Dertler susturur, mutluluk konuşturur

Dertler susturur, mutluluk konuşturur

23 Eylül 2020 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Erdal Çolak

Toplumsal bir varlık olan insanın bir başkasına ihtiyaç duyması varoluşunun genetik kodlarındandır. Kişi yalnızlığını derinlemesine hissederse bir başkasına hem ihtiyaç hem de yakınlık duyabilir. Bunun tersi durumda ise, içine kapanan, kimseyle herhangi bir sıkıntısını paylaşamayan insan kendi dünyasına dönerek bir şeyleri sorgulamaya, anlamaya, çözmeye ve üretmeye çalışır.  

Başka insanlarla iletişime geçen, dertleşmek gibi bir olguya ihtiyaç duyan ve bu özlemi çeken yeğâne varlık insandır. 

Hiç düşündünüz mü, günümüzde insanlar neden dertlerini bir başkasına anlatma gereği duymuyor artık? Belki de, insan belirli bir hayat tecrübesi sonucu derdinin kendinden başka kimsenin umurunda olmadığını öğreniyor, sorunlarını dışa vurmak yerine içinde halletmeye çalışıyor...

Bence bunun en büyük sebebi, bir başkasına anlatıp derdini açığa vurduğunda oradan da "vurulacağını" bilmesidir. İnsan arkadaşıyla, dostuyla, belli bir konuda bir şeyleri paylaşır ama bazen bakar ki, dertleştiği, söylediği şey ertesi gün başkasının ağzında. Bunun şokunu atlatamadan, hem de tamamen anlattığı probleminin değişmiş şekildeki bir versiyonu ile karşılaşır. 

Toplumsal, bireysel ahlaktan uzak işte böyle ortamlara bir şekilde girmek zorunda kalmış insanın en küçük derdini bile paylaşmamasının en büyük sebebi bu tür kişilik yoksunu insanlardır bence. İnanın, güven en çabuk yitirilen şeydir. Bazen insanın içindeki  dert o kadar büyüktür ki, çaresi yoktur. Paylaşmaya gerek duymamasının, dillendirmek istemeyişinin, anlatmamasının nedeni bu tür insanlardır. İnsan içindeki o derdin varlığını bir ok gibi yüreğinde hisseder. İşte bu yüzden sahte, yapmacık tesellilere, yapmacık insanlara tahammülü olmadığından sorunlarını üreğinin gizli dehlizlerinde saklar . 

Son zamanlarda ben bu durumu sıkça yaşıyorum. Var olan derdimi kimseye anlatamamamı, kimseyle paylaşamamamı sorguluyorum. İster istemez sebeplerini sorguladığım bu duruma sorularla cevap bulmaya çalışıyorum.  

Neden hiç kimseyle derdimi paylaşamıyorum? 

Dertleşemiyorum. Eskilerin bir sözü var: Bazı insanlar hayatımızı aydınlatır, bazıları da yolumuzu karartır ve ilerlememizi zorlaştırır. Böyle hissettiğimden olabilir mi? Olabilir.  

Oysa ki paylaşmak güzeldir, dertler sıkıntılar paylaştıkça azalır, sevinç ve huzur paylaştıkça çoğalır. Bazen insan birisiyle dertleşmek istiyor ama konuyu dahi açamıyor. Bunun sebebi, derdi olanın anlatacağı kişinin samimiyetine güvenmemesi, dökeceği dertlerini karşı tarafın yüreğine sığmayacağını bilmesidir. 

Belki bu sebeple dertler ağlatır, mutluluklar konuşturur. Kişi duygusal, bilişsel, zihinsel olarak içinde bulunduğu kötü durumda, sorun, sıkıntı, tasa duygusuna ulaşırsa bu mutsuz olma hâlidir. Öyle değil mi, mutluluk beklentilerimizle doğru orantılıdır. Beklentiler gerçekleştikçe, insanın mutluluğa ulaşması daha kolay olur. Mutluluk; insanların kendilerini en yüksek amaç olarak koydukları bir değer olmasına rağmen bunu gerçekleştiremedikleri zaman kaygı ve dertlerin oluşması hayata küstürüyor. İnsan, bilincini dolduran dert olgusu tam bir doygunluk durumu, istek ve eğilimlerin tam bir uyumu, doygunluğu yakalayamama durumudur. Bana göre, insanın yaşadığı bu olumsuz kaygı ,tasa durumu sürekli kendisini iyi hissetmeme durumudur. İnsan dertli, tasalı, kaygılı olduğunda sessiz ve suskundur. 

Bu durumun tersi ise, insanın mutlu olma hâli yani mutluluk ya da iyi olma, bireyin yaşamına dair olumlu düşünce ve duygularının azami oranda çokluğudur. İnsan yaşamında aldığı doyuma ve olumlu duygulara göre mutlu olur. Mutluluğun daha çok, mantıklı, anlaşılır, insanın kendi kendisiyle ilgilenmesinin, nesnel dünya ile ilgilenmek, mantıklı dünya görüşlerinden, düzenli ahlak kurallarından, doğru yasama alışkanlıklarından ileri geldiğine inanıyorum. İşte o zaman işinden, hayattan zevk alır. Bu yüzden insan mutluyken içi içine sığmaz, çok konuşur. 

Bazen insan konuşmak ister birileriyle ama konuşamaz. Bunun sebebi de konuşacak bir şeyinin olmaması değil tam tersi söyleyecek çok fazla, paylaşmak istediği çok şeyi olmasıdır. Gerçekten anlatmak ister insan derdini, düşlerini, ideallerini en önemlisi problemlerini, bu paylaşamama duygusu insanı bitirir.  

Düşüncelerini, dertlerini arkadaşlarıyla, tanıdıkları ile paylaşmak, onların da fikrini almak, sorunlarına çözüm getirmelerini ister ama karşısındakilerin anlayamayacağından korkar ve susar. Ya da daha kötüsü, yanlış anlaşılacağı korkusu, yargılanacağı, anlaşılamayacağı duygusuyla içine atar. Hep içine atar, söylemek istemez dertlerini. Eğer gerekirse kendi kendiyle konuşur ama dışarıya asla belli etmez ne hissettiğini. 

Konuşmaya, dertleşmeye başladığında da anlattıkları önemsizmiş psikolojisi içerisine girip sürekli olarak "Derdimi anlatıyorum, seni meşgul etmeyeyim", "Derdimi anlatıp senin vaktini almayayım" ya da kendi kendine "Derdimi anlatınca nasıl olsa beni anlamayacak" diye hayıflanır. Ya da bu durumun tersi empati yapamayan, umursamayan kişiler, başka birinin nasıl hissettiğini anlama, algılama yeteneğinden veya isteğinden yoksun olan insanlarla iletişim halinde olduğunda bu değersizlik duygusunu hisseder. Empati, bir yandan başka bir insanın duygularını düşünüp onların farkına varırken diğer yandan bu kişinin içinde yaşadığı dünyayı anlama yeteneğidir. Bu özelliğe sahip olmayan insanlar vardır. İşte bu kişilerin genellikle yaptıkları umursamaz, aldırmaz, duygusuz, aldırışsız, olma hissini yüzümüze yüzümüze doğru hissettirmeleri derdimize dert ekler. 

Binbir dertle uğraşırken, dertler zincirin bir halkası gibi olmuşken paylaşabileceğimiz; empati kuran, aynı frekanstan bizi anlayan birini bulabilirsek şanslıyız. Bazen de bunun tersi dertleştiğimiz arkadaş, dost olarak gördüğümüz insanın bizi verdiği teselli, tavsiye ve telkinler akıl fikir işi değildir. ”Bu da dert mi" ,"Bu da geçer", "Haline şükret", "Canını sıkmaya değmez", "Ben de aynısını yaşadım", "Üzme tatlı canını...” derler...

İşte insan dertlerini anlattığında sevdiklerinin böyle tepkiler vermesinden yalnızlığıyla ,dertleriyle baş başa kalmayı tecrübe etmiştir. Kim dertli insanla birlikte olmak ister ki? Bu tür insanlar için başkalarını anlamaya çalışmaya yönelik empati kurma, sorumluluk taşıma önemli değildir. Kendilerine yarar sağlayacak bir şey yoksa başkalarının ne duruma düştükleri, çektikleri acı ve ızdıraplar önemli değildir. Böylece insanın içinde büyük bir yalnızlık krateri oluşuverir.

Kendi adıma duygu, düşünce, görüşlerimi, dertlerimi, tasa ya da sıkıntılarımı anlayacak zihinsel bir iklim bulamıyorum.. Bu yüzden hep şairin dediği gibi ”Anlatmam derdimi dertsiz insana, dert çekmeyen dert kıymetin bilemez. Derdim bana derman imiş bilmedim. Hiçbir zaman gül dikensiz olamaz.” 

İnsan öyle bir noktaya geliyor ki, yaşadıklarından olsa gerek bazen bir odada tek başına kaldığında bir ormanda yürüdüğünde, bir denizin kıyısında ,yalnızlığıyla dertleriyle intiharın eşiğindeymiş gibi hissediyor. Kendimi çok kötü hissettiğim çok oldu ama hiçbir zaman birinin odaya girip ya da birinin benimle yürüyüp deniz kıyısında derdimi dinleyip kendimi daha iyi hissetmem için çaba sarf ettiğini görmedim. 

Belki de bunun için yazıyorum, insanın yalnızlığının dertlerine ruhuna yansımasını en güzel bir şekilde anlatmak istedim. İnsanlara inat kişinin yalnızlığını hissetmesi hayatını sonsuz, içinden çıkılmaz bir yalnızlık lunaparkı gibi hissettirir. Duygusal sarhoşluk içerisine girdiğini düşünmeden kendisiyle dertleriyle boğuşuyor olmasından dolayı sadece kendisiyle konuşup dertleşir. Melankolik kahkahalar ve gözyaşları, içindeki yalnızlık fırtınasının getirdiği endişelerini, geçmişte ve şimdi hissettiği dertleri ile baş başa kalma duygusu umutları alıp alıp bilinmeyen diyarlara götürür. 

Belki de benim gibi yaşadığı dönemde dertleri yüreğinde olan, "eller ne bilsin" diye düşünen kişi Rus yazar Lev Nikolayeviç Tolstoy'dur .Öyle  güzel ifade etmiştir ki dertlerin verdiği yalnızlık bu kadar güzel ifade edilebilir:

"Kalbim çok şey öğrendi ve yaşadı. Ve bu sayede bilgeliği, deliliği, akıllılığı öğrendim. Fakat anladım ki, bu da zor bir iş; çünkü bilgeliğin olduğu yerde fazlaca üzüntü var. Çok öğrenmek isteyen kişinin çok acı çekmesi gerekir.”

Belki de bu hayatta yaşadığımız sıkıntılar bizim olgunlaşmamıza yardımcı oluyor. Her şeye ve herkese rağmen dertler, sıkıntılar yağmur olup üstümüze yağsa, ıslatsa da yüreğimizi, her yağmurun ardından çıkar renk renk çok güzel bir gökkuşağı. O yüzden dert etmeyin derdinize dert katarsınız, dert etmek çare değil, dert ettikçe çaresiz kalırsınız…