Dış politikada yol ayrımı

Dış politikada yol ayrımı

16 Nisan 2019 Salı  |   Günlük

Türkiye seçim gündemini henüz atlatamadan şimdi de S-400’ler üzerinden ABD ile yeni bir gerilimin eşiğine gelmiş durumda. BirGün'den Yusuf Tuna Koç, Türkiye'nin hem NATO içerisindeki pozisyonunu hem de Erdoğan’ın Suriye politikasını doğrudan etkileyen bu süreci eski Moskova Ticaret Müşaviri, Medya Günlüğü yazarı Aydın Sezer ile konuştu...

- S-400 meselesinin temelde yarattığı sorunun sebebini sormak istiyoruz ABD’nin bu kadar sert şekilde karşı çıkmasının ve en başta Erdoğan’ın böyle bir alışverişe yönelmesinin sebebi sizce nedir? 

- Öncelikle şunu belirtmek istiyorum, bu konu medyada doğru yansıtılmıyor. ABD yetkilileri, Türkiye’nin S-400 alımı ile ilgili olarak bugüne kadar doğrudan ‘alamazsınız’ gibi bir ifade kullanmadı. Onların ön plana çıkardığı mesele bir yönüyle işin teknolojik boyutu. Bu basit bir diplomatik karşılık meselesi değil. İşin teknolojik istihbarat boyutunu çok önemsiyorlar. Çünkü, bahsi geçen F-35’lerin kimi parçaları Türkiye’de üretiliyor. Dolayısıyla üretici firma, L. Martin hem S-400 ithal eden hem de kendi ürettikleri bir nevi rakip teknolojik uçakların parçalarının üretildiği bir ülkede kendi teknolojilerine ait önemli istihbaratın sızabileceği korkusu yaşıyor. ABD’nin verdiği tepkinin sebebi ilkin budur.  

İkinci olarak, NATO da farklı bir sebepten ötürü itiraz ediyor, daha doğrusu kaygısını belirtiyor. Türkiye’nin bir NATO ülkesi olarak, S-400’lere sahip olmasının, askeri teknoloji konusunda entegrasyona zarar vereceğini, NATO’nun işleyişlerini bozabileceğini düşünüyorlar. Ortada hava sistemlerinin hacklenebilmesi ihtimali de yatıyor. Dolayısıyla NATO da "Madem Türkiye bizim üyemiz, hava askeri teknolojilerini, uçaklarını da bizden sağlasın" diyor. Bu iki mesele birbirinden farklı kaygılar. Türkiye, S-400’lerin alınma sebebi olarak yüksek irtifa hava savunma sisteminde doğan ihtiyacı gösterdi. Fakat, eğer sebep buysa ve bu konuda bir ihtiyaç varsa, bu sürecin sonunda F35 ile Patriotları alamayacağız ve daha da ciddi bir hava savunma sistemi zaafiyetimiz oluşacak. Çünkü, karşı taraf da bu sefer bize askeri ihracat anlamında ambargo uygulayacak ve bu savunma sistemlerimizi daha da zayıflatacak. Dolayısıyla gösterilen sebep, olası sonuçlarla uyuşmuyor. Kanımca burada asıl mesele iç politikaydı. Erdoğan’ın NATO’ya, ABD’ye başkaldırıyor görüntüsünün iç politikada alıcısı var. Çünkü mesele eğer zafiyet meselesi ise bu hamle çok daha ciddi bir zafiyet yaratacak. O yüzden S-400 meselesi tamamen iç politika malzemesiydi. 

- Sizce S-400 restleşmesinin altında Türkiye’nin ABD ile Suriye üzerinden yaşadığı anlaşmazlığı da arayabilir miyiz? 

- Doğrudur.  Suriye meselesi de dahil buna. Biz Suriye iç savaşı başladığı zaman kimlerle müttefiktik ve kimle yola çıkmıştık? Biz orada ABD ile beraberdik ve ÖSO ile çalıştık, Esad’ı devirmek için. Fakat, sonrasında Rus uçağının düşürülmesi olayı bizim için durumu değiştirdi. Türkiye’nin o dönem Rusya ile gerilim içerisine girmesi bir süre için sahadan çekilmemize sebep oldu. ABD o dönem bu boşluğu Kürtlerle ittifak yaparak doldurdu. Nitekim o dönem savaşın da doğrultusu değişmişti. IŞİD ile savaş haline dönüşmüştü. ABD bölgede aktif bir güç olarak YPG ile iş birliğine girdi. Biz Rusya ile sorunumuzu çözüp tekrar sahaya indiğimizdeyse, Erdoğan ABD’ye “YPG ile ittifak kurma, biz senin doğal müttefikiniz, bizimle beraber ilerle” dedi. ABD seçimini o dönem YPG’den yana kullandı. Sonrasında Türkiye aslında iki buçuk yıl önce gerçekleşen bu meseleyi sürüncemede bıraktı ve bugüne kadar getirdi. Yani, bugün ABD ile Kürtler üzerinden karşı karşıya geliyoruz ve bir yol ayrımındayız. Türkiye ABD’ye meydan mı okuyacak yoksa işbirliğine mi gidecek? Eğer işbirliği içinde olunacaksa, Halkbank meselesinin, İran ambargosu meselesinin ve S-400’lerin masada olmaması gerekiyor, Türkiye’nin bu konularda durduğu pozisyonu değiştirmesi gerekiyor. Yani hem iş birliğine niyetli olup hem S-400 ısrarıyla olmaz. Açıkçası bu ikilem de zaten sürekli kendisini milli ve yerli addeden bir siyasi iktidar için çok ucuz bir savunma. 

- Geçtiğimiz dönemde Trump’ın Erdoğan ile bir telefon görüşmesi olmuştu. O görüşmede ve sonrasında hatta Trump Suriye’den çekileceklerini duyurmuştu ve ondan sonra görece daha sakin ilerlemişti ABD-Türkiye ilişkileri. O günden bugüne ne değişti? 

- Trump’ın telefonundan önce, TSK Fırat’ın doğusuna yapılacak bir operasyon için tüm hazırlıklarını tamamlamıştı. Fakat Trump’ın arayıp Suriye’den çekiliyoruz demesiyle beraber müdahale kararı ertelenmiş oldu. Öyle bir algı oluştu ki o dönem, onlar hemen çekilecek biz de hemen operasyona başlayacağız. Bu algı da tabii yine iç politikaya yönelik bir algıydı fakat bunun böyle olmadığı kısa süre içerisinde görüldü. O telefondan kısa süre sonra, Trump, “Kürtlere müdahale ederseniz ekonominizi mahvederiz” diye açık bir tehditte bulundu hatırlarsanız. Türkiye ise buna yönelik herhangi bir tepki veremedi. Ardından da ABD’nin Suriye’nin geleceğine ilişkin planları ortaya çıkmaya başladı. Bir tampon bölge planından söz edildi. Fakat onların bu tampon bölgeden kastı Kürtlerin korunmasına yönelikti. Burada, o tampon bölge Türkiye ile Kürtler arasında olacakmış gibi bir algı oluşturuldu. Tüm bunların üzerinden üç buçuk ay geçti şimdi. Türkiye bugüne kadar ne  bir müdahalede bulundu ne de köprüleri attı. Şu an Türkiye dış politikasındaki temel sorun da bu: belirsizlik. Bu belirsizlik dışarıdan da belli oluyor zaten. Yani sadece ABD açısından değil Rusya TV’lerinde de konuşuluyor, bu gerçeklikten bahsediliyor.  Orada da S-400’lerin Türkiye için bir iç politika malzemesi olduğu konuşuluyor. Şu an Türkiye’nin net bir planı yok. Ya bu S-400’leri alacağız ve geldiklerinde ona göre bir politika izlenecek ya da bu durum sürüncemede kalacak fakat işin diğer bir boyutu bu gerilimin sürmesi ekonomik sıkıntıları da büyütüyor. Yani o restleşmeyi yapabilecek ekonomik şartlarda değiliz şu an. Dolayısıyla TSK’yi güçlendirmek adına attığımız adım, böyle başlanan süreç şu an devasa ekonomik sorunlarımızın içine evrilmiş durumda.

- Suriye’nin bundan sonra nasıl şekilleneceğini düşünüyorsunuz peki? Ve Türkiye’nin pozisyonu nasıl olacak bundan sonra? 

- Türkiye bu savaşın başından bugüne kadar hem Batı güçleriyle hem Rusya ile savaşın her aşamasında yer almış ve tüm zararını da görmüş bir ülke. Yani ‘Esad gitsin’ diye çıkılan yolda şimdi ‘Esad’ı tanıyacak mıyız?’ noktasına gelindi. O noktada da “işte Kürtler ve PKK ikinizin de ortak gerilim kaynağı, Esad ile barışın” deniyor. Suriye kendine özgü bir ülke, çünkü orada çok farklı kimlik, etnik unsur olmasından dolayı süreç de farklı ilerliyor. Örneğin Türkiye şu an İdlib’de. Orada Astana sürecinden dolayı aslında Esad ile koordine halinde asker bulunduruyoruz, Rusya’dan desteğiyle. Orada bulunmamız asıl amacı HTŞ gibi terör gruplarından bölgeyi temizlemek. Bu açıdan da bir meşruiyeti var. Fakat aynı şeyi Fırat Kalkanı ve Afrin meselesi için söyleyemiyoruz. “Orada meşruiyet yok" diyorlar. Fırat’ın doğusunda rejimden (Esad) çok Kürtlerin ve ABD’nin ne söylediği daha çok öne çıkıyor. Bizim için bundan sonra verilebilecek en iyi karar da Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunabilmesi. Ama bu bütünlük hangi otorite altında sağlanacak. Esad’ın görevde kalacağı noktasında artık tüm aktörler hem fikir. Türkiye’nin bu fikirde olmaması bizim menfaatimize değil çünkü orada artık rejim ile birlikte hareket edilmesi gerekiyor. Yani savaş bittikten sonra da orada kalmanın yollarının düşünülmesi de gerekiyor. Nitekim Suriye’de bütünlük sağlanmadığı sürece oradaki yakıcı terörün hem bize hem onlara zararı devam eder.