Çözüm 'Anayasal Vatanseverlik'

Çözüm 'Anayasal Vatanseverlik'

8 Ekim 2020 Perşembe  |   Köşe Yazıları

İnan Özbek

1920'li yıllarda Almanya’da ortaya çıkarak Avrupa sosyoloji ve siyaset bilimi yazınına yeni bir soluk getiren, modernitenin bir görünümü olan kapitalist tüketimci topluma ve klasik Marksizm'e yönelik çok yönlü eleştirilerinin çerçevesini oluşturduğu; eleştirel yöntemle adeta çığır açan Frankfurt Okulu’nun, Horkheimer ve Adorno ile birlikte en önemli üyelerinden biri ve yaşayan tek temsilcisi Habermas’ın, 1990'lı yıllarda gündeme getirerek ete kemiğe büründürdüğü "Anayasal Vatanseverlik" kavramı, etnik ve dinsel açılardan sorun yaşayan toplumların bu sorunlarının çözümü için değerli bir formül sunmaktadır. 

Habermas’a göre; klasik cumhuriyet ve millet tanımı etnik kökene vurgu yaptığı ve de bir yerde Nazizm'i çağrıştırarak kültürel homojenliğe kapı araladığı içindir ki, etnik ve dinsel açılardan çeşitliliğe sahip olan ve kültürel çeşitliliği göçlerle birlikte gittikçe artan Avrupa toplumuna uzun vadeli bir barış ve istikrar getirmesi mümkün değildir. 

Alman filozofa göre, toplumsal uzlaşının koşulu "Anayasal Vatanseverlik" kavramı çerçevesinde; bireyin öz kimliğinin tanınması, farklılığının ve öteki oluşunun kabul edilmesi, kişinin kimliğini rahatça ifade ederek yaşam biçimini koruyabilmesi ve bu şekilde var olabilmesidir. 

Toplumların deneyimledikleri sayısız rejim tipi içerisinde, en fazla barış ve de refah üreterek istikrarlı yapılar oluşturabilen çoğulcu demokratik rejimin merkezine oturan Habermas’ın söz konusu bu formülü, etnik ve kültürel açılardan çeşitliliğe sahip olan ve bu konularda uzun süredir ciddi sorunlar yaşayan ülkemiz içinde, kalıcı çözümün kapısını açacak olan anahtarı vermektedir aslında. 

Çözüm buradadır çünkü; makbul vatandaşlığı belli etnik ve dinsel aidiyeti olan kimselere özgüleyerek diğerlerini çemberin dışında tutmak, yanan ateşe odun taşımaktır. 

Kimilerinin ev sahibi olduğu kimilerinin ise misafir olarak görülmesi değil, herkesin kendini evinde hissetmesidir bireyde rıza yaratacak ve o topluma kalıcı huzuru getirecek olan. 

Kim olduğuna kendisinin değil başkalarının karar verdiği ve kimliğini rahatça ortaya koyamayan bireyin sadakati zorunlu, uyumu gönülsüz olacaktır. Tersine, olduğu gibi kabul gören kişinin ise sadakati samimi, uyumu da gönüllü olacaktır. Başka bir deyişle; toplumun bir bireyden sonsuz sadakat bekleyebilmesi için onu tüm farklılığıyla ve koşulsuz kabul etmesi gerekir, kişiyi olduğu gibi onaylamadan sınırsız sadakat beklemek hem pastam dursun hem de karnım doysun demek kadar abestir. 

Bazılarının kimliklerinin onaylanmadığı, eşit olmayan yurttaşlar arasındaki karşılıklı şüphenin yerini, herkesin tüm farklılıklarıyla tanındığı bir toplumda gerçek dayanışma ve güven alacaktır. 

Kederde, kıvançta, tasada gerçekten bir olabilmenin, onu anayasa metninde yazan bir temenni olmaktan çıkarıp samimi bir duygu ortaklığına dönüştürebilmenin yegane yolu, herkesi olduğu gibi kabul etmektir. 

Kimliğini tam olarak ve özgürce yaşayabilen, kendisiyle gurur duyan birey ülkesini sahiplenip gerçekten sevecek aksi halde alttan alttan kırgınlık ve küskünlük duyacaktır. 

Etnik ve dinsel açılardan baskın bir karakteri olmayan bu anlamda nötr ve herkese eşit mesafede duran bir devlet yaratabilen toplumlarda barış ve uzlaşı mümkün ve sürdürülebilir olacaktır. 

Küresel kapitalizm bir yandan farklılıkları yavaş yavaş ortadan kaldırarak, bireyleri yaşama biçimleri itibarıyla giderek daha çok birbirine benzetse ve bu durum kimlikler bağlamında bir çelişki oluştursa da, kişilerin kimlikleri uzun süre daha önemini koruyacak gibi gözükmektedir. Bundan dolayıdır ki kalıcı toplumsal barışın var olabilmesi için bireylerin tüm farklılıklarıyla eşit yurttaşlar olarak kabulü zorunludur. 

Ülkemizin yakın geçmişinde uyanık zihinli ve geniş görüşlü kimi politikacılar "Anayasal Vatanseverlik" formülünü gündeme getirmişlerse de, gerektiği biçimde derinlemesine tartışılamamış, siyasetin dalgalı denizinde cılız bir dalga olarak görünüp kaybolmuştur. 

Halbuki tek bir çiçeğin bulunduğu ve tek bir sesin duyulduğu bir bahçedense, türlü çiçeklerin müthiş bir renk cümbüşü yarattığı, farklı seslerinse tıpkı bir melodi gibi uyumla yankılandıkları bir bahçede bulunmayı kim istemez ki...