Doktor Jivago'ya da kalmadı bu dünya!

Doktor Jivago'ya da kalmadı bu dünya!

6 Kasım 2019 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Yazları daçada (yazlık ev) geçirilen hafta sonlarından sonra İgor'un pazartesi sendromları daha şiddetli ve hatta bazen çekilmez oluyor. Hayret! Sanki dünya yıkılmış da bizim İgor'cuk altında kalmış. Öyle bir suratla karşılaşıyoruz, sabah gelir gelmez. Halbuki hafta sonu çözülmeden dinlenmeye bırakılan işler birikmiş, sorunlar ateşten bir top gibi bizi bekliyor. Çalışmak lazım!

Neyse ki iş aralarındaki muhabbetimiz onun yeni haftaya hızlı adaptasyonuna yardımcı oluyor. Yoksa bu, sadece pazartesi sendorumu olmayı da aşıp, salıya, çarşambaya sarkacak. Zaten geriye ne kalıyor ki? Perşembe, Cuma; arkasından hop yine daçaya

Ne konuşulur ki? Çok mecburmuşum gibi kendimi zorlayıp, konu bulup onu havaya sokmaya çalışıyorum. 

İgor, ailesiyle daçada mutlu bir hafta sonu yaşamış; bol bol şaşlık (şiş kebap) yapmış, uyumuş, dinlenmiş Bunları öğreniyoruz. Kolay değil tabii, bütün bunları terk edip, pazartesi günü erkenden işe gelmek.

"E, daha başka ne var, ne yok? Salatalıklar, domatesler büyüyor mu?" diye soruyorum.

"Büyüyor," diye cevap verip, başka konulara atlıyor. Oğlu Maksim'in yine yaramazlığı üstündeymiş, köpeği Damka biberleri ektiği yere dalıp, ortalığı dağıtmıştı, karısı yine çok içtiği için sorun çıkarmıştı, falan filan.

Yulia, lafa karışıp, "Ömer Şerif öldü, duymuşsunuzdur," dedi.

Birden bir konudan başka bir konuya atladık.

"Ya, hiç sorma. Çok üzüldüm. Ömer Şerif, bizim Ortadoğulu son güzel bakışımızdı... Onu ilk kez "Dr. Jivago" filminde izlemiş ve çok sevmiştim," diyorum. 

"Ben onu 'Vahşi Atlılar'da sevmiştim!.." diye ekliyor İgor.

***

Ömer Şerif, Kahire'de kalp krizi sonucu 83 yaşında hayatını kaybetmişti. Meğer bu yılın başlarında Alzheimer hastalığına yakalanmış, ama kalpten ölmüştü. 

Yine dertlendim; adamcağız, anacığımın hastalığına yakalanıp, onun kötü evrelerini yaşamadan babacığımın hastalığından ölmüştü.

Şerif, 1962 tarihli "Arabistanlı Lawrence" filminde oynadığı Şerif Ali rolüyle iki Altın Küre'ye ve Oscar'a aday olmuş, üç yıl sonra da "Doktor Jivago" filmiyle Altın Küre'nin sahibi olmuştu.

60 yıla sığan aktörlük yaşamında tam 117 film ve renkli bir serüven bırakmıştı geride.

"Doktor Jivago"nun hiç unutamadığım filmler arasında önemli bir yeri var. Çocukluğumda seyrettikten sonra uzun süre etkisinden kurtulamamıştım. 

Babaannem, bahçemizdeki Denizli horozunun bile uyandıramadığı kara kuru torununu, yani beni, okul sabahları "Hadi kalk artık bakalım, Ömer Şerif," diye uyandırırdı.

Bu film, Ömer Şerif'in sanat yaşamında da herhalde en önemli olaylardan biriydi. 

Rus yazarı Boris Pasternak'ın aynı adlı romanından uyarlanarak 1965 yılında ünlü yönetmen David Lean tarafından filme alınmıştı. 3,5 saat uzunluğundaki bu kapsamlı epik filmde Ömer Şerif, Julie Christie, Geraldine Chaplin, Rod Steiger, Alec Guinness ve Tom Courtenay başrolleri paylaşmışlardı. Yapımcılığını Carlo Ponti'nin üstlendiği filmin Oscar, Altın Küre ve Grammy ödüllü özgün müziklerini Maurice Jarre bestelemişti. Film 10 dalda birden aday gösterildiği Oscar ödüllerinden "en iyi uyarlama senaryo", "en iyi görüntü yönetimi", "en iyi sanat yönetimi", "en iyi kostüm" ve "en iyi orijinal şarkı" dallarında olmak üzere beşini kazandı.

Romanı da çok güzeldi. 

"Doktor Jivago" Sovyet yazarı Boris Pasternak'ın tek romanı Dünya edebiyatının klasik ve en tartışmalı metinlerinden biri olarak kabul ediliyor. 

Ne yazık ki benim okuduğum çeviri Rusça aslından değildi. Öyle olsaydı mutlaka daha çok keyif alacaktım. Eseri ilk kez geçen sene Rusça aslından tam metin olarak Türkçeye sevgili Hülya Arslan çevirdi. 

Senelerce Rus klasiklerinin başka dillerden çevrilmesinden okurlar bir hal oldu. 

Bana bazen Türkiye'den arkadaşlarım soruyorlar filan Rus klasiğinin hangi yayınevinden basılanını okuyalım diye. Bir kere ön şart olarak örneğin Dostoyevskiy (Достое́вский)'i İngilizcedeki gibi Dostoevsky yazan çevirileri sakın almayın, okumayın; paranıza, zamanınıza, sağlığınıza yazık etmeyin, diyorum.

Yine Rusça'dan başarılı çeviriler yapan arkadaşım Ali Rıza Dirik, başından geçen şöyle bir olayı anlatmıştı:

Türkiye'de kitapçıda bir Rus yazarının kitabının kapağını çevirmeni kimmiş diye merak edip açıp, bakıyor: "İngilizce aslından çeviren (ismi lazım değil)" diye yazıyormuş. İngilizce aslından? Yani Rusçadan başka bir dilde hiç yazmamış yazarın kitabını "İngilizce aslı"ndan çevirmişler.

Vay be!

"Doktor Jivago"nun ilk yayımlanışının casusluk filmlerini aratmayacak bir macerası var.

Pasternak'ın 1956'da Noviy Mir Dergisi'ne gönderdiği romanı SSCB'nin resmi görüşüne uygun yazılmadığı gerekçesiyle reddedilmiş. 
Sonrasında macera başlamış. Roman, 1957'de ilk kez İtalya'ya gizlice kaçırılmış, burada hem Rusça hem de İtalyanca olarak aynı anda yayımlanmış. 

Ertesi yıl da İngilizce basılan "Doktor Jivago" kısa sürede çeşitli dillere çevrilerek bütün dünyada yaygın bir üne sahip oldu.

Pasternak,1958 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görüldü.

Hıza bakın! 

2007'nin ilk günlerinde İngiliz gazetesi The Sunday Times, bir Rus araştırmacıya dayandırdığı haberinde Pasternak'ın Nobel Ödülü almasında İngiliz ve Amerikan gizili servislerinin rolü olduğu iddiasını ileri sürdü. 

Gazete, bu iddiasını, Moskovalı araştırmacı İvan Tolstoy'un yeni kitabına dayandırıyordu. Habere göre, Pasternak'ın "Doktor Jivago" romanının Batılı arkadaşlarına yolladığı kopyalarından bir tanesi Malta'da ele geçirilmişti. Bu kopyalardan birini taşıyan uçak Malta'da inişe zorlanmış ve yolcular beklerken CIA ajanları kitabın sayfalarını fotoğraflamışlardı. Ve CIA eşzamanlı olarak Avrupa'nın birçok merkezinde "Doktor Jivago"yu Rusça olarak bastırtmıştı. Gazetenin iddiasına göre bu operasyon, romanı yasaklayan Sovyet yönetimini küçük düşürmek için planlanmıştı.

Aynı haberde 1958 yılının ödülünü belirleme sürecinde ellerinde "Doktor Jivago"yu buluveren Nobel Edebiyat Jürisi'nin şaşırıp kaldığı da yazıldı.

*** 

"Soğuk Savaşın mezesi yapılmıştı Pasternak ve romanı. Yazık!" diyorum. 

Yulia, "Ama bütün bunlar kuşkusuz ne Pasternak'ın, ne romanının, ne de filmin değerini düşürmüyor," diyor. Sonra ekliyor:

"Sakın Ömer Şerif'in aktörlüğünü sorguladığımı falan sanmayın, yalnız aklımın almadığı şey, filmin yapımcılarının neden Jivago rolünü Ömer Şerif gibi bayağı esmer tenli birisine oynattıkları... Hiç mi tipi daha çok Rusa benzeyen bir aktör bulamamışlar?" diyor. 

"Valla," diyorum, "Filmin 'casting'ini yapanların makul bir gerekçeleri vardır mutlaka."

Ben bunları anlatınca İgor, "Batılıların işi gücü bu, huylu huyundan vazgeçmiyor," diyor.

Hemen Soğuk Savaş dönemine ait soğuk bir fıkra sokuşturuyor araya:

"Efendim, Amerikalılar bir casuslarını eğitip Rusya'ya yollarlar.

İşi şansa bırakmamak için öncesinde adamı çok sıkı bir eğitimden geçirirler.

Rus dilini bir Rus gibi konuşacak kadar öğrenir. Telaffuz, vurgular mükemmel."

Serkan, muhabbete limon sıkmaya her zaman hazır olduğundan kendi dertli olduğu konuyu soruyor:

"Padejleri (ismin halleri) de yanlışsız mı kullanıyormuş?"

İgor, aldırmadan devam ediyor:

"Sadece dili değil, Rus tarihini, coğrafyasını, kültürünü, görenek ve geleneklerini de çok iyi öğretiyorlar. Sonunda sen artık oldun deyip adamı Sibirya'da bir şehre gönderiyorlar. 

Evrakları, pasaportu, her şeyi tastamam...

Amerikalı Mr. Michael Smith adeta Rus vatandaşı tavariş Mihayil Kuznetsov olmuş. Sanki gerçek bir Mişenkacık...

Bizim casus bir iki gün dolandıktan sonra bir bara gidiyor. Kendisine kalabalık bir grubun oturduğu masaya yakın bir yer seçip oturuyor.

Bir süre sonra o masadakilerle ahbaplık etmeye başlıyor. Sohbet ediyorlar, bir yandan da içiyorlar.

Adamımız tostlara da iyi çalışmışmış. Fakat her kadeh kaldırışlarında "Sağlığınıza yoldaşlar," dediğinde masadaki Ruslar hep bir ağızdan "Sağlığına casus yoldaş!" diye kadeh kaldırıyorlarmış.

Adam şaşırmış, ama bozuntuya vermemiş.

En sonunda dayanamamış, en yakınındakine sormuş: 

'Yahu yoldaş, her kadeh kaldırdığımızda bana 'sağlığına casus yoldaş' diyorsunuz. Nereden anladınız benim casus olduğumu?'

Rus cevap vermiş:

'Çok basit casus yoldaş,' demiş. Bizim buralarda hiç zenci yaşamaz ki.'"

Çok gülüyoruz. Ben "Doktor Jivago" konusuna geri dönüyorum.

***

Boris Pasternak, 1958 yılında ödülü önce kabul etmiş, daha sonra ise ülkesinin (SSCB) yetkilileri tarafından ödülü geri vermeye zorlanmış. Yapılan baskılar sonucu ödülü geri çevirmek zorunda kalmış. 

SSCB'de uzun yıllar yasak olan roman ancak 1985 sonrasında Rusya'da da yayımlanabilmiş.

Serkan soruyor:

"Peki, bu kadar uluslararası siyasi çekişmeye, entrikaya neden olan romanın konusu neydi?"

Anlatıyorum:

Rusya'da 1917 Ekim Devrimi ve hemen sonrasında patlak veren Rus İç Savaşı (1917-1922) sırasında geçen roman, adını kahramanı şair doktor Yuri Jivago'dan almıştı. 

Arka planında bu siyasi çalkantıların bütün detaylarıyla anlatıldığı bu destansı romanın ön planında da iki kadın arasında kalıp sadakat ve ihtiras arasında bocalayan, hayatının kontrolü kendi elinden alınmış ve savaşın parçaladığı yokluklarla dolu bir ülkede oradan oraya sürüklenen aynı zamanda şair bir tıp doktorunun dramı anlatılıyordu.

Bu durumdan olumsuz etkilenen ve içlenen Pasternak, Ataol Behramoğlu'nun dilimize kazandırdığı aşağıdaki şiiri yazmıştı:

NOBEL ÖDÜLÜ

Bitkinim, izlenen bir hayvan gibi

Gürültü, şamata ardım sıra.

Bir yerlerde insanlar, özgürlük, aydınlık

Bir çıkış yolum yok dışarıya.

Kara bir orman ve göl kıyısı

Devrik bir köknar kütüğü karşımda

Yolum kesilmiş dört bir yandan

Olsun artık ne olacaksa.

Ne yaptım, işlediğim suç ne,

Katil miyim, mücrim miyim ben?

Ülkemin güzelliği üstüne şiirlerimle

Ben değil miyim dünyaya göz yaşı döktüren.

Yine de, çok az kala ölümüme

Gelecek bir zamana inanıyorum.

Alçaklığı ve kötülüğü

Aşacağına iyilik ruhunun.

***

Ben anlatmaya devam ediyorum:

"Romanın Rusçadan çevirisini yapan Hülya Arslan, 'Jivago' Rusça 'yaşamak' fiilinden geliyor. Pasternak bir söyleşide, küçükken kilisede söyledikleri bir ilahide İsa'dan sonsuz yaşayan (jivago) olarak bahsedildiğini ve sürekli bunu zihninde kendi kendine tekrar ettiğini söyler ve daha o zamanlarda bunun bir kahramanına ad olacağına karar verdiğini de ekler, diyor." 

İgor:

"Çok güzel," diyor, "Pasternak da, Ömer Şerif de belleklerde yaşamaya devam edecek."

Hepimiz iç çekiyoruz. 

"Doktor Jivago" romanı, filmi, müziği ve Ömer Şerif'in hülyalı gözleri aklımıza geliyor.

Serkan sessizliği bozuyor:

"Ya işte böyle! 'Doktor Jivago'ya da kalmadı bu dünya!"

Not: Bu yazı Medya Günlüğü'nde daha önce yayınlanmıştır.