Din ve siyaset ilişkisi hakkında

Din ve siyaset ilişkisi hakkında

3 Eylül 2020 Perşembe  |   Köşe Yazıları

İnan Özbek

Mahatma Gandi, "Dinin siyasetle ilgisinin olmaması gerektiğini düşünenler din hakkında hiçbir şey bilmemektedir..." demişti. 

Büyük lider karizması, olağanüstü sezgi gücü ve kavrayışıyla kitleleri ardından sürükleyerek başlattığı pasif direniş hareketiyle İngiliz imparatorluğuna diz çöktüren ve Hindistan’ı bağımsızlığına kavuşturan ve bunun için kendisine "mahatma" yani yüce ruh ünvanı verilen Gandi, dinin insanlar için anlamının ve kitleler üzerindeki etki gücünün son derece farkındaydı kuşkusuz. 

Gandi’nin yalın ve çarpıcı biçimde ifade ettiği din-siyaset ilişkisi gerçeği insanlık tarihi kadar eskidir aslında... 

İlkel kabilelerin yönetici şefleri topluluk üzerindeki otoritelerini meşrulaştırmak ve sağlamlaştırmak için, göklerdeki büyük ve kutsal bir güç adına yönettiklerini söyleyerek bir nevi dine referans göstermişlerdi hep. 

Esasında, hemen tüm çok tanrılı dinlerde, toplulukları yönetenlerin temel meşruiyet kaynakları, insan üstü ve soyut birer güç olarak kutsal ruhlar ve insanların o yüce ruh adına yönetildiklerine dair inançlarıydı. 

Tek tanrılı dinlerin peygamberleri ve cemaatlerinin liderleri olan önderlerin, çoban ve sürü mecazıyla pastoral bir biçimde ifade edilen yönetici rolleri, tanrıdan aldıkları güçle ve tanrı adına toplumu yönetmelerini sağlamaktaydı. 

Büyük tek tanrılı dinlerden Hristiyanlık belli bir devlet düzeni ortaya koymamasına, devlet-toplum ilişkilerini esas olarak düzenlememesine, siyasete gönderme yapmamasına ve sadece belli ilkeler koymuş olmasına ayrıca da reforma tabi tutulmuş olmasına ve sonrasında gelişen sekülarizm ya da laiklik olgusuna karşın, dini değerler ve motifler hep siyasetin yanı başında ve içerisinde olagelmişlerdir. Örneğin günümüz Batı dünyasının liberal demokratik ve seküler hatta dini siyasetin çok daha uzağına iterek laikleşmiş olduğu kabul edilen bir çok ülkesinde, Hristiyan Demokrat partiler vardır ve dini unsurlar bu partilerin bitmek bilmeyen cephaneleridir. 

İslamiyet ise Hristiyanlığın aksine belli bir devlet düzeni öngörmüş, devlet toplum ilişkilerini ve insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemiş ve hatta insan yaşamının hemen hemen tüm boyutlarına dair kurallar getirmiş öyle ki, kişinin adeta yirmi dört saatini isteyen bir inanç sistemi olagelmiştir. İslam dini doğasındaki işte bu kapsayıcılık ve çok boyutlulukla devlet yönetimiyle bütünleşmiş, siyasetin temel kaynağı ve meşruiyet ölçütü olmuştur. 

Ülkemizde Osmanlı zamanında kabaca 1800'lü yıllarda başlatılan Batılılaşma çabaları çerçevesinde, öncelikle ordu ve eğitim sistemlerinde başlatılan ve giderek devletin öteki ayaklarına da sirayet eden laikleşme adımları ile dinin devlet ve siyaset üzerindeki etkisi azaltılmış olsa da, dinin temsilcisi konumundaki ulemanın devlet katındaki nüfuzu belli ölçüde devam etmişti. 

Öte yandan Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasını önleyebilmek ve hiç olmazsa Müslüman tebaayı bir arada tutabilmek için geliştirilen ve günümüze kadar gelen siyasal İslam hareketinin temelini oluşturan İslamcılık ideolojisi ve padişah 2. Abdülhamit’in bu ideolojiyi kurtarıcı olarak görerek sahiplenmesi, dönemin genel gidişatına ters bir akım yaratarak dinin siyasetin merkezine yerleşmesine neden olmuştu. 

2. Meşrutiyet sonrasında ise, ilk önce denetleme iktidarı ardından da bizzat siyasi iktidar olan ve imparatorluk dağılana kadar iktidarını sürdüren İttihat ve Terakki Partisi, bir taraftan devleti ve toplumu laikleştirici kimi adımlar atarken, öte yandan da siyasi programına bir payanda olarak dini ve dini değerleri çoğu zaman kullanmış ve bu sayede toplum nezdindeki meşruiyetini arttırmaya çalışmıştı. 

Cumhuriyetin Osmanlı dönemindeki laikleşme çabalarını en üst noktaya taşıyarak resmi anlamda açıkça laik bir rejim kurması, bu çerçevede dini devlet yaşamının ve siyasetin dışına çıkararak tam bir laikleşme sağlamak istemesi ve bunu yaparken de Anglo-sakson tarzı ılımlı bir sekülerleşme biçiminde değil, Kara Avrupa'sı tarzında katı ve radikal bir laikleştirme biçiminde yapmış olsa da, dinin doğasından kaynaklanan siyasi motivasyonu ve hevesi bitmemiş, din nehri siyasete doğru alttan alta akmaya ve ona karışmaya devam etmiştir. 

Bugün ülkemizdeki siyasi iktidarın esasen siyasal İslam hareketinin bir uzantısı olması dolayısıyla dini ve dini temsil eden sembolleri sık sık siyasi alana taşıması ve bu durumun laiklik ilkesi çerçevesinde yarattığı tartışmaları, yukarıda anlatmaya çalıştığım din-siyaset eklektizmi bağlamında düşünürsek olağan karşılamamız gerektiği kanısındayım. 

Din olgusu insanlar ve toplumlar üzerindeki güçlü etkisiyle ve sürekli alanını genişletme eğiliminde oluşuyla, özellikle siyasi yelpazenin sağındaki siyasetçiler için sağlam bir kaldıraç olarak görülmeye devam edecek ve dolayısıyla da bugünkü tartışmalar uzun süre daha sürecek gibi gözükmektedir. 

Sonuç olarak din göründüğünden çok daha fazlasıdır. Öyle ki siyasi tarihin en pozitivist, en akılcı ve maddeci olan kimi büyük düşünürleri, dinin kitleler üstündeki etkisinin boyutlarını sezmiş ve teslim etmişlerdir. Örneğin bilimsel sosyalizmin ve tarihsel materyalizmin ideoloğu olan Karl Marx çok bilindiği şekliyle sadece, “Din halkın afyonudur" dememiş, “Din ezilenlerin içli bir çığlığı, kalpsiz düzenin kalbi, ruhsuz dünyanın ruhu ve halkın afyonudur" diyerek, inancın kitleler için anlamını eşsiz bir biçimde ifade etmişti.