Çin'de zaman yolculuğu

Çin'de zaman yolculuğu

26 Ekim 2019 Cumartesi  |   Serbest Kürsü

Dünyanın, günümüze dek ulaşmış en eski uygarlığı. Son yıllarda baş döndürücü bir gelişim gösterse de, temel unsurları bin yıllardır değişmeyen bir toplum. 

Kendilerine Congguo, “Merkez Ülkesi” adını veriyorlar. Çinliler, antik dönemden bu yana kendilerini dünyanın merkezinde görmüşler.  

Dokuz milyon beş yüz yetmiş iki bin kilometrekare ile Rusya ve Kanada’dan sonra dünyanın üçüncü büyük ülkesi. 1.35 milyarlık nüfusu ile en kalabalığı. 14 ülke ile sınır sahibi olarak en fazla komşuya sahip. 56 farklı etnik çeşitliliği ile  dünyanın en karmaşık mozaiklerinden biri. 

Bu defa yolculuğumuz, tarihimiz boyunca etkileşim içinde olduğumuz, fakat yine de bizim için bilinmezlikler saklayan bu gizemli diyara… 

Çin, neolitik çağlardan bu yana, yaklaşık 10,000 yıldır, insanların yaşadığı bir ülke. Bu dönemlere ilişkin kayıt bulunmadığı için fazla bir şey söylemek mümkün değil. Ancak 4000 yılı aşkın bir hanedanlık tarihi var. İlk yazılı kayıtlar 3200 yıl öncesine kadar gidiyor. Bizim yazılı tarihimizin 2000 yıla bile ulaşmadığı düşünülürse, aramızda büyük bir fark olduğu söylenebilir. Türk Tarihi’ni ilk olarak kaleme alanlar Çinli tarihçiler oldu. Kendi tarihimizi başkalarından öğrenmemiz oldukça ironik değil mi? 

Çin tarihinde 30’dan fazla hanedanlık ve 557 imparator var. Hanedanlıklardan en önemlileri, ilk imparatorluk hanedanlığı olan Qin Hanedanlığı ve 1271’den 1912’ye kadar gelen son üç hanedanlık. Sırasıyla Yuan Hanedanlığı, Ming Hanedanlığı ve en sonunda Qing (Çing diye telaffuz ediliyor ve pek çok Batı dilindeki ülke ismi de buradan geliyor) Hanedanlığı. Bunlardan, Yuan Hanedanlığı’nın kurucusu Moğol Hükümdar Kubilay Kağan. Çin’i istila ettikten sonra bu hanedanlığı kurmuş. Ming Hanedanlığı döneminde yönetim, Han ırkından gelen Çinlilerinin egemenliğinde geçmiş. Son hanedanlık olan Qing Hanedanlığı ise, aslında Mançu (Mançuryalı) imparatorların kurduğu bir hanedanlık. 

Ben burada Çin’in eski tarihine girmeyeceğim. Çok uzun ve derin bir konu. Ancak Çin’in binlerce yıllık tarihinde en fazla etkileşimde oldukları iki unsur var: Türkler ve Moğollar. Yapıldığı dönem göz önüne alındığında, akıllara durgunluk veren bir proje olan Çin Seddi’nin, bu iki tehdide karşı yapıldığı bilinen bir gerçek. Ne var ki Moğollar’ın Çin’i istila etmesine engel olamadığı da bir başka gerçek.  

Moğollar’ın Çin’de, günümüze kadar uzanan izler bıraktığını biliyoruz. Pekin’i ilk kuranlar Moğollar. Çin’de ilk kağıt parayı basanlar Moğollar. Peki ya Türkler? Aynı şeyi söylemek mümkün değil. Türkler, yönlerini Batı’ya çevirdikten sonra, bölgede sadece azınlık unsurları olarak kaldılar.  

Çin’de yaşayan Türk halkları arasında Uygurlar başı çekiyor. Resmi rakamlara göre, Çin’de on milyon Uygur yaşıyor. Uygurlar, bu rakamın daha yüksek olduğunu iddia ediyorlar. Uygurlardan sonra, nüfus büyüklüğüne göre sırasıyla Kazaklar, Kırgızlar, Salar Türkleri, Yugurlar (Sarı Uygurlar), Özbekler ve Tatarlar var. Çin’de yaşayan Türk kökenli azınlıkların toplam nüfusu, resmi olarak on iki milyona yaklaşıyor. 

Uygurlar’a ilişkin daha fazla ayrıntıyı yazının Sincan Uygur Özerk Bölgesi ile ilgili ikinci bölümde vereceğim. 

Çin’i oluşturan toplam 56 etnik grubun içinde ezici çoğunluğu, kendilerine Han Zu adını veren Han Çinlileri oluşturuyor. 1.22 milyar ile genel nüfus içindeki payları %92. Tayvan ve değişik ülkelerde yaşayanlar da eklendiğinde, dünyada toplam 1.31 milyar Han Çinlisi yaşıyor. Bu rakam da bize, bugün 7.3 milyar olan dünya nüfusunun %18’inin Han Çinlisi olduğunu gösteriyor. Neredeyse her beş kişiden biri Han Çinlisi… 
 

 

Hangi Çince? 

Ancak Han Çinlilerinin hepsi aynı dili konuşmuyor. Ülkenin resmi dili Pekin’de konuşulan ağzı ile Mandarin Çincesi. Ülkenin kuzey, orta ve doğu bölgelerinde ve Tayvan’da bu diyalekt konuşuluyor. Guangdong Eyaleti’nde, Hong Kong ve Makau’da yerleşmiş adıyla Kanton Çincesi konuşuluyor. Kanton Çincesinin resmi adı Yue Diyalekti. Bölgede ayrıca Hakka, Xiang, Gan, Ping ve Min gibi farklı diyalektler bulunuyor. Bunlar birbirlerini belli ölçülerde anlayabiliyorlar. Şanghay’ı da içine alan Doğu Eyaletleri’nde ise Wu Diyalekti konuşuluyor. Mandarin, Kanton ve Wu Diyalektleri birbirlerini anlamıyorlar.  

Yalnız işin ilginç tarafı, birbirlerini anlamayan bu dillerin, yazı sistemlerinin tıpatıp aynı olması. Böylece konuşarak birbirlerini anlayamayan insanlar, yazışarak tamamen anlaşır hale geliyorlar. Çinliler, siz onları anlamayınca, söylediklerini hemen bir kağıda yazıp veriyorlar. Yazışarak anlaşma geleneğinden kaynaklanan bir alışkanlık. Ayrıca tüm televizyon programları, söylenen şarkılar dahil, alt yazı ile veriliyor. Çince bir film, yine Çince alt yazı ile gösteriliyor. Konuşma dilinden bir şey anlayamayanlar, yazı dili ile işi çözüyorlar. 

Mandarin ve Kanton Çincesi arasındaki telaffuz farklılıklarına birkaç belirgin örnek verelim: 

               Mandarin            (Pinyin)             Kanton 

中国        Congguo            (Zhongguo)         Çangwa 
 

北京        Beijing                 (Beijing)              Peking 
 

毛泽东   Mao Zedong        (Mao Ze-dong)   Mao Çetung 
 

蒋介石   Jiang Jieşi             (Jiang Jie-shi)      Çang Kai Şek 

Pinyin dediğimiz, Mandarin Çincesinin Latin Alfabesi ile standart yazılışı. Çincede kullanılan farklı tonlar, pinyin yazı sisteminde entonasyon işaretleri ile gösteriliyor. Çinliler Latin Alfabesi’ne geçseler nasıl olurdu derseniz, işte pinyin gibi olurdu. 

Her seferinde sözlerin okunuşunu yazmamak için pinyin sistemindeki bazı harflerin, genel kullanıma aykırı olan telaffuz şekillerini, aşağıda göstermek istiyorum: 

Pinyin               Karşılık gelen ses

Ch                     ç

J                       Tam j değil, j ile ç arasında bir ses

Q                      ç sesine çok yakın

X                      resmi olarak ş ancak s olarak da okunabiliyor

Zh                    c sesine çok yakın 

Çincenin alfabesi yok. Hanzi adı verilen resme dayalı bir yazı sistemi. Bu sistemi Japonlar (Kanji) ve Koreliler de (Hanja) kullanıyorlar. Her bir karakter, bir heceye karşılık geliyor. Bir gazeteyi okuyabilmek için 4-5 yıl eğitim görmek gerekiyor. Toplamda altmış bine yakın karakter var. Yaygın olarak kullanılanlar ise yaklaşık on bin tanesi. 

Çincenin grameri de yok denebilir. Çekimler ve zamanlar yok. Dilimizde olmayan ancak Hint-Avrupa Dilleri’nde gördüğümüz tanımlıklar da (article) yok. Dişi, erkek gibi cins ayırımı da yok. Sözcükler takı da almıyor. Sadece hecelerin birleşmesi ile yeni sözcükler türetiliyor. Yapısal olarak dünyanın en basit dillerinden biri. İşi zorlaştıran alışık olmadığımız tonlardan oluşan ses yapısı ve yazı karakterleri. 

Çince, kendi içinde kapalı ve ses sistemine dayanmayan bir dil olduğu için, yabancı sözleri Çince yazmak çok zor hale geliyor. Bazen de komik bir hâl alıyor. İşte size birkaç örnek: 

Orijinal söz ya da isim       Çincede söyleniş biçimi 
 

Telefon                               Delufeng

Motor                                Mada

Hamburger                        Hanbaobao

Disko                                  Disike

Golf                                    Gaoerfu

Mc Donalds                       Meydınlau

Marlboro                           Wanbaolu

Davidoff                            Daveidufu 

Dünya dillerine yayılan bir Çince sözcük var ki eşi benzeri yok! Bu da çay! Yazılışı 茶.  Min Diyalektindeki telaffuzu te, Mandarin Diyalektinde ise ça  (cha’). Batılılar, Amoy Limanı’ndan gemilerine yükledikleri bu bitkiye “te/tea” adını vermişler. Aynı bitkiyle, İpek Yolu sayesinde tanışan Asya halkları ise “çay” demişler. Türk Dillerinin yanı sıra Moğolca, Rusça, Farsça, Arapça, Hintçe, Urducada çay olarak anılıyor. Böylece dünyada çayı herkes Çince söylüyor, ama farklı diyalektlerle… 

Çince, dilimize göre çok farklı yapıya sahip. Ancak ilginç bir ortak nokta dikkatimi çekiyor: Çincede soru sözleri cümlenin sonuna getirilen ma eki ile yapılıyor. Aynı özellik, dilimize yakın akraba olan Moğolcada ba şeklinde. Ancak Altay Dilleri ile hiçbir yakınlığı olmayan Çincedeki bu durum şaşırtıcı ve düşündürücü. Belirtmeden geçemedim. 

Çin Tarihinden Kilometre Taşları 

Çin’in eski tarihine girmeyeceğim dedim. Ancak yakın tarihinde, bugünkü Çin’i şekillendiren bazı kilometre taşları var. Bunlar, 19. yüzyılda İngilizlerle girilen Afyon Savaşları, Japonların Çin’i işgali, 1949 Komünist Devrimi, 1966 yılında Mao’nun başlattığı Kültür Devrimi ve 1980’lerin başında yaşanan dışa açılma hareketi. 

Şimdi kısaca bunların ne olduğunu görelim: 
 

 

Afyon Savaşları 

Önce İngilizlerle yapılan Afyon Savaşları’na değinelim. İki Afyon Savaşı var. İlki 1839-42 yıllarında İngilizlere, ikincisi ise 1856-60 yıllarında İngilizlere ve Fransızlara karşı yapılıyor.  

İşin özü İngiltere’nin, Çin’den yaptığı ticarette saklı. İngiltere’de, Çin’in ürettiği çay, ipek ve porselene çok yüksek bir talep vardı. Ancak Çin, İngiliz tüccarlar için neredeyse kapalıydı. Sadece Kanton Limanı’ndan mal alabiliyorlardı. Çinliler ticarette sadece gümüş kabul ediyorlardı. Bu da, İngiltere’nin gümüş rezervlerinin hızla tükenmesine yol açtı.  

Bu duruma bir çare bulmak gerekiyordu. Çin’e afyon satılması düşünüldü. Dünyanın ilk denizaşırı şirketlerinden biri olan British East Indian Company, Hindistan’da ürettiği afyonu, Çin’e yasa dışı yollardan sokarak, buradan elde edilen gelirle ihtiyaç duyduğu ürünleri almaya başladı. Çin Hükümdarı, konudan haberdar olunca afyon ticaretini yasakladı ve Bölge Valisi Lin Zexu’ya duruma el koymasını emretti. Ele geçirilen yirmi bin balya afyon imha edildi.  

Bunun neticesinde savaş patlak verdi. Silahlı gücü İngilizlere göre zayıf olan Çin savaşı kaybetti. 1842’de imzalanan Nankin Anlaşması ile hem ticaret üzerindeki kontrolünü yitirdi hem de önemli bir ticaret limanı olan Hong Kong’u kısmen İngilizlere vermek zorunda kaldı. İmha edilen afyonun bedeli olarak 21 milyon gümüş dolar İngiliz Hükümeti’ne ödendi. 

İngiltere’ye Nankin Anlaşması ile elde ettiği kazanımlar yetersiz gelmeye başlamıştı. İngiltere, afyon ticaretinin yasallaşmasını, Çin’in tüm limanlarının İngiliz ticaretine açılmasını ve İngiliz tacirlerine tüm Çin’de hiçbir kısıtlama olmaksızın dolaşma hakkının ve ticarî ayrıcalıkların verilmesini istiyordu. Uzak Doğu’da söz sahibi olmaya başlayan Fransa’nın da benzer talepleri vardı. Guangşi Eyaleti’nde, Fransız Misyoner Rahip Auguste Chapdelain’in öldürülmesini bahane eden Fransa, İngiltere’nin yanında yer aldı. 

İngilizler diplomatik bir başarı ile ABD ve Rusya’nın da desteğini aldılar. 1856-60 yılları arasında İkinci Afyon Savaşları yaşandı. Sonu başından belli olan savaş, Çin’e pahalıya mal oldu. Çin’de afyon ticareti yasallaştı. Neredeyse tüm stratejik limanlar yabancılara açıldı. Yabancılara kapalı olan bir çok bölgede, onların serbestçe hareket etmelerine izin verildi. O güne kadar kapalı bir şehir olan Pekin’de yabancı devletlerin elçilik açmaları sağlandı. Yangtze Nehri’nde yabancı bandralı gemilere seyrüsefer imkanı verildi. Bu değişimler modern Çin’i şekillendirecek kadar önemliydi. 

Aynı dönemde Çin’in Güney’inde bir de ayaklanma patlak verdi. Tarihe, Taiping Ayaklanması olarak geçen bu olay, Hong Xiuquan ismindeki bir delinin, kendini Hz. İsa’nın kardeşi olarak ilan etmesi ve Mançur kökenli Qing Hanedanlığı’na başkaldırması ile başladı. 1850-64 yılları arasında meydana gelen çatışmalarda, en az 20 milyon insanın öldüğü tahmin ediliyor. 19. yüzyıl, Çin için bir felaketler asrı olmuştu. Ancak Çin’in çilesi daha henüz bitmemişti... 

Dört Bin Yıllık Hanedanlığın Sonu 

Yabancı ülkelere karşı zayıf düşen Çin’de iç karışıklıklar da birbirini izledi. 20. yüzyılın başlarına kadar daha birçok bölgesel ayaklanmalar oldu. M.Ö. 2100 yılından beri süre gelen dört bin yıllık Çin Hanedanlığı, 1912 yılında yıkıldı ve milliyetçi lider Sun Yat Sen önderliğinde Çin Cumhuriyeti kuruldu. 

Ancak iç karışıklıklar bundan sonra da sürdü. Ekim Devrimi’nin etkisiyle Çin’de de ciddi bir komünist örgütlenme gerçekleşmekteydi. Sun Yat Sen’in 1925 yılında erken ölümünün ardından, milliyetçi Kuomintang’ın başına Çang Kay Şek geçti. Devrimcilerle mücadeleye girdi. Bu da iç savaş demekti.  

1931 yılında Çin Komünist Partisi (ÇKP) Başkanı Mao, Jiangxi Eyaleti’ni merkez üs yaparak, Çin Sovyet Cumhuriyeti’ni ilan etti. 1934-35 yıllarında Mao önderliğinde başlatılan Uzun Yürüyüş ile sonradan Çin Halk Kurtuluş Ordusu adını alacak olan Kızıl Ordu, özellikle köylülerden aldığı destek sayesinde, hızla büyüdü.  

Japon İşgali 

1937 yılında Japonya, Çin’in Mançurya Bölgesi’ni işgal etti. Mao, Japonların baskısı ile 1937 yılında Çang Kay Şek’in liderliğini tanıdı ve kurduğu Çin Sovyet Cumhuriyeti’ni lâv etti. Japon işgali, Şanghay ve Nankin’in de ele geçirilmesi ile devam etti.  

Japon işgaline karşı, Stalin’in başta olduğu Sovyetler Birliği, Çin Komünist Partisi’ne önemli parasal ve askeri yardımlarda bulundu. 1945 yılında Japonya’nın teslim olmasının ardından Mançurya, İç Moğolistan ve Kore’nin kuzeyi, Sovyetler Birliği’nin etki alanına girdi. Bu bölgelerde komünist örgütlenmeleri hızla gelişti. Daha sonra Güney Sahalin’i topraklarına katan SSCB, Mançurya ve İç Moğolistan’ı Çin’e iade etti. 

Japonlarla savaşın bitmesinin ardından, Kuomintang ile ÇKP arasındaki gerginlik, çatışmaya dönüştü. Çin, tekrar bir iç savaşa girmişti. Sovyetler’in ele geçirdiği bölgelerden gelen önemli destek sayesinde ÇKP gücünü katladı ve milliyetçilere karşı avantajlı duruma geldi.  

Komünist Devrim 

1946’da patlak veren iç savaş 1949 yılında komünistlerin zaferi ile sona erdi. 1 Ekim 1949 günü Mao Zedong, Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilan etti. 

Kuomintang’ın Lideri Çang Kay Şek ve milyonlarca milliyetçi, 1949 sonunda Tayvan’a kaçtılar ve orada Çin Cumhuriyeti’ni kurdular. Ticari avantajlar karşılığında, sadece birkaç küçük ülke tanıdı Tayvan’ı. Çin, Tayvan’ın, Çin’in bir parçası olduğunu iddia ediyor ve “One China” (Tek Çin) politikasını sürdürüyor. 

Çin’de Komünist Devrim, uzun yıllar süren savaşların ardından başarılı olmuştu. Maliyeti de çok büyüktü. 1937 yılında Japon işgalinden, 1949 yılında Çin Halk Cumhuriyeti’nin ilan edilmesine kadar olan savaşlarda 35 milyon insanın hayatını kaybettiği düşünülüyor. 1945 yılında Çin’in toplam nüfusunun 500 milyonun altında olduğu gerçeği göz önüne alınırsa, bu çok büyük bir kayıp! 

SSCB’nin desteği ile hızlı bir kalkınma hamlesine girişildi. Çin ve SSCB, 1950 yılında patlak veren Kore Savaşı’nda da komünistlerin yanında olacaklardı. 3 yıl süren savaşın ardından Kore’nin yarısı özgürleştirilmiş ve bir dost sosyalist hükümet de Pyongyang’da kurulmuştu. 

Ama tam da 1953 yılında Yoldaş Stalin öldü. Ardından SSCB’nin başına geçen Hruşçov (biz onu Kruşçev adıyla tanırız) Çin ile ilişkilerine başta çok büyük önem verdi. 1954-59 yılları arasında SSCB, ulusal gelirinin %7’sini Çin’e verdi. O güne kadar görülmüş en büyük teknoloji transferi iki ülke arasında yaşandı.  

Ancak 1956’dan itibaren ilişkilerde soğuma dönemi başladı. Mao, SSCB’yi Stalin’in politikalarından uzaklaşmak ve Batı’ya yakınlaşmakla suçlamaya başladı. Stalin’in ilişkilerini kestiği Yugoslavya ile SSCB’nin yeniden ilişki tesis etmesi Stalin’e ihanetti. Devrimci ilkeler hiçe sayılıyordu. Bunlara karşılık olarak 1958’de Hruşçov, 7 günlük Çin ziyaretini 3. gününde kesiyor ve Moskova’ya geri dönüyordu. SSCB, Çin’e atom bombası verme planını da rafa kaldırdı.  

1961 yılında ÇKP Genel Kongresi’nde, Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) resmen revizyonist politikalar izlemekle suçlandı. İki sosyalist ülke, adeta birbirlerine düşman olmuşlardı. 

1956 yılında "Yüz Çiçek Kampanyası" başlatıldı. Taocu felsefenin Yüz Okul kavramından esinlenen kampanyanın sloganı “Yüz çiçek açsın, yüz okul yarışsın” idi. Amaç, aydınların düşüncelerini açıkça tartışmalarıydı. Ancak kısa sürede ÇKP’ye eleştiriler sertleşti ve yönetimi sarsan bir hal aldı. İyi niyetli fakat başarısız bir deneyimdi. (Nedendir bilmiyorum ama, bu slogan ülkemizde “yüz çiçek açsın, bin fikir yarışsın” olarak anıldı.)  

Büyük Atılım=Büyük Açlık! 

Yalnızlığa itilen Çin’in, titreyip kendine gelmesi gerekiyordu. Afyon bağımlılığının insanlar üzerine serptiği ölü toprağını üstünden atmanın vakti gelmişti. 

1958 yılında Büyük Atılım başlatıldı. Toprak sahiplerinin elinden alınan topraklar, köylülere dağıtıldı. Özel tarım işletmeleri kapatıldı. Tarımda çalışan milyonlarca insan, sanayinin öncüsü olarak görülen demir çelik fabrikalarına gönderildi. 1960 yılında yaşanan aşırı kuraklık da üstüne tuz biber ekti. 1958’de 200 milyon ton olan tahıl üretimi, 1960 yılında 143 milyon tona düştü.  

1961 yılına gelindiğinde, sonuç bir felaketten başka bir şey değildi. "Büyük Atılım", "Büyük Açlık"a dönüşmüştü. Milyonlarca insanın hayatına mâl oldu. Çin’in resmi istatistiklerinde 15 milyondan fazla insanın açlıktan öldüğü belirtiliyor. Batılı bazı araştırmacılar ve tarihçiler bu rakamı 45 milyona kadar çıkarıyorlar.  

Bu yapılanlar dünyada bir ilk değildi. Mao’nun yoldaşı Stalin, 1920’lerin sonlarında ve 1930’ların başlarında benzeri uygulamalarla, Sovyetler Birliği’nde trajedik bir açlığa ve milyonların ölümüne sebep olmuştu. Mao tarihten ders almamıştı...  

Yanlışı kendinde aramak yerine Mao, ortaya çıkan kötü sonuçlardan burjuva zihniyetini ve eski inançları sorumlu tutuyordu. Bunlardan kurtulmanın yolu Kültür Devrimi yapmaktı... 

Kültür Devrimi 

Bizim kısaca Kültür Devrimi dediğimiz olgu, Çin’de Büyük Proleter Kültür Devrimi olarak bilinir. 

Komünist Devrim’in lideri Mao, toplumda hâlâ var olan burjuva değerlerinden ve geleneksel inanışlardan kurtulmadan, sosyalist bir toplumun kurulamayacağını düşünüyordu. Ayrıca burjuvalar ve muhafazakarlar, kapitalizmin geri gelmesi tehdidini barındıryordu. Toplum, eski gelenekler, eski kültür, eski alışkanlıklar ve eski düşüncelerden arındırılmalıydı. Bunların yerini proleter değerleri almalıydı. Mao’ya göre bu hedefe ulaşmanın yolu sınıf mücadelesinden geçiyordu. Gençlik örgütlenmesi içinde Kızıl Muhafızlar adı verilen birimler oluşturuldu.  

Kızıl Muhafızlar, şehirlerde eğitim görmüş gençlerdi. Bu gençler, kırsal kesime gönderilerek, köylülerde devrimci bilinç yaratmakla görevlendirildiler. Bu dönemde toplam 17 milyon gencin kırsal kesime gönderildiği hesaplanıyor.  

Diğer taraftan, başta ÇKP olmak üzere, toplumun tüm kesimleri, karşı devrimci unsurlardan temizlenmeliydi. Herkesin eline, Mao’nun “Küçük Kızıl Kitap”ı verildi. Kültür Devrimi süresince bu kitabın 5 milyar adet basıldığı tahmin ediliyor. Karşı devrimci olarak nitelendirilen yazarlar, sanatçılar, düşünürler ve diğer entelektüeller çalışma kamplarına gönderildi.  

Toplum, Mao’nun kurallarına kesin itaat eder hale getirildi. Askeri bir disiplin topluma egemen oldu. Kadın erkek, herkes artık tek tip kıyafet giyiyordu. Toplum bir askerî kışlaya dönmüştü. 

Ancak şunu da belirtmek lazım: Bu dönemde kazanılan iş ve çalışma disiplini, birkaç on yıl sonra, Çin’in tercih edeceği pazar ekonomisine geçiş döneminde çok etkili bir rol oynayacaktı. 

Büyük Proleter Kültür Devrimi, Mao’nun 1976 yılında ölümü ile son buldu. Son on yıl, Çin’e pahalıya mâl olmuştu. Sosyalist temeller oluşturma adına geçen on yılda, 40 milyona yakın insan yargılandı. Milyonlarca yetişmiş insan ya öldürüldü, ya kamplarda çalıştırıldı ya da sürüldü. Ölenlerin sayısının 3 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. İbadet özgürlüğü ortadan kaldırıldı. Budist ve Müslüman azınlıklar üstünde çok büyük bir baskı kuruldu. Kültür Devrimi, belki de en çok etnik azınlıklar üzerinde tahribat yaptı.  

Bu arada şunu da belirtmek lazım; biz Çinlileri daha çok Budist olarak biliriz, ama aslında sadece %15 kadarı Budisttir. Budistlerin çoğu da farklı bir ulus olan Tibet kökenlilerdir. Çinlilerin büyük çoğunluğu ateisttir. 

Emekçi sınıfının yönetmesi gereken bir düzende, emekçiler seslerini çıkartamaz hale gelmişti. Her türlü eleştiri, karşı devrimci olarak yorumlanabilirdi. Bu düzenin böyle devam edemeyeceği aşikârdı. 
 

 

Deng Xiao Ping Dönemi 

Mao’nun ölümünün ardından halefi olarak gösterdiği Hua Guofeng başa geçtiyse de, deneyimli siyasetçi ve Mao’nun yakın yoldaşı Deng Xiao Ping 1981 yılında yaptığı akıllı hamleler sayesinde Çin’in başına geçti. 

Çin için artık yepyeni bir dönem başlamıştı. Ama önce eskinin yanlışlarının temizlenmesi gerekiyordu. Öncelikle günah keçisi tespit edildi. Bu, Kültür Devrimi’nin lideri Mao’nun arkasında olayları yönlendiren Dörtlü Çete’ydi. Başı, Mao’nun eşi Jiang Qing çekiyordu. Çetenin diğer elemanları Zhang Chunqiao, Yao Wenyuan ve Wang Hongwen idi. 

O günleri yaşayanlar, Mao’nun eşi Jiang Qing’in mahkemede sergilediği saldırgan tavırları, televizyon haberlerinden hatırlayacaklardır. Tabii bu davranışların kendisine bir faydası olmadı. Tüm çete üyeleri, işledikleri insanlık suçlarından dolayı, ölüm cezasına çarptırıldılar. Cezaları sonradan ömür boyu hapse çevrildi. Jiang Qing, 1991 yılında bulunduğu cezaevinde intihar etti. Diğerleri 1992 ve 2005 yıllarında cezaevinde öldüler. 

Dörtlü Çete’nin cezalandırılması, Kültür Devrimi’nde rol almış kişiler için bir ders niteliğindeydi. Geçmişin muhasebesinin de yapılması anlamını taşıyordu. Deng. akıllı siyasetini, Mao konusunda da sürdürerek, şu sözleriyle bir anlamda onu aklıyordu: “Mao %70 iyi, %30 kötüydü”. 

Deng Xiao Ping’in oğlu Deng Pu Fang, 1968 yılında babası ÇKP’nin Genel Sekreteri olduğu halde, Kızıl Muhafızlar tarafından işkence görmüştü. Uğradığı haksızlığa tepki olarak, kendini bulunduğu binanın üçüncü katından aşağı atarak intihar girişiminde bulunmuş, ancak ölmemiş ve ömür boyu sakat kalmıştı.  

Kültür Devrimi döneminde üniversite giriş sınavları kaldırılmıştı. Alınan ilk önlemlerden biri bu sınavların tekrar açılmasıydı. Milyonlarca genç eğitimsiz kalmıştı. Hızlı bir eğitim seferberliğine girişildi. 

Deng, ülkesinde işe muhtaç, sayıları yüz milyonlara varan, dev bir iş gücü olduğunun farkındaydı. Var olan iş gücü, verimsiz devlet işletmelerinde çalışıyordu. Bu uyuyan devi uyandırmak gerekiyordu. Bunun da tek yolu sanayileşmekti. 

Sanayileşmek için ileri düzey teknoloji ve know-how gerekiyordu. Önlerinde model olarak Japonya ve Asya Kaplanları duruyordu. Bunlar, başta sanayi casusluğu ile başlamış ve yabancı sermaye yatırımlarını kendilerine çekerek teknoloji transferi yapmışlardı. Çin için de aynı yol mübahtı. 

Bunun için öncelikle partinin, toplumun önüne koyduğu engeller kaldırılmalıydı. Serbest girişimin önü açılmalıydı. 

Bir başka olmazsa olmaz, Çin’in dünya ekonomisiyle bütünleşmesiydi. Çünkü yapılacak üretim dış pazarlara yönelik olmalıydı. Bu da dünyaya kapılarını açmadan ve entegre olmadan olacak iş değildi. 

1980 yılında Çin Halk Cumhuriyeti, IMF’ye ve Dünya Bankası’na üye oldu. IMF’ye Çin Cumhuriyeti 1947 yılından beri üye idi, 1980’de yerini Çin Halk Cumhuriyeti aldı.  

1983 yılında dinlediğim, BBC Radyosu’nda yayınlanan bir program Çin’i konu alıyordu. Shenzhen’de kurulan serbest bölgenin yabancı yatırımcılara açıldığı belirtiliyordu. Bölgeye ilgi çok büyük olmuştu. Bugün gibi aklımda, programa katılan bir yorumcu “bir dev uyanıyor” ifadesini kullanmıştı. Bu gerçeğin ta kendisiydi! 

Shenzhen Özel Ekonomik Bölgesi bir ilkti. Onun ardından onlarca serbest bölge açıldı. Bunların bazıları İhracat Geliştirme Bölgesi (Export Development Zone) olarak adlandırıldı. 

Amaç, Çin’i dünya için üreten, bir ihracat devine dönüştürmekti. Öyle de oldu. İstikrarlı uygulamalar girişimcinin önünü açtı. Yabancı sermaye, Çin’e oluk oluk akmaya başladı. Dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan eğitimli ve sermaye sahibi Çinliler, bu sürece dışarıdan destek verdiler.  

İngiltere’ye 1898 yılında 99 yıllığına kiralanan Hong Kong, 1997 yılında Çin’e iade edildi. 1999 yılında, benzer şekilde Makao, Portekiz’den geri alındı. Çin, buradaki yatırımları güvence altına aldı ve yeni ideolojiyi “Bir ülke, iki sistem” adıyla özetledi. 

Deng 1997 yılında öldü. Ardından gelen liderler, onun açtığı yoldan yürümeye devam ettiler. Deng, Çin’i dünyaya açan kişi olarak büyük bir saygıyla anılıyor...  

Mümkün olduğunca “kısa” değinmeye gayret ettiğim kilometre taşları, Çin’in bugününü doğru anlamak için gerekiyordu. Bunları göz önüne almadan Çin’in gerçeklerini anlamak imkansız. 
 

 

İnanılmaz Çin! 

Bugün ulaşılan nokta gerçekten çok çarpıcı ve etkilenmemek mümkün değil: 

2017 yılı verilerine göre doğrudan yabancı yatırımların toplamı 1.5 trilyon dolar. 3.2 trilyon dolarla, dünyanın en büyük döviz rezervlerine sahip. Yine aynı yıl yapılan ürün ihracatının toplamı 2.21 trilyon dolar. Bu kategorilerin hepsinde dünya birincisi. Üstelik de bu rakamların hiçbirine Hong Kong ve Makao’nun verileri dahil değil...  

Bu nokta aslında çok önemli. Bugün Çin’in fiilen birer parçası olan Hong Kong ve Makao’nun, neden Çin istatistiklerine dahil edilmediği çok düşündürücü bir durum. Bu yapıldığı takdirde Çin, açık ara bir farkla dünyanın en büyük ekonomisi. Bu çok net ve kesin bir gerçek. Bu gerçeğin, çok açık bir şekilde anlaşılmasının istenmediğini düşündürüyor insana. 

Kendi gözlemlerime dayanarak, Çin hakkında yapılan haberlerin çok büyük kısmının, Batı medyası tarafından yönlendirildiğini düşünüyorum. Ben, Çin’de bulunduğum ve çalıştığım süreler içinde, medya tarafından yayılan haberlerin bir kısmının abartılı olduğuna bizzat tanık oldum. Daha nesnel bir bakış açısı ile bakmaya çalışmanın, çok kolay olmasa bile, gerekli olduğunu düşünüyorum. 

Bu notu düştükten sonra, Çin’a ait çarpıcı istatistikleri, yine Hong Kong ve Makao’yu dahil etmeden vermeye devam edelim:  

Alım gücü paritesine göre hesaplanan Gayrisafî Yurtiçi Hasıla (GDP) ile 2017 yılında dünya birincisi: 23.2 trilyon dolar. Sabit fiyatlarla hesaplanan GDP ise ABD’nin arkasından ikinci sırada görünüyor: 10.4 trilyon dolar.  

Cep telefonu kullanıcı sayısı 2019 yılında 1.47 milyar! Ülkenin nüfusundan fazla... Diğer bir değişle birçok gerçek ve tüzel kişiliğin birden fazla aboneliği var. 

Forbes verilerine göre 2018 yılında Çin’de 372 dolar milyarderi var. 2018 yılında Forbes Global 500 listesinde 111 firma Çin Halk Cumhuriyeti’nden. 

Yukarıda verdiğim rakamlar, Çin Ulusal İstatistik Bürosu, Birleşmiş Milletler, IMF ve Dünya Bankası’nın resmi istatistik bilgileridir. 

Gelinen nokta her ne kadar inanılmaz olsa da, Çin’in bugün ekonomik anlamda sorunsuz olduğu anlamına da gelmiyor. Çin’in şu anda karşı karşıya olduğu en büyük sorun, gelir dağılımındaki bozukluk. Burada hem gelir grupları arasındaki uçurumu kast ediyorum, hem de bölgesel gelir farklılığını. İlki elbette kapitalist pazar ekonomisinin doğal bir sonucu. Çin’in bugün hatırı sayılır sayıda milyarderi var. Ancak yüz milyonlarca insan, fakirlik sınırının altında yaşıyor. Böyle bir düzene elbette artık sosyalist demek doğru değil.  

İkinci konu, yani bölgesel gelir farklılıkları, Çin hükümetinin en çok üzerinde durduğu konulardan biri. Ülke, ihracata dayalı üretimle dünyaya açılırken, elbette ürünlerin en kısa sürede dünya pazarlarına ulaştırılabileceği ve yetişmiş insan gücünün daha fazla olduğu, Batı ve güneybatı bölgeleri seçildi. Burada yapılan yatırımlar ve üretimle, bölgenin gelir düzeyinde hızlı bir artış sağlandı. Ancak Çin’in batısı, güneybatısı ve iç bölgelerindeki gelir düzeyi çok düşük kaldı. Şimdi yeni yatırımların bu bölgelere kaydırılmasına çalışılıyor. Ulaşım ve lojistik altyapısı yetersiz olan bu bölgelere sürekli altyapı yatırımları yapılıyor. Yerli ve yabancı yatırımları çekmek için teşvikler uygulanıyor. 

Sonuç olarak çare arıyorlar, ancak bu konuda geç kaldıklarını söylemek yanlış olmaz. 

Artık bu inanılmaz ülkeyi, kısa bir yolculuğa çıkarak, daha yakından tanımaya hazırız sanırım. 

Kuzeyin Başkenti 

Önce Pekin’deyiz. Resmi olarak Beijing adı kullanılıyor. Kenti kuran Kubilay Kağan. O zamanki adı Hanbalık (orijinal hali Kağanbalık). Balık Eski Türkçe ve Eski Moğolcada şehir demek. Yani Han Şehri, eski söylenişiyle Kağan Şehri. Bu tabii ki Çinliler için zor bir laf. Onlar Dadu demişler, yani Büyük Başkent. 

Kentin planını ilk olarak Kubilay Kağan’ın yaptığı ve bu plana bugün bile sadık kalındığı biliniyor. Sonradan çeşitli hanedanlıklara başkentlik yapmış. 

Pekin’in tam ortasında yer alan Tiananmen Halk Meydanı, dünyanın en büyük  meydanı. 440.000 metrekarelik bir alanı kaplıyor. Meydan adını, Yasak Şehrin Tiananmen Kapısı’ndan alıyor: Çincede, cennet, barış ve kapı sözcüklerinden meydana geliyor. “Cennet Barışı Kapısı” olarak çevirmek mümkün (İng. Gate of Heavenly Peace).   

Girişinde Mao’nun dev portresinin asılı olduğu Yasak Şehir Kapısı, Mao’nun Mozolesi, Çin Ulusal Müzesi ve ÇKP’nin beş yılda bir Ulusal Kongresi’ni yaptığı Büyük Halk Meclisi, bu meydana bakan ana yapılar. 

Her yıl 1 Mayıs’da ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin ilan edildiği tarih olan 1 Ekim’de Tiananmen Meydanı’nda görkemli kutlama törenleri yapılıyor. 

Bu meydan çeşitli dönemlerde siyasi protestolara sahne oldu. Bunların içinde en çok bilineni, 1989 yılında yapılan protesto gösterileri. Üniversite öğrencilerinin demokratik reform talepleri ile başlayan gösteriler, sonradan siyasi bir krize dönüştü. Protestolar, ülkenin diğer bölgelerine de yayılmaya başladı. Hükümet çareyi sıkıyönetim ilan etmekte ve askeri tedbirlerde gördü. Meydanda yaşanan çatışmalarda Halk Kurtuluş Ordusu, kendi halkı üzerine ateş açtı. Kesin rakam açıklanmadı, ancak yüzlerce insanın öldüğü, binlercesinin yaralandığı ifade ediliyor. 

Bu sert önlemler devletin tepesini sarstı. Dışa açılma yönünde tam gaz giden Çin, dünya kamuoyunun verdiği çok sert tepkiyle bir anda tekrar yalnızlığa itilmişti. ÇKP Genel Sekreteri Zhao Ziyang görevinden alındı. Öldüğü 2005 yılına kadar da 15 yıl ev hapsinde tutuldu. 
 

 

ÇKP’nin Genel Sekreterliği’ne atanan Jiang Zemin, çok daha demokratik bir yol izledi ve ülkede ikinci bir demokratik reform sürecini başlattı. Kısa sürede dünya ülkeleri ile ilişkilerin normalleşmesini sağladı. Hong Kong ve Makao’nun Çin’e iadeleri Jiang döneminde oldu. Deng gibi, Jiang da “Çin’i Değiştiren Adam” olarak anılıyor.  

1989’da yaşanan Tiananmen protestolarından geriye en çok akıllarda kalan, tankların önünde duran üniversite öğrencisi oldu. Bu duruş, tüm dünyada bir direniş sembolü haline geldi. Bir kişinin neler yapabileceğinin, görülmüş en güzel örneğiydi. Kendisinin başına ne geldiği maalesef bilinmiyor... 

Gelelim Yasak Şehre....

Burası, imparatorların kışlık saray olarak kullandıkları bir kompleks. İlk olarak 13. yüzyılda Kubilay Kağan’ın burada bir inşa ettirdiği biliniyor. Ancak bugün o saraydan geriye bir şey kalmamış. 15. yüzyıldan itibaren çeşitli dönemlerde yapılmış toplam 980 yapıdan oluşuyor.  

Yasak Şehir’de, geleneksel Çin mimarisi, Çin resim sanatı, tahta ve taş oymacılığı, porselen sanatı ve yeşim taşı sanatının en seçkin örneklerini göreceksiniz. Son İmparator filmini izleyenler, filmin geçtiği mekanların güzelliğini anımsayacaktır. İşte o mekan, gerçekten Yasak Şehir’di...  

Yazlık Saray, kente sırtını dayamış bir saraylar, göller ve bahçeler kompleksi. Egzotik yapıları kadar, bahçeleri de çok güzel. Uzak Doğu estetiğinin ince ayrıntılarını içinde barındırıyor. İnsan eliyle yapılanın, doğa ile nasıl bütünleşebildiğinin muhteşem bir örneği. Attığınız her adımda yeni bir fotoğraf karesi yakalayabileceğiniz bir harikalar diyarı... 

Yasak Şehir ve Yazlık Saray, UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası listesindeler. 

Pekin’deki parklar ve bahçeler de en az saraylarınki kadar estetik bir peysaj mimarisine sahip. Beihai Parkı, bunların içinde en öne çıkanı. Ayrıca Shichahai, Zhongshan ve Jingshan gibi parklar var. Şehrin kirli havasından ve gürültüsünden kurtulmak için eşsiz yerler. 

Kirli hava deyince bir tespitte bulunmakta yarar var:  

Pekin’e ilk olarak 1999 yılında gittim. İkinci ziyaretim 2007 yılındaydı. Aradan geçen 8 yıl içinde Pekin büyümüş, kalabalıklaşmış ve yolları araçlarla dolmuştu. Ancak en belirgin değişiklik hava kirliliği idi. Gün geçtikçe havası daha da kirlenen Pekin, bugün dünyanın en kirli havasına sahip metropol. Bu kirlilikte en büyük pay, motorlu araçlara ve çevredeki fabrikalara ait. Yabancı devlet adamlarının ziyareti sırasında fabrikalarda üretim durduruluyor. Kent trafiği kısıtlı hale getiriliyor. Ancak kalıcı bir çözüm için, çok daha radikal önlemler alınması gerekiyor. 

Pekin’e ilk gidişimde İngilizce bilen Çinli arkadaşım Lin, bana önemli yerleri gezdirmiş ve rehberlik yapmıştı. Uzun ve geniş bir caddeye geldiğimizde bana “bu cadde yeniden inşa ediliyor” dedi. Bu sözü yol yapımı olarak algıladım ama yine de “yani caddenin yolu yeniden mi yapılıyor?” diye sordum. “Hayır bu yol üzerindeki tüm binalar yıkılarak yenileri yapılıyor” dedi. Çok şaşırmıştım. O güne değin böyle bir şey hiç duymamıştım. 

Sonra beni eski bir avluya soktu. Burası, dar geçişlerle küçük odaların birbirinden ayrıldığı, birçok odayı barındıran, bahçe içinde bir labirentti. Ne olduğunu anlamakta zorlandığım kadar, şimdi anlatmakta da zorlanıyorum. Gri renkli bu odaları her birinin bir “ev” olduğunu söyledi. Mutfak, banyo, tuvalet gibi alanlar ortak kullanılıyordu. Bir çeşit komünal yaşam tarzıydı. Lin, bu tip evlerin Pekin’de artık çok az sayıda kaldığını, ilginç bulacağımı düşündüğü için buraya getirdiğini söyledi. İlginç bulmanın ötesinde, şaşkınlık içinde bakınıyordum... Evlerin içi henüz tamamen boşaltılmamıştı. Hâlâ orada yaşayan yaşlı insanlar vardı. Kalabalık kentlerde geleneksel olarak bu evlerde yaşanıyordu.   

Bu labirentten dışarı çıktığımızda caddenin yukarı kısmının tamamen yıkılmış olduğunu ve yıkım çalışmalarının bir sıra takip edilerek sürdüğünü gördüm. Bunun gibi birçok cadde ve yol sırasıyla yıkıldı. Eskinin yerine modern binalar, beş yıldızlı oteller, lüks konutlar ve gökdelenler dikildi. Eskinin yatay kentleri, dikey bir görüntüye kavuştu.  

Çin kalkındıkça, yaşam kalitesi yükseldi. Kentlerin altyapısı için çok büyük bütçeler ayrıldı. Çin kentleri kendi aralarında yarışa girdiler. Eski yok edildi. Kent sakinleri, modern yaşamın nimetleriyle kucaklaştı. Çin artık dünyanın en modern şehirlerine sahip. Hangi kente gitseniz bunu görürsünüz. Ama nelerin kaybedildiğini göremeyebilirsiniz. Dünyanın en eski uygarlığında, en kadim ülkesinde, insan sadece gökdelen görmek istemiyor. Tarihe biraz daha fazla saygı gösterilebilir ve “eski” daha iyi bir şekilde korunabilirdi. 

Lin gerçekten çok iyi bir iş yapmıştı. Benim asla bulamayacağım bu geleneksel yaşam biçimini bana gösterdi. Bu evlerden bugün artık kalmadı. Sadece Pekin’de değil, birçok kentte bu evler yıkıldı. Geleneksel mimari özelliklerini taşıyan, birkaç örnek kasaba ve köy, turistik amaçlı korundu. Televizyonda bazılarına denk geldim. Ama bunlar, orijinali kadar insanı etkileyemezler. Gerçek olmaktan çok, yapay bir film setine benzerler. Tarihi, yaşamın içinde korumak, daha zahmetli, fakat daha değerli bir iştir. 

Pekin’deki diğer önemli çekim merkezleri arasında Cennet Tapınağı, 2008 Pekin Olimpiyatları için inşa edilen Kuş Yuvası Stadyumu, Ulusal Sanat Merkezi, dev pandaları ile ünlü Pekin Hayvanat Bahçesi ve daha birçok müze ve tapınaklar var. Ayrıca kent pazarları çok renkli görüntüler sergiliyor. Bugün artık Pekin’in ayrılmaz bir parçası haline gelen alış veriş merkezlerinde inanamayacağınız kadar seçkin marka ve ürün çeşitliliği ile Çin el sanatlarını bulmanız mümkün. 

Pekin’e ait son notum, buradayken mutlaka denenmesi gereken Pekin Ördeği. Pekin’de birçok ördek yapan restoran var. Ancak bir tanesi çok ünlü: Quanjude Restoranları. En eskisi, kent merkezindeki Qianmen Caddesi’nde. Kuruluş tarihi 1864. Pekin’i ziyaret eden tüm devlet ve hükümet başkanları bu restorana bir kez götürülüyor. Çinliler, bu gelenekleri ile gurur duyuyor. 

Pekin’de bu restoranın yedi, Çin genelinde de elli şubesi var. Bu restoranlar klasik Çin mimarisi ile inşa edilmiş ve son derece elegant bir iç dekorasyonuna sahip. 

Ördekler, odun ateşi kullanılan yüksek ısılı fırınlarda, bir kancaya asılarak pişiriliyor. Nar gibi kızarmış ördek, masanızın yanında usta bir aşçı tarafından ince dilimler halinde kesilerek, çok estetik bir sunumla servis ediliyor. En kıymetli yeri de çıtır derisi. Deri ile et dilimleri, küçük ince lavaşların içine, özel sosu ve frenk soğanı ile sarılarak yeniliyor. Biraz yağlı bir yemek. Zevke göre değişir elbette, ama yıllardır müptelâsı olduğum Çin Mutfağı’nın, bence baş yapıtlarından biri. 
 

 

Doğu’nun Paris’i - İnanılmaz Şanghay! 

Anlamı “denizin üstündeki şehir”. Tibet’teki buzullardan doğarak, Çin’i boydan boya geçen Yangtze Nehri’nin, Çin Denizi ile buluştuğu delta üzerinde kurulduğu düşünülürse, bu söz gerçekten anlamlı. 

24 milyonluk kent nüfusu ve 34 milyonluk metropol nüfusu ile Çin’in en büyük şehri. Bu rakamlar dünya ülkelerinin çoğunun nüfusundan fazla... 

Kentin silüetine baktığınızda, yüksek gökdelenleri ile Manhattan’ı andıran bir bölge var. Burası Pudong ya da Doğu Yakası. Şanghay’ın kalbinin attığı yer. Ama Şanghay’da gökdelenler sadece Pudong’da değil. Her yerde! 

Şanghay’da ilk bulunduğum 1999 ve son bulunduğum 2018 yılları arasındaki gelişmeyi kıyaslayabiliyorum. İnanılmaz bir büyüme var. Daha havalaanından çıktığınız anda, kentin merkezine uzak olmanıza rağmen, kendinizi bir gökdelen ormanının içinde buluyorsunuz. Yakın zamanda giden bir arkadaşım, kentin 4 yıl öncesine göre bile çok büyüdüğünü söylüyor. Şanghay, önü alınamaz bir hızla büyüyor. 

Şanghay kadar, iş merkezi, alışveriş merkezi ve otellerin olduğu bir şehir dünyada azdır. Peki hangi yönüyle Şanghay bu kadar öne çıkıyor? 

Birinci olarak Şanghay, 6300 kilometre uzunluğundaki Yangtze Nehri’nin yarattığı üretimin ve ekonomik faaliyetin, dünyaya ulaştırıldığı noktada bulunuyor. Dünyanın en büyük konteyner limanı burada bulunuyor.  

İkincisi, Şanghay’da 36 serbest bölge ye da tekno park bulunuyor. Çin’in ihracatının önemli bir kısmı bu bölgelerde üretiliyor.  

Üçüncüsü, Afyon Savaşları’nın ardından imzalanan Nankin Anlaşması uyarınca yabancı tüccar ve iş adamlarına açılan şehir, aynı zamanda Çin’in finans merkezi oldu ve dünyanın önde gelen finans merkezlerinden biri arasına girdi. 

Kentin ünlü Bund Caddesi’nde dünya devi bankalar sıralanıyor. Bir tanesi son yıllarda bize de tanıdık gelen bir isim: HSBC. Açılımı Hong Kong Shanghai Banking Corporation. İngilizlerin, bölgede ticareti geliştirmek amacıyla kurdukları önemli bir finans kuruluşu. 

Dördüncüsü de, yasal olmamasına karşın, Çin’de de yaşanan iç göç gerçeği. En çok iş fırsatlarını büyük şehirlerde görenler, buralara gidip iş yapmanın ya da çalışmanın yolunu bir şekilde buluyorlar. Çin Hükümeti, bu olgunun önüne geçmek için çok sert önlemler alıyor, ama tam olarak engelleyemiyor. 

Şanghay’ın insanı hayrete düşüren boyutlarında, aslında çok da fazla şaşılacak bir durum yok. Ekonomik ve sosyal faktörler bu boyutları dikte ediyor. 

Şanghay’a ilk kez gelenler, önce Bund’a gidip, Pudong’un eşsiz görüntüsünü karşıdan seyrederler. Gündüz çok güzel olan bu manzara, geceleri rengârenk ışıklarla keyfine doyum olmaz bir şölene dönüşür. Televizyon kulesi, şahane ışık oyunları yapar.  

Bu megapolü keşfetmenin en güzel yollarından biri, Huangpu Nehri (Yangtze’nin insan eliyle açılmış bir kısmıdır) üzerinde turlar yapan turistik gemilere binmektir. Kentin farklı yönlerini tanımanıza olanak tanır. Bu nehirde çeşitli turlara katılabilirsiniz. Bir tanesi şehir merkezi turudur. Nehir boyunca şehrin iki yakasını bu turla görebilirsiniz. Daha uzun bir tur, sizi Çin Denizi’ne kadar götürür. Bu turda serbest bölgelerin bir kısmını ve limanlarını görebilirsiniz. Tur boyunca yolculara, garsonların omuzlarına asılı, ince ve çok uzun ağzı olan çaydanlıklardan, hoş bir seremoni ile çiçek çayı servis ederler. Doğu’nun gizemli manzaraları, Doğu’nun egzotik tatları ile birleşir... 

Şanghaylıların Doğu’nun İncisi adını verdikleri televizyon kulesine çıkarak 350 metre yükseklikten, şehri seyretmek de başka bir keyiftir. Özellikle akşamları ışıl ışıl olan Şanghay’ın seyrine doyum olmaz. Pudong’da bulunan pekçok gökdelenin üst katları gözlem için ayrılmıştır. Belli bir ücret karşılığında, 88 katlı Jin Mao, 101 katlı Şanghay Dünya Finans Merkezi ya da 123 katlı Şanghay Kulesi’nden son derece keyifli gözlemler yapılabilir.

Doğu’nun İncisi’nin oturduğu kaidenin yeraltı katında, Şanghay Şehir Müzesi bulunuyor. Bu müzede kentin tarihi, dönemlere ayrılarak, bal mumu heykellerle tasvir edilmiş. Sizi, tarihin derinliklerine götüren ve geçmişi solumanızı sağlayan mükemmel bir müze. 

Pudong sizi modern dünyanın yenilikleri ile büyülerken, Huangpu’nun diğer yakası Puxi ya da Batı Yakası, size Eski Şanghay’ın gizemlerini sunacaktır. 

Chenghuang Miao Tapınakları ve ona bağlı olan Yuyuan Bahçeleri, sizi yaşayan tarihin içinde bir yolculuğa çıkartacak. Çin Mimarisi’nin en estetik, en güzel örnekleri burada. Üstelik burası bir müze gibi değil. Yaşayan bir ortam. Dükkanlar, restoranlar, kafeler... Cıvıl cıvıl bir yer. Kendinizi gerçekten başka bir yüzyılın içinde bulacak, hatta buradan çıkmak istemeyeceksiniz. Yerli ve yabancı turistlerle dolup taşıyor olsa da, kendine özgü bir dinginliği olan, insanı rahatlatan bir ortam. Eskiyi korumanın, nasıl olması gerektiğinin mükemmel bir örneği. Şanghay’a her gidişimde kendimi önce Bund’a, sonra buraya atıyorum. Burayı çok seviyorum ve çok özlüyorum. Bir kez görünce, insanda tekrar gitme hissi uyandıran çok özel bir mekan. 

Otantik Şanghay yemeklerini, bu egzotik ortamda denemeniz mümkün. Geleneksel yöntemlerle elde açılan erişteler ve buharda pişen mantının hazırlanışını izlemek, yemeklerin tadına ayrı bir tat katıyor. 

Şanghay’ın en önemli gezinti mekanlarından biri de Nanjing Caddesi. Caddenin doğu bölümü İstiklal Caddesi’ni, batı bölümü ise Nişantaşı’nı anımsatıyor. Ancak çok daha büyük boyutlarda. Bu cadde üzerinde binlerce mağaza, restoran ve kafe var. Dünyanın belki de en işlek alışveriş mekanlarından biri. Bund’dan başlayarak caddenin sonuna kadar yürümeniz yarım gününüzü alabilir. Geceleri neonlarla, insanı içinde sürükleyen bir ışık seline dönüşüyor. Çin’in resmi bayramlarında yapılan süslemelerle ve özel ışıklandırmalarla daha da muhteşem bir görünüm alıyor. Alışveriş meraklısı olmasanız bile, bu caddeden mutlaka keyif alacağınıza inanıyorum. 

Şanghay, bir yüzüyle ultra modern bir megapol olarak, diğer yüzüyle de içinde barındırdığı tarihî ve geleneksel ögelerle insanı büyüleyen bir şehir. Pekin ne kadar Ankara'ysa, Şanghay da o kadar İstanbul. Tarih, kültür, doğal güzellikler, modernlik, ticaret, eğlence, gece hayatı, gusto... Ne ararsanız var.  

Zamanında ona Doğu’nun Paris’i lakabı takılmış. Her ne kadar Paris’in romantizmine sahip olmasa da, egzotik çekiciliği ile bu ünvanı hak ediyor.  

Şanghay’ı görmeden, Çin’i gördüm demek olmaz. Ama Çin’i gördüm demek için elbette fazlası gerekir. 

O zaman yolculuğumuza daha kadim bir şehirle devam edelim. 
 

 

Xi’an - Terra Cotta Ordusu 

Xi’an sözü, hem Sian hem de Şian olarak okunabiliyor. Sözcük anlamı “Batı Barışı”. Eski zamanlarda bilinen adı Changan. Pekin’in 1100 km güneybatısında. 8.5 milyon nüfusu ile Çin’deki orta büyüklükteki şehirlerden biri. Bugünkü idarî yapıda Shaanxi Eyaleti’nin başkenti.  

Çin’in en kadim şehirlerinden biri. 3000 yıllık bir geçmişi var. Antik Çin’in dört büyük başkentinden biri. 73 imparatora ve 13 farklı hanedanlığa başkentlik yapmış. Diğer başkentler Beijing, Nanjing ve Luoyang. 

Xi’an aynı zamanda tarihî İpek Yolu’nun başladığı yer... 

Ama Xi’an’ı dünyada meşhur eden bunların hiçbiri değil. Tüm dünyanın gözünü buraya çevirmesini sağlayan Terra Cotta Ordusu! 

Terra Cotta Latince bir söz. Anlamı fırınlanmış toprak. Burada bahsettiğimiz, topraktan yapılmış askerler ve atlardan oluşan bir ordu. 1974 yılında köylüler su kuyusu açarken bulmuşlar. Buldukları yer, ilk Çin İmparatoru Qin Shi Huang’ın  mezarının 1.5 km ötesi. 

Hikayesi kısaca şöyle: 

Çin’in ilk imparatoru Qin Shi Huang, öldükten sonra kendisi için, içinde akarsuların aktığı, tavanında ve duvarlarında cennet tasvirleri olan bir mezar inşa edilmesini emreder. Buna mezardan çok, antik dönemin tabiriyle nekropol diyebiliriz. Bu nekropolü korumak için bir orduya ihtiyaç vardır. M.Ö. 246 yılında imparatorun tahta çıkması ile yapımına başlanan nekropol, M.Ö. 210 yılındaki ölümünde tamamlanır. Projede 700,000 işçi 36 yıl boyunca çalışır. Bu ordu, tahminlere göre, 8000 piyade, 500 at, 130 savaş arabası ve 130 süvariden oluşmaktadır. Bunların tamamı henüz gün yüzüne çıkmış değildir. Bulunan objelerin hepsi gerçek boyutlardadır. İnsan yüzleri gerçek insanlardan kopyalanmıştır ve hiç bir yüz diğer bir yüzle aynı değildir. Ellerinde kılıç, mızrak, balta, ok gibi gerçek silahlar vardır. Üniformalar ve zırhlar gerçeğe uygun şekilde boyanmıştır. 2200 yıl öncesi için akıl almaz bir iştir yapılan. 

Bu ordu elbette 2200 yıl boyunca toprağın 7 metre altında kaldı. Bazı hasarlar olmasında rağmen yine de çoğu iyi durumda. Askerlerin ve savaş arabalarının renkleri yok olmuş. Sonradan yapılan çalışmalarda boyandıkları anlaşılmış. 

Çok titiz ve yavaş bir çalışma yapılıyor. Eserlere hasar vermemek için büyük bir özenle çalışılıyor. Ben burayı 1999 yılında gördüm. Şu anda açılan galeriler, benim gördüğümün iki katına ulaşmış durumda. 

Xi’an’da esnaf, bu heykellerin bire bir modellerini, ustalara yaptırıp satıyor. İster gerçek insan boyutlarında, ister küçültülmüş boyutlarda, terra cotta askerlerinden alarak evinize götürebilirsiniz. 

Xi’an’da elbette, 3000 yıllık geçmişine paralel olarak, görülebilecek pek çok tarihi mekan, imparator mezarı, müze ve tapınak var. Bunların dışında sehir merkezi, diğer Çin şehirleri gibi, çok modern bir görünüme sahip. 

Yabancı devlet başkanları, Çin programlarına Xi’an’ı sığdırmaya çalışıyorlar. Ama en çok Terra Cotta’yı görmek için... 
 

 

Çin Cumhuriyeti’nin ilk başkenti Nanjing 

Eski kaynaklar şehrin adını Nankin ya da Nanking olarak yazardı. Yanlış değil. Sadece sözün Kanton diyalektindeki telaffuzu. Mandarin diyalektinde Nanjing diye okunuyor. Tıpkı Pekin ve Beijing arasındaki fark gibi. Anlamı güneyin başkenti demek. 8 milyonluk bir nüfusu barındırıyor. Yangtze Nehri deltasında yer alan Jiangsu Eyaleti’nin başkenti. 

Çin tarihi açısından çok önemli bir yer. 1912 yılında Dr. Sun Yat Sen tarafından Çin Cumhuriyeti burada kuruluyor Nanjing başkent ilan ediliyor. 1949 yılında Çin Halk Cumhuriyeti’nin ilan edilmesiyle birlikte Pekin yeniden başkent oluyor. 

Dr. Sun Yat Sen’in Başkanlık Sarayı ve mozolesi şehrin mutlaka görülmesi gereken yerleri. Başkanlık Sarayı Müzesi, sadece içinde barındırdığı tarihi ile değil aynı zamanda muhteşem bahçesi ile görülmeyi hak ediyor. Dr. Sun Yat Sen Mozolesi ise bu önemli lidere yakışır biçimde inşa edilmiş görkemli bir anıt mezar. Komünist Çin’in yıllarca milliyetçi olarak kötülediği Dr. Sun Yat Sen, Tayvan’da “Ulusun Atası” olarak anılırken, günümüz Çin Halk Cumhuriyeti’nde “Modern Çin’in Öncüsü” ya da “Çin Bağımsızlığı’nın Öncüsü” olarak anılıyor. 

Nanjing Kalesi, Çin Setti’nin duvarlarını hatırlatan bir mimaride inşa edilmiş. Bu duvarların üzerinde dolaşabilir ve Nanjing’in ile yanı başındaki gölün güzel panoraması görebilirsiniz.  

Çin Kapısı da (Zhonghuamen) kentin önemli tarihi noktalarından biri. Fotoğraf açısından çok zengin görüntüler sunuyor. 

Ancak şehrin en güzel panoraması Zifeng Kulesi adı verilen 66 katlı gökdelenin en üst katında yer alan restorandan görülüyor. Neredeyse tüm kenti, Yangtze Nehri’ni, gölleri, parkları, bahçeleri buradan görmeniz mümkün.  

Nanjing’de görülebilecek en güzel yerlerden biri de Yangtze Nehri’nin kentin içinden geçen kolları ve bunların üzerinde yer alan uzun köprüleri. Bunların en önemlisi 4.5 kilometrelik Nanjing Yangtze Nehir Köprüsü. Çin-Sovyet ilişkilerinin bozulmasından sonra 1960 yılında yapılmış. Tamamen Çinli mühendisler ve mimarlar tarafından yapılan bu köprü Çinliler açısından çok özel bir anlam taşıyor. 

Nanjing ziyaretinizde Nanjing Müzesi, Chaotian Sarayı’nı, Linggu Tapınağı’nı ve birçok bahçeyi gezebilirsiniz. Yangtze Nehri ve kolları üzerinde tekne turları yapabilirsiniz. Güneş battıktan sonra ise gidilecek en güzel mekan 1912 adı verilen mahalle. Kent merkezinde, çok sayıda restoran ve barın bulunduğu, oldukça keyifli bir yer. Çin mutfağından Avrupa mutfağına, Kore mutfağından Japon mutfağına kadar bir çok gusto seçeneğinin olduğu ve yemeğinizden sonra gecenin devamında uğrayabileceğiniz gece kulüpleri ve diskoların olduğu bir mekan burası. 

Doğu’nun Önemli bir Limanı - Qingdao 

Qingdao ya da eskiden bilinen adıyla Tsingtao, Pekin ile Şanghay arasında yer alan, yüzünü Sarı Deniz’e çevirmiş, sevimli, modern ve çok temiz bir sahil kenti. 9 milyona yaklaşan metropol nüfusu ile Shandong Eyaleti’nin en büyük kentlerinden biri. 

19. yüzyılın sonlarında Almanya tarafından işgal edilmiş. Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla Almanlar kenti bırakmış. Bu defa da 1914’de Japonya’nın işgaline uğramış. 1922’de Çin Cumhuriyeti kenti geri almış.  

Özellikle Almanlar burada önemli izler bırakmışlar. Çin’in başka yerlerinde pek rastlayamayacağınız Avrupa stili binalar, kiliseler ve katedraller var. Bunların çoğu iyi korunmuş durumdalar.  

Almanlar burada ayrıca bir bira fabrikası kurmuşlar. Bu fabrikayı ileriki yıllarda Çinliler daha da büyütmüşler. Tsingtao markası ile bilinen bu bira, gerek Çin’de gerek dünyada en çok tanınan biralardan biri. 

Çin Kentsel Araştırmalar Enstitüsü tarafından, 2009 yılında yapılan bir araştırmaya göre Qingdao, Çin’in en yaşanılabilir kenti seçilmiş.  

Ben, Qingdao yakınlarındaki Huangdao’da bulunan bir serbest bölgede 4 ay çalıştım. Çin’in değişik bölgelerini görmüş biri olarak, bu görüşe katılıyorum. Doğası, iklimi, temizliği, kültürel olanakları ve sunduğu diğer yaşam koşulları ile gerçekten yaşanılabilir bir kent. 

Orada tanık olduğum iki ilginç konuyu sizinle paylaşmak istiyorum:  

Birincisi deniz ürünleri üreticiliği. Burada kast ettiğim sadece balık çiftlikleri değil. Balığa ilave olarak karides, yengeç, kalamar, ahtapot, deniz tarağı gibi deniz canlıları ve inci üreticiliği. Qingdao ile karşısında yer alan Huangdao Yarımadası arasındaki körfezde binlerce deniz üretim çiftliği var. Bunları, en güzel uçaktan tespit edebiliyorsunuz. Kilometrelerce uzanan çiftliklerde, akıllara durgunluk verecek boyutlarda deniz ürünü yetiştiriliyor. 

Bu sayede elbette Qingdao’da yenebilecek en güzel yemekler deniz ürünleri. Son derece bol, taze ve ucuz. Qingdao ve çevresinde hatırı sayılır bir Koreli azınlık yaşıyor. Çok kaliteli Kore yemeklerini, buradaki pek çok otantik restoranda bulmanız mümkün.  

Qingdao pazarlarında da çok çeşitli özelliklerde ve kalitede inciyi çok uygun fiyatlara bulabilirsiniz. Bu arada, inci sözünün dilimize Çince cincü sözünden girdiğini de parantez arasında belirteyim. 

Dikkatimi çeken ikinci konu da, yine Qingdao ve Huangdao arasında, denizin üstüne kurulmakta olan kazıklı yoldu. Ben orada bulunduğum 2007 yılında, bu kazıklı yolun inşaatına yeni başlanmıştı. 2011 yılında tamamlanmış. Uzunluğu 41.5 kilometre! 

Bu bir dünya rekoru! Guiness tarafından da 2012 yılında bu rekor, su üzerindeki en uzun köprü olarak tescil edilmiş. Köprünün adı Jiaozhou Körfezi Köprüsü ya da Qingdao Haiwan Köprüsü. 

Ama kendi gözümle tanık olduğum bu projede, asıl dünya rekoru bence 4 yıl gibi çok kısa bir sürede tamamlanmış olması... İnsanın aklı almıyor... 
 

Doğanın ve tarihin huzurla buluştuğu şehir Hangzhou 

Zhejiang Eyaleti’nin başkenti olan Hangzhou (okunuşu Hangcoğ) 7 milyona yakın bir nüfusa sahip. Batı Gölü’nün yanında kurulu bu şehri görülesi kılan da bu göl. Gölün etrafını yürüyerek dolaşmak yarım gününüzü alıyor. Bu kadar yürüyemem derseniz sizi gezdiren elektrikli araçlar var.  

Gölün etrafında inşa edilmiş tapınak ve pagodalar ortama ayrı bir güzellik katıyor. Gölde ayrıca geleneksel Çin gemileri ile gezinti yapmak da mümkün. Akşam olunca görüntü daha da güzelleşiyor. Tapınakların aydınlatmaları ve parklarda yapılan su ve ışık oyunları unutulmaz manzaralar sunuyor. 

Pekin’de başlayan 1770 kilometrelik Büyük Kanal, Hangzhou’da son buluyor, UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alıyor. Kanalın kent sınırlarına ulaşan bölümünde yapacağınız tekne turları ile şehrin tarihi ve eşsiz doğasına tanık olabilirsiniz. 

Her bakımdan huzur veren, insanı dinginliğe kavuşturan bir şehir Hangzhou. 

Kanallar ve bahçeler diyarı Suzhou 

Okunuşu Sucoğ. Çin’in doğusundaki Jiangsu Eyaletinde yer alıyor. 11 milyonun üzerinde nüfusa sahip endüstriyel ve ticari bir liman kenti. Ancak burayı görülmeye değer kılan özelliği bahçeleri ve kanalları.  

Klasik Suzhou bahçeleri UNESCO Dünya Mirası listesine alınmış. Bu kategoride 14 bahçe bulunuyor. Bunlar, soylularına ve kentin önde gelen zenginlerine ait malikânelerin bahçeleri. Her birini dolaşmanın en az bir iki saat alacağı göz önüne alınırsa sadece bahçeleri görmek için Suzhou’da uzunca bir süre kalmak gerekebilir. Çinliler bu bahçeleri görmek için Çin’in uzak bölgelerinden Suzhou’ya geliyorlar.  

Kenti çevreleyen kanallar da tekne ile gezilebilir ve çok büyük olmadığı için bahçeler kadar zaman ayırmanız gerekmeyebilir. 

Gerçek bir doğa harikası Guilin 

Uzun yıllar önce fotoğraflarını gördüğümden beri gitmeyi düşlediğim bir yerdi Guilin. Şehrin kendisi için değil. Li Nehri etrafındaki kayaların oluşturduğu eşsiz manzara için. Dolayısıyla aslında bu doğa harikasına Guilin değil Li Nehri harikası demek daha doğru olur. Ancak Guilin’i dünya çapında meşhur eden de bu kaya oluşumlarıdır. 

Nehrin etrafına düzensiz ama yoğun biçimde dağılan bu kayalar karst kayaları. Diğer bir deyişle içlerinde mağaralar ve yeraltı akarsuları var. Bazı mağaralar ziyarete açılmış. Ancak bu bölgede, kısıtlı yerel halkın yerleşimleri dışında, hiçbir yapılaşmaya izin verilmiyor. Turistik yapılaşma da buna dahil. Bu el değmemiş doğanın bozulmasına Çin Hükümeti izin vermiyor.  

Bu güzelliği görmenin tek yolu tekne ile yapılan gezintiler. Guilin’in güney ucundan kalkan tekneler yaklaşık beş saat süren yavaş bir yolculukla 70 km uzaklıktaki Yangshuo’ya varıyorlar. Teknelerin üzerindeki teraslar, nefis manzaranın tadını çıkarmaya ve şahane fotoğraflar çekmeye olanak tanıyor. 

Bu gezinin tek zor tarafı, nehirde ulaşım tek yönlü olduğu için, Guilin’e önce minibüs sonra da otobüsle dönme zorunluluğu. Eski ve bakımsız otobüslerle saatler süren yolculuk Çin’in turizm alanında daha atması gereken adımlar olduğunu gösteriyor. 
 

 

İnanılmaz Çin Seddi! 

Çinliler, "10,000 Mil Uzunluğundaki Duvar"  ya da kısaca "Uzun Duvar" diyorlar. Batı dillerinde genellikle Büyük Duvar olarak adlandırılıyor. 

Yapımına ilk olarak M.Ö. 7. yüzyılda başlanıyor. Amaç, kuzeyden gelecek Moğol ve Türk tehditlerinin önüne geçmek. Yapımı 17. yüzyıla kadar sürmüş. 

Çin Seddi, tek bir duvardan ibaret değil. Birçok duvardan oluşan bir duvarlar bileşkesi olarak düşünülebilir. Bazı yerlerde, farklı hanedanlıklar döneminde paralel duvarlar yapılmış. Bazı yerlerde birbirleri ile kesişen duvarlar inşa edilmiş. 

Tüm duvarlara toplu olarak bakıldığında, doğu’da, bugünkü Kuzey Kore içlerinden başlayıp, İpek Yolu boyunca uzanarak, Orta Batı Çin’deki Gansu Eyaleti’nde son buluyor.  

Neredeyse bin yıl boyunca yapılan duvarların, toplam uzunluğunun 21,000 kilometre olduğu hesap ediliyor. Bugün bunun büyük kısmı, sert kara iklimi koşullarından dolayı, yok olmuş durumda. 

Çin Seddi boyunca, on binlerce gözetleme kulesi yapılmış. Bunlar birbirlerini görebilecek aralıklarla konumlandırılmış. Bir tehdit görülmesi halinde ilk gören kule, duman çıkararak diğer kuleleri haberdar ediyormuş. Dolayısıyla bir saldırı ihtimali belirince, çok uzak mesafelere bile kısa sürede haber vermek imkanı oluyormuş. 

Elbette akıllıca bir savunma yöntemi. Ama Kubilay Kağan örneği, çok da fazla bir koruma sağlamadığını gösteriyor. 

Çin Seddi, ülke boyunca uzanan dev bir ejdere benzetilebilir. Bir yönüyle tarihin en inanılmaz inşaat projesi. Günümüz perspektifinden bakıldığında, Çin’in sembolü haline gelmiş, çok estetik bir sanat eseri. Çin Vizesi’nde yıllardır Çin Setti yerini koruyor. 

Çin Seddi’ni bir çok farklı noktadan ziyaret etmeniz mümkün. Pekin’deyseniz ulaşabileceğiniz farklı yerler var. Bunların çoğu iyi korunmuş ya da özellikle restore edilmiş bölümler. Pekin’e 70 km uzaklıktaki Matianyu, 80 km uzaklıktaki Badaling, 120 km uzaklıktaki Simatai, 125 km uzaklıktaki Jinshanling en güzel görüntüye sahip olan noktalar arasında sayılabilir. Buralara, turizm acenteleri tarafından düzenlenen turlarla gidebilirsiniz. 

Ömer Yalçınkaya

Haftaya: Sincan Uygur Özerk Bölgesi