Çocukluk güzeldi çocukken

Çocukluk güzeldi çocukken

7 Ekim 2020 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Erdal Çolak

Bazen kendimi öyle hissediyorum ki çocukluğumun üstünden bir asır geçmiş gibi; bir varmışım bir yokmuşum... 

Her insanın aklına geldiği gibi benim de çoğu zaman iyi, bazen de kötü tatlar bırakan hayatımın parçası olan çocukluk yıllarım gelir aklıma; meğerse hayal yıllarıymış. Elbette farkındayım geçen yıllardan hiçbiri geri gelmeyecek ama çocukluk yıllarını bir başka düşünüyor insan işte. Düşününce de kedere, özleme kapılıyor.

O yılları, arkadaşlarını, ailesiyle tekrar tekrar çocukluğunu yaşamayı, kaybettiklerini hatırladığında sevdiklerine, umutlarına, düşlerine kavuşma isteği içinde gözleri doluyor. İnsan yaşamında, anne karnından başlayıp ölüme kadar devam eden bir sürecin kilit noktası çocukluk.

“Çocukken...” diye başlayan cümleler o yüzden hep özlem yüklüdür. Çocukluk demek hiçbir günahı, hiçbir suçu bulunmayan masumluk demek; karşılıksız, çıkarsız sevgi, acıma, merhamet duygusu demek. Her şey ne kadar da güzel geliyordu, gökkuşağının bütün renkleri ruhumuza demir atmış gibiydi. Biz küçükken ne kadar toz pembeydi, renkliydi hayat. Hatırladıkça çocukluk yıllarını… Ama nafile gelmeyeceğini bilirsin işte, bir umut… Bizimle birlikte hiçbir yere, hiçbir koşulda gitmeyen gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk. 

Yaşamı bir zincirin halkası gibi düşünürsek insanın yaşayacağı doğal, değişmez halkalardan en önemli olanı çocukluk evresi. İnsandaki bu başlangıç, gelişim süreci yaşam boyunca sürekli ilerlemeyi, değişmeyi gösteren bir süreç. 

İnsanı psikolojik boyutta inceleyen bilimlerin büyük bir çoğunluğu en önemli gelişim aşamalarının yaşamın ilk yıllarında gerçekleştiğini ileri sürmektedir. Çocukla ilgili toplumsal düşsel olarak tasarlanan, gerçekleşmesi özlem olarak duyumsanan imgeler ile kavramlar çocuğun gelişim sürecinde hayatının her döneminde, eğitimin biçimlenişinde etkili olmuştur .Hayatı 
boyunca her bireyin bir dizi kritik dönemle karşılaştığını ifade edebiliriz. Eğer insan bana göre bu kritik dönemler uygun bir şekilde atlatabilir, güzel yaşayabilirse, bireyin biyolojik, bilişsel, zihinsel, psikososyal gelişimi olumlu yönde etkilenir. Her kritik dönem, bireyin gelişimini biçimlendiren, kişiliğini değiştiren, daha önceki kritik dönemlerin üzerine bir bina gibi  
inşa edilmektedir.

Birbirini izleyen gelişim dönemlerinde baktığımızda, insanın doğumdan itibaren bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk ve son olarak yaşlılık diye nitelendirdiğimiz karmaşalar içinde kişinin yaşamındaki dönemeç noktaları olarak kabul edebiliriz. İnsan yaşamı boyunca bu dönemler içerisinde her bir dönemde farklı bir çatışma ya da karmaşa durumu ile yüz yüze gelir. Duygusal ve toplumsal etkileşimin güçlü ilişkilerin dengeli sürdüğü aile ortamında, yeterli güven, sevgi ve sevecenlik içinde büyüyen çocuklar bu dönemleri mutlu huzurlu bir şekilde yaşarlar. 

Çocuk daima umudun taşıyıcısı ve insanın soyunu sürdürme yolundaki bastırılamayan dürtünün simgesi olmuştur. İnsan için çocukluk kendi yok oluşunu yenme, yeniden yaşama, zamana karşı koyma yolu, kuşkusuz ki insan yaşamının en önemli evresidir. Çocukluğunuza dair bilmediğiniz bir şeyi öğrendiğinizde sanki hayatta olmayan eski bir dostunuzu hatırlamış gibi 
olursunuz, ekseriyetle de bu dost özlenendir. Bu çocukluk yılları insan ruhunun ölünceye kadar kaybedemediği tek şeydir. 

Birçok kuramcıya, psikiyatriste ve pedagoga göre kimlik ve kişiliğin temelleri çocukluk döneminde atılmaktadır. Çocukluk yaşamın temelidir. Yetişkinlikte hayatı, kendini sevmenin, kendine güvenmenin ilk şartıdır. Eğer bireye bu temel sağlanamazsa mutlu, iyi bir yaşam sürme ihtimali çok azalır. Çocuk olmak da kendine has bir dönem olup yetişkin olmakla bir değildir. Ben dahil bir çok kişi için geçmişteki olayların çocuklar için ne anlama geldiği başlı başına bir merak konusudur. 

İnsan ne yaparsa yapsın elinden alınan bir şeydir çocukluk. Bence iyi bir çocukluk yılları yaşamış olanlar için bir insan ömrünün en anlamlı, en güzel yıllarıdır çocukluk. Bu tür şanslı çocuklar istedikleri kadar hayalperest olmanın kimseyi rahatsız etmediği şımarmaya, istediği gibi kaprisli olup istediği şeye elde etmek için kendini özgür hisseder. O çocukluk yıllarında istediğin kadar ilgi sahibi alan çocuk bugün istediği her şeyi yapabilecek öz güvene, güce sahip olduğunu düşünür. Hepimiz çocuk olmadık mı? Olduk …

Çocukluğun, insan hayatının en mutlu dönemi olduğunu anlıyorum. Benim için bilmem ama konuştuğum birçok arkadaş çocukluğun cennet olduğunu, masumiyeti güzel örneklerle anlatıyor. Dinledikçe onların çocukluk anılarına hem izleyici hem de arkadaş, yoldaş olurum. Arkadaşlar arasında sohbetlerde paylaşıldıkça eskiyi anımsayıp gülüyorum sadece. 

Bazen düşünüyorum öz güven eksikliği ile dolu yıllarımı. Aklıma geliyor insan kırmamak için konuşamadığım hep sustuğum çocukluğum. Şimdi çocukluğuma dönsem avazım çıktığı kadar bağırırım, söyleyecek çok fazla şeyi olup da hiçbir şey söylememeyi tercih ederken dudaklarımın arasından, sussam razı değilim, konuşsam çocukluğuma tesiri olmaz. 

Hüzünle hatırlamanın bile büyük mutluluk verdiği, bazen özellikle eski resimleri, televizyonda gördüğümüz bir klip, arabamızın radyosunda çalan bir şarkı çocukluğumuzu bize hatırlatarak anıları ortaya götüren, dalıp gidilen bir çocukluk. Dost muhabbetlerinde arkadaşlar bir araya geldiklerinde anlatılan, kendimizle ya da bir arkadaşımızla ilgili gülümseten çocukluk hikayeleri. Her anlatıldığında bir çocukluk yaşanmışlığı ile dinlediğimiz, basit, sıradan dahi olsa da her seferinde yeni bir yönünüzü öğrendiğimiz olayları içeren, gülümseten anılar. Çocukluk yıllarının içinde mutluluk var sanki. Misal hüzünlüyken bile dönebiliyorsa, sığabiliyorsa insan çocukluk yıllarına, arkasından ağlayabiliyorsa demek ki mutluymuş o yıllarda. Bu çocukluk yıllarının özleminin hüznü mutluluk karışırsa içimize, umut tomurcukları yeşerir insanın kalbinde. 

Çocukluk yıllarını hatırladığımda; gözümün önüne geliyor, sokakta misket oynardık. Yeni, renkli ayakkabısı ile göz kamaştıran, arkadaşların ayakkabısı eskimesin diye gösterdikleri çabayı hatırlarım. Ayakkabı alındığı gün yatağın başucuna konurdu. Bir gün sonra ne ayakkabının kendisi ne de verilen özen değeri olurdu. 

Okul etraflarındaki bakkal dükkanlarından aldığımız çeyrek ekmek ya da sürdürdüğümüz çikolata, kurtlu bir elma şekeri, pembe, mavi pamuk şekeri, halka tatlısı, bir de olmazsa olmaz Eti puf ve cinler mutluluğun resmiydi. Yiyeceği sırada leblebi tozuna hafiften üfler arkadaşımızın bütün suratını leblebi tozu yapardık. Ara sıra bileğe diş izi yapıp, saat kaç diye sorana "Eti kemik geçiyor" derdik. İşte böylesi, bir çocukluk umuttu bizimkisi… 

Sosyal medyanın olmadığı, teknolojik iletişimin bu kadar güçlü olmadığı yani internet, Facebook, Twitter, YouTub, Instagram hatta arama motorları Bing ve Google bile yok...Garip gelmesin, ona rağmen çocuklar mutluydu. Bir pazar günümüz vardı. Büyükler her pazar kovboy filmini bekler, iştahla seyrederdi. Çocuklar erken kalkar, çizgi filmlerini sabırsızlıkla beklerdi. Erkek çocuklarının en çok sevdiği çizgi film olan kırmızı fularlı beyaz kovboy şapkası takar. Red Kit banyo zamanı gelince gölgesinden hızlı davranıp bir kurşunla gölgesine ateş ederdi. Çok tatlı bir köpek eşlik ederdi Rintintin, bir de akıllı atı Düldül vardı. Sempatik, şanslı, saç tutamlı ve ağzında tuttuğu saman çöpü ile Red Kit. 

Red Kit tarafından sürekli yakalanan, beceriksiz, biraz da aptal hırsızlar. Banka ve tren soygunlarında uzmanlaşmış olan çete sevimli şapşallar Daltonlar. Joe Dalton en ufak boylu içlerinde en zekisiydi. William, Jack, Avarel, Dalton ise; en uzun, sürekli aptal olanıydı. 

Eğer kalabalık bir ailede büyümüş, hele bir de dört çocuksanız kardeşler birbirlerini Joe ya da Avarel diyerek kızdırırlardı. Daltonlar yan yana durduklarında boy farkları merdiven basamağı gibi yükselirdi. Daltonlar alabildiğine çılgınca mutlu ediyordu.

Bir de Alplerin iyimser kızı Heidi. Onun kırmızı yanakları, kısa siyah saçları vardı. Beyaz sakallı iyilik meleği dedesi, bir de keçi çobanı Peter ile beraber yaşardı. Peter keçilerin altına yatıp direkt ağzına süt sağarken seyredip sonra yere düşünce gülmekten bayılırdık. Küçük kızların seksek, saklambaç, kutu kutu pense diye oynadıkları masum çocuksu oyunlar. Su birikintisinin içinde doyasıya zıplamak. Kiremit ve tuğla taşlarını ezerek tozundan kına yapmak. Kaldırım taşları üzerinde dengeyle yürümeye çalışmak. Ekmeğin özellikle sert kabuğunu sevmek ve yemek. Hemen hemen her şeyi saf temiz duygularla yaşayan çocuklardık… 

Çocukluk döneminde öyle sanrılar, açıklanamayan, gözle görülen gerçekliğe uyumlanamayan, ne kadar yanlış olduğunu ,şimdi fark ettiğim sarsılmaz, değişmez düşünceler vardı. Bulutları pamuk, yaşlı insanları hep temiz yürekli zannederdim. Saf saf köpekleri erkek, kedileri kız sanırdım. İzlediğim filmlerden olsa gerek, her çekik gözlü herkesi karateci diye düşünürdüm. İnanın 
misafirliğe gittiğim tüm aileleri mutlu ve huzurlu olduğunu zannederdim. Çocukluğumda temiz düşüncelerle rakamları erkek ve dişi diye düşünürdüm. Tek sayıları erkek, çift sayıları dişi diye düşünürdüm. Ara sıra kendi kendime üçün dörtle evli olduğunu, bir sayısının iki sayısı ile aşk yaşadığını, dokuz ve on sayılarının yaşlı ve evli birer çift olarak düşündüğümü hatırlarım. 

En nostaljik, en çok hoşuma giden geleneksel ritüellerden bir tanesi de okula hazırlık için pazar akşamı banyosuydu. Bu sobanın alt kısmında yanma haznesi bulunur, üst tarafı ise su deposudur. Sobaya genelde ödün yakılır soğuk kış günlerinde evin içine mutluluk yayılırdı. Şanslı olanlar kaloriferin yanında, benim gibiler ise sobanın kenarında ya ödevimizi yapardık.

Lev Nikolayeviç Tolstoy'un, Çocukluk Yılları romanında dile getirdiği gibi , özlenen her özlemin içinde bir umut olur; gerçekleşmesi ama geri gelmesine mümkün olmayan çocukluk. Fakat yine de delicesine özleriz çocukluğu. O kayıtsız tazelik, o sevgi özlemi, insanın çocukluğunda taşıdığı o sevgi kudreti geri gelir mi? En yüce iki erdeme; masum neşe ve şefkate duyulan sınırsız özlemin hayatın en önemli kaynağı olduğu yıllardan daha iyi bir zaman olabilir mi? 

Benim de çocukluğuma olan özlemim gün geçtikçe içimde büyüyor. Hiç doyamadım sana seninle hep içimde bir yerlerde kim olduğunu bile öğrenemeden ayrıldık .Seninle birbirimizi doğru düzgün tanıyamadık. Ah be çocukluğum düşündüğümde; ben büyüyerek çocukluk etmişim. Affet beni…

Çocukluğum yetmez yetmez inan söyleyeceklerim; duyulmuyor özgür olan sözlerin. Bugün yalnızlığın, sensizliğin arasında geçiyor günler. Kendi içinde o çocukluğunu bulmalısın. Ama nafile. Çocukken söylediklerini söylemelisin. Bağırıp haykırmalısın! Bunlar benim umutlarım doğrularım, gerçeklerimdi demelisin! Ah küçüklüğüm, çocukluğum; şimdi seninle aynı çatı altında 
değiliz. Aynı oyunları oynamıyoruz. Ne şiirlerimiz aynı ne de şarkılarımız. İnsanlarımız farklı sevdalarımız, aşklarımız. Mutluluk gülücükleri atan çocukluğum. Şimdi geceler içerisinde sensizliğe ağlayan benim. Tüm düşünceler özürlü bu zamanda. Biliyorum zaman kötülüğünü gösteriyor. Çocukluğum senin dinlemediğin masalları dinliyorum. Şarkısı farklı, ninnisi farklı bu masallar içinde doktrinler, ideolojiler, terimler var. Popülistler, monistler, materyalistler daha ne olsun, bir de katiller var. Bu fikirler savaşıyor. Bu fikirler uğruna insanlar ölüyor. Gitmek istersen, gel seni de götüreyim çocukluğum kendimle beraber bilinmeyen o yere… Çocukluğum etrafında seni zorlayan, arkandan kuyunu kazan, dedikodunu yapan, mutsuz eden, kıskanan, seni üzen, iftira atan, hayatı çekilmez kılmaya çalışan insanlar yoktu. Ya şimdi..!

Sen küçüktün, her şey kocaman sevdiğin, sevdiklerin; bildiğin şeyler kısıtlı olsa da mutluydun. Sahip olamamanın, hayal kurmanın seni en çok zengin hissettirdiği yıllar. Şanslıydın…Yüreğin kocaman ,senin yüreğin gibi olsaydı bu dünya. Sevgi gönüller içinde olurdu. Umutlar, hayatlar yeniden yeşerirdi. 

Hani çocuklar birbirlerine, “Beni ne kadar çok seviyorsun”  ya da “Anneni mi babanı mı daha çok seviyorsun” diye sorardı ya... Masum sorulardı. “Kocaman, taaa gökyüzü kadar, bu kadar seviyoruz” derdik arkadaşlarımıza. Ya da “İşte bu kadar, taa uzay kadar akıllım” derdik tüm saf benliğimizle.

O günkü sevgimizle evreni, insanlığı çocuk yüreğimize sığdırabiliyorduk. Temiz bir yüreğe her şey sığar öyle değil mi? Bugün kollarımız büyük ama sevginin en ufak bir kırıntısı bile yok yüreğimizde. Yok yaşanmaz bu dünyada çocukluğum. Beni de al götür gittiğin o adı bilinmeyen yere…