Domates, biber, patlıcan

Domates, biber, patlıcan

14 Şubat 2019 Perşembe  |   Köşe Yazıları

Nüfusun bu kadar çok, seracılığın ve ithalatın bu kadar yaygın olmadığı yıllardı. Yaz sebze ve meyvelerini yazın, kış sebze ve meyvelerini de kışın yediğimiz zamanlardı... Ne fast food beslenme bilinirdi, ne de üzerinde adınızın yazdığı  plastik bardaklarda çeşit çeşit kahvelerin satıldığı cafeler vardı... Hazır yemekler, serpme kahvaltılar ve sepetlerden eve yemek söylemeler henüz icat edilmemişti. 

Köylü köyünde, tarlasında ekip biçer, hayvanını beslerdi. Tüm tavuklar özgür/gezen tavuk, tarladaki ürünler hormonsuz ve ilaçsızdı. O zamanlar köylerin çoğunda elektrik su bulunmaz, aydınlanmak için gaz lambası ve temizlik/içme/çamaşır için su kuyuları kullanılırdı. Traktörün olmadığı yerlerde at-eşek öküz gibi hayvanlar  ihtiyaçları görürdü. 

Kentlerde yaşayanların çoğunluğu kıt kanaat geçinir, kendi işinde gücünde çoluk çocuğuyla yaşamaya çalışırdı. Bir yandan ev işleri, öte yandan çocukları ile uğraşan annelerin işleri hiç bitmezdi. Çamaşırlar makine yerine, gaz ocağı üstündeki kazanlarda kaynatılır ve leğenlerde elle yıkanırdı. Bulaşık, temizlik, ütü, yemek, alışveriş gibi aklınıza gelecek tüm ev işleri, hiç yorulmak ve yakınmak bilmeyen fedakar annelerimiz sayesinde tamamlanırdı. 

Kimse kışın domates, sivri biber, patlıcan yok diye hayıflanmaz, yazdan kuruttukları sebzeler ve yaptıkları salçalarla idare ederdi. Yazın  ailecek açık hava sinemalarında gidilir, kışın kömür sobaları  üstüne kestane kebap yapılırken radyo tiyatrosu dinlenirdi. Komşuluk, akrabalık gibiydi, bazen evlerde kalmayan soğan/patates en yakın komşudan istenir, komşu çocukları kendi çocuğunuz gibi bakkala gönderilirdi. 

Büyük AVM'ler ve alışveriş merkezleri yerine, semt pazarları ve mahalle bakkalları, plastik kartlar yerine veresiye defterleri kullanılır, temel bazı ihtiyaçlar ise herkesin köyündeki yakın akrabalarından temin edilirdi. 

Sokaklarda oynamaktan dizleri, dirsekleri yara bere içinde olan çocuklar yamalı pantolon ve  yamalı çorap giymekten hiç utanmazdı. Evde anne/babadan, okulda öğretmenlerden yenen dayaklar ve işitilen azarlar ile kimse hiperaktive ve dikkat sorunu yaşamaz, okuyan okur, okumayanlar çıraklığa gönderilirdi. 

Paranın ve varlığın az, dostluğun, arkadaşlığın, vefanın ve saflığın daha çok olduğu yıllardı. Kimse kimsenin dinini, inancını, yaşam tarzını, kökenini sorgulamaz sadece insan olduğu için değer verirdi. Ne Ramazanlarda tutulan oruçlar sorgulanır, ne de camiye giden/gitmeyenler takip edilirdi. Karşılıksız yardım, komşuluk, zor durumda kalana el uzatmak yaygındı. Kimse gösteriş nedir bilmezdi. İbadet de gizliydi, kabahat da... 

Kavgalar, küslükler, dargınlıklar olsa da araya giren büyüklerin ve bayramların hürmetine bunlar unutulur giderdi. Teknolojinin çok fazla gelişmediği, insanların birbirleri ile daha çok iletişim kurduğu, sanal ve global dünyalar yerine, küçük ama mutlu dünyalarımızın olduğu zamanlardı. 

Bayramlarda aile büyükleri mutlaka ziyaret edilir, eller öpülür, çocuklar harçlık, anne babalar büyüklerin hayır dualarını alırdı. Henüz mektup ve simli/pullu tebrik kartları tarihin tozlu raflarında yerini almamış, cep telefonu, bilgisayar, tablet gibi araçlar icat edilmemişti.  

Evlerin baş köşelerinde yerini alan televizyonlar her türlü değişim ve dönüşümün ilk habercileri olurken, o zamanlar kimse bunun geleceği nasıl değiştireceğini tahmin bile edemezdi. Önce komşuluk ilişkileri azaldı, sonra herkes yavaş yavaş kendi evine kapandı ve o küçük kutunun esiri oldu. 

Her yönüyle zor yıllardı. Siyasetten ekonomiye, teknolojiden sosyal yaşama kadar her şey bugünkünden çok farklıydı. Ne küresel dünyadan haberimiz vardı, ne de şimdiki gibi anında her şeyi öğrenebildiğimiz sosyal medyadan haberimiz vardı. 

Belki birçok şey eksikti ama  daima gözlerde ışık, yüreklerde umut vardı. Yaşama sevinci, küçük mutluluklar, yarınlardan ve gelecekten beklentiler hep yüksekti. Sokaklar yüzleri gülen ve birbirini tanımasa da selamlaşan insanlarla doluydu. Büyüğe saygı, küçüğe sevgi göstermeyenler ayıplanırdı. 

O günlere dair yaşananları ve  neler yitirdiğimizi sadece yaşayanlar bilir, yaşamayanlara anlatmak inanın çok zor... 

Ne dersiniz, kışın domates, biber, patlıcan bulamadığımız o yıllar mı daha güzeldi? Yoksa şimdi yılın 12 ayı her şeyi bulabildiğimiz, her türlü teknolojik olanaklara sahip olduğumuz günümüz mü?..