Daha büyük bir salgın!

Daha büyük bir salgın!

17 Eylül 2020 Perşembe  |   Köşe Yazıları

İnan Özbek

Aylardır devam eden, gezegenimizin hemen her yerine sirayet etmiş bulunan, insanoğlunu şaşırtan, dehşete düşüren ve de birçok alışkanlığını değiştirmeye zorlayan korona salgınından çok daha uzun süredir yaşadığımız bir salgın daha var ki, o da tüketim salgınıdır. 

Küreselleşme olgusuyla at başı giden, son yıllarda küreselleşme sürecinin hızını arttırmasıyla o da vites arttıran, kapitalist ekonomik sistemin artık tam manasıyla tüketim evresine geçmiş olmasıyla, toplumları ve tek tek bireyleri çepeçevre saran tüketim salgını tüm şiddetiyle sürmektedir. 

Hiçbir kimliği ayırt etmemesiyle, tüm kültürleri kuşatmışlığıyla, muhafazakâr yahut modernist yaşam biçimi farkı tanımamasıyla her ortamda tutunabilen, her bünyeye derinlemesine nüfuz edebilecek kadar esnek ve sinsi olan tüketim salgını, öteki tüm salgınlardan çok daha yaygın, ürkütücü ve yıkıcıdır. 

Gelin görün ki, günümüzün bireyi, tüm bünyesini sararak kendisini tedavisi oldukça zor olan bir hastalığa düçar eden tüketim virüsünden korkmamakta, kaçmamakta aksine hoşlanmakta ve her an yanı başında bulunmasını istemektedir. 

Yaşattığı hazla bireyi baştan çıkartan bu virüs, kişinin onu içselleştirmesini ve ona alışmasını sağlamıştır. 

Dayanılmaz çekiciliğiyle insanı tutkunlaştıran tüketimcilik, her an her yerde ve ne pahasına olursa olsun tüketmek sloganıyla kişiyi düşünmeyen, satın almak için yaşayan, inisiyatif alamayan, alternatifini aramayan, iktidarsız ve edilgen, donuk ve de renksiz, robotvari bir nesneye dönüştürmüştür. Bauman’ın deyişiyle “Kişilerin malları satın aldığı değil, malların kişileri satın aldığı bir yapı.” 

Tüketicilik virüsünün kendisini adım adım çürüttüğünü sezinleyemeyen birey, tüketiminin dozunu arttırdıkça daha mutlu ve daha saygın olabileceğini sanmanın dehşetli saflığı içerisindedir bugün. 

Bir yandan son derece becerikli bir illüzyonist olan kapitalizmin, bireyde yarattığı ihtiyaç illüzyonuyla aslında ihtiyacı olmayan bir çok şeyi ihtiyacıymış gibi düşünmesini ve satın almasını sağlayıp ve bu yolla kişiyi iyice iğdiş edip etkisizleştirirken, öte yandan da ona sorunlarını sözde çözebilecek bir çok ürün ve hizmet sunarak kişiye teselli vermekte, ne kadar düşünceli olduğunu göstermektedir. 

Tüketim virüsünün beceriksizleştirdiği ve yaşamını yönetemeyen bireyin üzülmesine gerek yok, düşünceli kapitalizm bu sorunu yaşam koçuyla çoktan çözdü, tabii parasını ödemek kaydıyla. 

Evliliğini ya da ilişkilerini sağlıklı bir biçimde yürütemeyen bireyin endişe etmesine de gerek yok, ilişki danışmanları var nasılsa, yeter ki parasını hazır etsin. 

Evinin düzenini ya da düğününü tasarlayamayan kimselerin dert etmesine de gerek yok, zeki ve öngörülü sistem bunu da düşünmüştür, ücretli danışmanlarıyla bu sorunu da halleder. Bireyin başka ne sorunları varsa çeşit çeşit hizmetleriyle onları da çözer, yeter ki o tüketmeye devam etsin. 

Eşi bulunmaz ayartma yetisiyle kişiye ha bire satın aldırarak ona sahte bir mutluluk ve öz güven vaat eden tüketim virüsü, daha da ileri giderek salt satın almanın ötesinde, o malları ve hizmetleri alabiliyor olmanın toplumda yarattığı güç ve başarı algısını da satın almakta ve bu yolla tatmin duygusu yaşamaktadır. Mesela herkesin sahip olamayacağı pahalı bir eve, pahalı bir arabaya, oldukça pahalı bir kıyafete sahip olabilme ya da lüks bir mekanda bulunabilme duygusu bireyi iyice sarhoş etmekte, çoğu kişinin ulaşamayacağı bir noktaya ulaşabilmiş ve dolayısıyla mutluluğu, ve başarıyı elde etmiş olma algısını satın almaktadır aslında.  

Tüketim kutsaması öyle bir noktaya gelmiştir ki, insanların ikinci ve ortak bir dinine dönüşmüştür adeta. George Ritzer’in çarpıcı sözleriyle ifade edersek, “Günümüzün bireyinin tapınakları süpermarketler, dua kitapları  tanıtım broşürleri, alışveriş merkezlerindeki gezinmeleriyse hac yolculuklarıdır. Ne olursa olsun tüketmelidir o, tüketiyorum öyle ise varım, tüketmek ya da tüketememek işte bütün mesele demektedir." 

Gelin görün ki, kapitalizmin her zaman daha yenisini ve daha pahalısını üretmesi ve sunması, bireyin de tükettikçe daha yenisini, daha da yenisini tüketmek istemesi biçimindeki sonu olmayan ve doyum noktasına ulaşılması imkansız olan döngüsü gittikçe hızlanmakta, kişi için gerçek mutluluk ise yaklaştığını sandıkça ulaşılmaz olan bir serap olarak kalmaktadır.