet arayışını ve sonuçta faşist yönetimlere yönelişi getirecektir. 

Bu arada toplumsal örgütsüzlüğün, küresel ısınma ve iklim değişikliğine karşı mücadeleyi nasıl 16 yasındaki bir genç kızın omuzlarına terk ettiğini de not etmeden geçmeyelim. 

Türkiye tablosunda görünen 

Türkiye’nin 2020 yılı ve ötesi için iyimserlik ışığı nereden bulunabilir?

Öyle bir ışık kaynağının şimdilik görünmediği söylenebilir.

Tam tersine, yağmacılığa odaklanmış bir anlayışın ülkede yalnızca kök salmadığını, ayrıca zımnen kabul gördüğünü de söylemek yanlış olmayacaktır. Cem Uzan’ın siyaset sahnesine yeniden giriş yapması, ülkede aynı platform üzerinde yeni ittifakların oluşacağını gösteriyor.

Toplumun çağdaş ve laik kesiminin ise muhalefetini sosyal medyada rakı muhabbeti ve köşe yazarı makalelerinin paylaşımı ötesine götürmek konusunda nasıl bir tutum alacağı ise yanıtsız bir soru olarak duruyor...

Cengiz İzmirli (mahlas)