Cennet ve cehennem

Cennet ve cehennem

10 Eylül 2019 Salı  |   MG Özel

Vildan merakla, “Kardeşle arkadaş arasında ne fark var” diye sorarken anlamlarını merak ettiği iki kelimeyi de Türkçe söylüyor.  

“Kardeş”lik için kan bağı gerekmediğini öğrenince iki halkın kardeş olduğuna karar veriyor. Hemen ardından, “Vildan’ın sizde kadın ismi olduğunu biliyorum ama bizde öyle değil işte...” diyor gülümseyerek. 

Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna, Avrupa’da Osmanlı izlerini en çok taşıyan yerlerin başında geliyor. 1463-1878 arasında Osmanlı egemenliğinde kalan kent sadece tarihi yapılarını değil, kültürünü ve geleneklerini de yüzyıllardır koruyor. Bu yüzden Saraybosna’nın ve genelde Bosna’nın Avrupa’da Türklerin el üstünde tutulduğu ender yerlerden biri olduğu söylenebilir. 

Saraybosna’nın kurucusu Osmanlı uç beyi İshakoğlu İsa Bey’se, anne tarafından Sultan II. Beyazıd’ın torunu olan Gazi Hüsrev Bey de ikinci kurucu kabul ediliyor. Bosna Sancak Beyi Gazi Hüsrev’in adını taşıyan caminin 1531 yılında Mimar Sinan tarafından yapıldığı söyleniyor. Hemen yanındaki medrese ise tam 482 yıldır aralıksız olarak eğitim veriyor. 

Bosna-Hersek’in Atatürk’ü kabul edebileceğimiz Aliya İzzetbegoviç’in anıt mezarı ve müzesi, tarihi Başçarşı, 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyen Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand ve eşinin öldürüldüğü Latin Köprüsü ile “Umut Tüneli” başta Saraybosna’da görülmesi gereken çok yer var. Burası zaten çok güzel bir ülke ama özellikle Saraybosna’dan Mostar’a giden yol bir yanda masmavi nehir, diğer yanda yemyeşil doğa insana cennetteymiş duygusu veriyor. (Manşet fotoğrafı)

Ama... 

Ama bir terslik var, ilk anda anlaşılmayan, hissetmeye başlayınca acı veren bir hüzün var bu toprakların insanlarında. 

“Cennet” Bosna yakın geçmişte öyle bir “cehennem” den geçti ki, asıl onu anlatmak bir insanlık görevi. 

Etnik kökeniniz hiç fark etmez, İster Türk olun, ister Alman, Koreli ya da Cezayirli, Saraybosna’ya adım attığınız anda görmeniz gereken yer yukarıdaki müzeler, çarşılar ya da köprülerin hiçbiri değil. 

İlk gitmeniz gereken “İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar ve Soykırım Müzesi.” 1992-1995 yılları arasında yaşanan savaşın korkunç yüzünün bütün kanıtları burada karşınıza çıkıyor. Bosna-Hersek’in o zaman parçası olduğu Yugoslavya’dan bağımsızlığını ilan etmesinin ardından başlayan olaylar, "Büyük Sırbistan" düşleyen Sırpların Saraybosna’da savaştan da uzun, tam 1425 gün süren ablukası, Boşnakların yaşadığı yerlerde yapılan etnik temizlik ve çocuk-yaşlı, kadın-erkek demeden 7’den 77’ye insanların yaşadığı kabusun korkunç izleri bu müzede sergileniyor. Müzenin hemen girişindeki “Pazi Snajper" (Dikkat keskin nişancı) tabelası şehrin yıllarca nasıl korku içinde soluksuz kaldığının en çarpıcı kanıtı. 
 

 

Pek çok ülkede “ekmek heykeli” vardır belki ama bu müzedeki “ekmek adam” heykeli herhalde hiçbir yerde yoktur. Tamamen ekmek dilimlerinden yapılmış bu heykel, kuşatma günlerinde Saraybosna’da ekmek kuyruğunda beklerken Sırp keskin nişancısı tarafından öldürülen insanları temsil ediyor. Resmi kayıtlara göre, bin 500'den fazlası çocuk olmak üzere toplam kayıp sayısı tam olarak 11 bin 541 kişi. Bazıları "Umut Tüneli"nden kaçtı, bazıları da kaçmaya çalışırken öldü.

Sırpların kurduğu toplama kampları, hücreler, sakat kalmış bebeklerin fotoğrafları, ellerinde silah olmadığı için demir parçalarından yapılan silahlar, sivilleri hedef alan mayınlar, toplu mezarlarda bulunan özel eşyalar ve kemikler, evet kemikler!.. 

Müzedeki ekranlarda o günlerde çekilen görüntüler İngilizce alt yazılı olarak gösteriliyor. Böylece 2019 yılından bir anda 1990’ların başında, kuşatma altındaki Saraybosna’ya gidiyor, bombalardan, keskin nişancıların kurşunlarından nasıl kaçmaya çalıştığını ya da kaçamadığını o insanlarla anbean yaşıyorsunuz. İçinizi aynı anda hem acı hem de öfke kaplıyor, yüreğiniz kabarıyor, tokat yemiş gibi oluyor, boğazınız düğümleniyor, gözleriniz doluyor, oradan hemen uzaklaşmak istiyorsunuz. 

Ama buna hakkımız yok, kaçamayız, kaçmamalıyız. Bu insanların 1425 gün yaşadığı dehşete bir kaç dakika olsun dayanma cesareti göstermek zorundayız. 

Bitti mi?

Hayır, bitecek gibi değil. 
 

 

Müzenin tam karşısındaki binada “Serebrenitsa Sergisi” var. 

Serebrenitsa’da olanlar da korkunç. 

Burası aslında 1993 yılında, yani savaş sırasında Birleşmiş Milletler(BM) tarafından “güvenli bölge” ilan edilmişti. Diğer bölgelerdeki Sırp saldırılarından kaçan binlerce sivil bir umut kasabanın hemen dışında yer alan Potocari’deki üsse sığındı. Burada Hollandalı barış gücü askerleri vardı, adı üstünde "barışı korumakla görevli askerler", kurtulduklarını sandılar. Ama üs Sırplar tarafından kuşatılınca Hollandalı askerler sivil Boşnakları Sırplara teslim etti. Yani Hollandalı barış gücü askerleri soykırıma göz yumdu, hatta açıkça yardım etti. 

Sonuç: Serebrenitsa’da 8 bin 372 sivil katledildi. Üstelik, aradan 30 yıla yakın süre geçmiş olmasına karşın hala ortaya çıkarılmamış toplu mezarlar var. 

Hemen hemen herkes, Serebrenitsa’nın 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana yapılan en büyük katliam olduğunu düşünüyor. Ama mesela 2015 yılında BM Güvenlik Konseyi’ndeki oylamada yaşananları “soykırım” olarak niteleyen tasarıyı veto eden Rusya değil! 

İşte, “Serebrenitsa Sergisi”nde bu yaşananlar sadece fotoğraflarla değil, yakınlarını kaybeden göz yaşları artık kurumuş kadınların ağzından anlatılıyor. 

Görüntülerin birinde Serebrenitsa’yı ele geçiren, sonradan savaş suçlusu olarak yargılanıp ömür boyu hapisle cezalandırılan Sırp güçlerin komutanı Radko Mladiç, “Türklerin yaptıklarının intikamını aldık!” diyor gururla. 
 

 

Ve Avrupa’nın göbeğinde bunlar yaşanırken Batılı ülkelerin son ana kadar sessiz kaldığını hatırlatmakta fayda var. Bilge lider İzzetbegoviç’in dediği gibi, “...Ve her şey bittiğinde, hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.” 

Kesin rakam bilinmemekle birlikte 1992-1996 yılları arasında çoğu sivil 200 bin dolayında Boşnak hayatını kaybetti, daha doğrusu katledildi. 

İşte bu yüzden, ilk anda fark edilmese de, gündelik konuşmalarda değinilmese de, Bosna’ya hep vakur bir hüzün hakim. 

“25-30 yıl önce yaşanmış olayları neden tekrar anlatıyorsun” diye soran olursa, cevabı Nazi toplama kampı Auschwitz’den kurtulan Primo Levi veriyor: 

“Bir kez yaşandıysa, tekrar yaşanabilir. Her yerde yaşanabilir.” 

Unutmamak, unutturmamak insanlık görevi olmalı...

Not: Yazıyla ilgili fotoğraflara Medya Günlüğü'nün ana sayfasının altındaki "Galeri" bölümünden ya da aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.

http://medyagunlugu.com/galeri/saraybosna-ve-mostardan-fotograflar-486

http://medyagunlugu.com/galeri/bosnadaki-soykirim-muzesi-ve-umut-tuneli-485