Çay lekesi

Çay lekesi

8 Kasım 2019 Cuma  |   Köşe Yazıları

“Bulamadın mı?” 

Gazetesini iki eliyle sıkıca kavramış müdürüm soruyor bunu. Neden soruyor anlamıyorum. Bulsam tepki vermez miyim? Adamın rahatlığı sinirime dokunuyor. 

“Hayır!” 

“Dikkatin dağılmasın diye yardım etmiyorum, yanlış anlama.” 

“Sağ olun Müdür Bey!”  

Masamdaki karmaşaya biri daha müdahale ederse içinden çıkılmaz hale mi gelir? Bunu mu kastediyor? Ne ilginç adam!  

Masa berbat durumda gerçekten; imza kartonları, dosyalar, evraklar, kâğıtlar. Tek tek gözden geçiriyorum her şeyi. Ama genel müdürün üzerinde düzeltmeler yaptığı önemli tabloyu bulamıyorum. 

Müdürümün sorumluluk alacağını, beni kurtarmaya çalışacağını sanmıyorum. Ne diyeceğim genel müdüre? Adam huysuzun teki.

Toplantı odasındaki hali geliyor aklıma. Elinden hesap makinesini düşürmüyor. Tek tek bölüyor, çarpıyor rakamları. Parmakları tuşlarda ustalaşmış. Üstlerine armağan edeceği sayılar kendi elinden geçsin istiyor. Her şeyi önce o bilsin, kontrol etsin istiyor. Hiç kimseye, bilgisayarlara bile güvenmiyor. Tablolardan rastgele bölümler seçip hesap yapıyor, ancak o zaman rahatlıyor ve emin oluyor. Önemli rakamları tekrar tekrar hesaplıyor sabırla. Bir hata bulursa yüzü kararıyor. Karşısındaki televizyon ekranına boş boş bakıyor bazen. Konuşmuyor. Sonra kendine geliyor birden. Lafını esirgemiyor. Hele önünde eriyen, titreyen biri değilsen canına okuyor. Üstüne notlar alıyor tabloların, aynını yapıp getirin, diye tembihliyor.

Sıkıntı basıyor birden. Koltuğumda doğrulup başımı ellerimin arasına alıyorum. Boş boş bakıyorum bilgisayar ekranına. 

“Daire başkanı da izinli olacak zamanı buldu. Hay şu memuriyetin…” 

Müdürümün duyduğunu sanmıyorum. Ama gazetesinden gözlerini kaldırıp süzüyor yine. Sonra elinin tersiyle sayfaları düzeltip sabah keyfine devam ediyor. O sırada neşe içinde, tepsiyi ne denli usta olduğunu göstermek istercesine sallayan çaycı giriyor. Sormadan çay bırakıyor yine. Müdürüm karıştırmaya başlıyor. 

Bense dün akşam toplantıdan sonra elimde neler olduğunu, masanın üzerindekileri, yaptığım hareketleri tek tek gözümün önüne getiriyorum. Çöpe attığım şeylerin  arasına mı karıştı? Odaya gelirken elimden mi düştü? Nereye gitti bu?  

Debelendiğim sırada müdürümün arkadaşları geliyor odaya. Sandalyelere yerleşip muhabbete başlıyorlar. Zam sonrası bordrolarındaki kalemleri hesaplayacaklar herhalde. Hangi gösterge yandan yürümüş, fazla çalışma tazminatı ne kadar artmış. “Sanki çalıştıkları var da!”  

Duymadılar bence. Ama yenileri sevmiyorlar nedense. Hep torpille girdiğimizi, gözümüzün yüksekte olduğunu düşünüyorlar. Geçenlerde, “Dağınıklar, yazı yazmayı bile bilmiyorlar, test çocukları, ne olacak,” demişti müdürüm. Kendileri biliyor da ne yapıyor sanki! 

Aralarından birinin beni izlediğini fark ediyorum. “Bir şey mi arıyorsun?” diye soruyor. Bu sırada herkes dönüp bana bakıyor. Kötü bir imaj çizmek istemiyorum nedense. 

“Önemli bir şey değil, masamı düzeltiyorum.” 

Müdürümün bıyık altından güldüğünü hissediyorum ama ümitlerim tükeniyor artık. Ne yapacağım şimdi? Ne olursa olsun, gidip söylemekten başka çare yok. Ama hemen yapmalıyım bunu. Genel müdürün sekreteri Cahide Hanım'la aramın iyi olduğuna seviniyorum ilk defa.  

Onu da sevmez müdürüm. Çünkü kendini patron yerine koyup olayları kafasına göre yönetmeye çalışıyor. Sevmediği memurları süründürüyor, genel müdürün yanına almıyor kolay kolay. Hem de her şeyi yetiştiriyor. Belki de çoğu sekreter böyle, belki de amirler alıştırıyor onları. Ustaca yalan söylemeyi öğretiyorlar. “Müsait değil”, “Toplantıda” gibi gerekçelerle telefona çıkmıyor, imzaya bile kabul etmiyorlar bazen. Küçük mucizeler bekliyorlar onlardan, işbirliği yapıyorlar gizlice. Bu yüzden başkalarına kapris yapmaya hak kazanıyor sekreterler. Ama Cahide Hanım sever beni. Serviste gelip yanıma oturur bazen, “Diğerlerine benzemiyorsun, efendisin,” demişti bir keresinde. Ama çatlağın teki bence de. Aman duymasın da! 

Odadan çıkıp o uzun koridoru adımlamaya başladığım sırada karamsarlık çöküyor iyice. Köşeye sıkıştığımda, hayatımdan memnun olmadığım zamanlarda üşüşen düşünceler toplanıyor yine. 

Her şeye kendi istediğin şekilde yön verebilir misin? Başkalarının kararlarına, isteklerine bağlı olmadan. Hayatını kendi ellerin arasına alabilir misin? Belki, ama risk almak demektir bu, var olanı yıkıp, sıfırdan başlamak demektir. Yeterince cesur musun, yeniden düzen kurmaya gücün var mı? İmkânların elverişli mi bunun için? Var olan alışkanlıklarından, elindekilerden vazgeçebilir misin? Ailen buna razı olur mu? Razı olması önemli mi?  

Boşuna meşgul etme kafanı. İşinden ayrılamazsın. İyi bir neden bul, alttan al ve kendini koru şimdi. 

Düşüncelerden Cahide Hanım'ın sözleri ile kurtuluyorum. 

“Hayırdır, bu ne hal?” 

“İçeride kimse var mı Cahide Hanım?” 

“Daire başkanları Turan’la Rasim içerde. Paris’te bir toplantı varmış. Onu ayarlamaya çalışıyorlar herhalde.” 

“Uzun sürmez değil mi?” 

“Yok yok çıkarlar birazdan. Aman bunlar da bayılır yurt dışına gitmeye. Şu Rasim’in yanında konserve götürdüğü söyleniyor harcırahı biriktirmek için. Turan da karısından kaçıyor bence.” 

“Öyle mi gerçekten?” 

“Tabii ki, bana soracaksın böyle şeyleri. Sen içeri mi gireceksin? Birazdan toplantıya gidecek.” 

“Cahide Hanım çok kısa, önemli bir şey var da.” 

“Ne oldu ki?” 

“Daha sonra söylesem.” 

“İyi sen bilirsin.” 

O sırada kapı açılıyor içeriden. Turan Beyle Rasim Bey çıkınca ayağa kalkıp önümü ilikler gibi yapıyorum. Göz ucuyla süzerek uzaklaşıyorlar. Cahide Hanım'sa sandalyesinde hafifçe doğrulup sırıtıyor. Sonra da bana dönüyor: 

“Ben içeri girip, kol açan edeyim. Çıkmadan hallederiz senin işini, merak etme.” 

Bir iki dakika sonra imza kartonlarıyla geliyor. 

“Tamam gelsin dedi, yalnız huyuna git, dikkatli ol!” 

İyice geriliyorum. Önümü ilikleyip kapıyı çalıyorum. 

Yüzü kararmış. Saçları diken diken olmuş yine. Neden elinde tablo yok der gibi bakıyor. Eliyle masasının önündeki koltuğu işaret ediyor. Tombul parmakları tabancaya davranacakmış gibi hesap makinesinin yanında duruyor.  

“Önemli bir şey varmış?” 

“Efendim, şey...” 

“Çıkacağım birazdan, çabuk olabilir misin?” 

“Efendim, üzerinde düzeltme yaptığınız tablo.” 

“Şu üç aylık projeksiyonu gösteren tablo mu?” 

“Evet.” 

“Ee?” 

“Bulamıyorum.” 

“Ne demek şimdi bu? Dün akşam iki saat uğraşmıştık!” 

“Kartonun içinde çekmeceme kilitlemiştim, sabah değişiklikleri işlemek için baktığımda bulamadım.” 

“Olacak iş mi şimdi. Müdürün nerede?” 

“Odada efendim. Ama tamamen benim hatam.” 

“Yahu Müsteşar Bey'e bu akşam arz edecektim ben o tabloyu. Sen ne diyorsun anlamıyorum?” 

“Özür dilerim efendim.” 

“Yeni nesilde bunu iyi öğrenmiş, özür dilerim, bununla halloluyor mu her şey? Ne güzel de sonuçlar çıkmıştı.” 

Memuriyette bazen susmanın iyi olduğunu öğrendiğimden sesimi çıkarmıyorum. Bir süre kendi kendine konuşup duruyor. Bir ara hesap makinesine eli gidiyor nedense. Sonunda ayağa kalkıyor. 

“Haber bekle benden. Toplantıdan sonra aradığımda yerinde ol. Eski tabloyu kaybetme bari!” 

“Bilgisayarda kayıtlı efendim.” 

Kapıyı dinlediğinden olacak tam zamanında Cahide Hanım giriyor içeri. Göz ucuyla çıkmamı işaret ediyor.  

Adam yine iyi gününde demek ki. Ama odaya yürürken rahatlayamadığımı tersine ağlamaklı olduğumu hissediyorum.  

Müdürüm yalnız. Katlanmış gazetesi masanın üzerinde. Kahve fincanları toplanmamış henüz. Yerime oturduğum sırada, 

“Neredeydin?”, diye soruyor. 

“Genel müdüre gidip, anlattım durumu.” 

“Gideceğini neden söylemedin?” 

“Siz hiç ilgilenmediniz ki müdür bey!” 

“İlgilenmediniz ne demek? Tablo bendeydi zaten. Genel müdüre gideceğini nereden bileyim.” 

“Nasıl yani?” 

“Dün akşam tabloyu koridorda düşürmüşsün. Sabah temizlikçi getirmişti. Sana söyleyecektim ama ders olsun istemiştim.” 

“Boşuna mı arattınız?” 

“Boşuna değildi.” 

Masamda sessizce oturuyorum bir süre. O sırada Cahide Hanım arıyor. Genel Müdürün toplantısı ertelenmiş ve tabloyu istiyormuş. Müdür de gelsin istemiş. 

Durumu Müdür Beye anlattığımda “Hadi gidelim”, diyor. 

“Gidelim de, ne diyeceksiniz içeride?” 

“Olduğu gibi anlatacağım.” 

“Nasıl yani, tabloyu sakladığınızı mı söyleyeceksiniz?” 

“O kadar da salak değilim, koridorda düştüğünü, odanın yakınında bulan temizlikçinin bize getirdiğini söylesem yeter, zamanlama önemli değil.” 

Müdür Bey sümenin altından tabloyu çıkardığında şaşırıyorum. Tabloda kocaman bir çay lekesi duruyor.  

“Bunu mu götüreceğiz?” diye soruyorum. 

“Önemli olan düzeltmeler, bulduğumuzu söyleyeceğiz, sonuçta bilgisayara işlenecek zaten.” 

“Ama ayıp olmaz mı bunu göstermek, adam zaten hesap yapmayı seviyor, yeniden çalışırız.” 

“İki saat uğraşmaya ne gerek var?” 

Koridorda Müdür Bey önde, ben arkada yürüyoruz. Dünkü toplantıda bulunmayan ve tablodaki detaylara hakim olmayan Müdür Bey'in neden çağrıldığını, onun da konuyu neden bu kadar sahiplendiğini anlayamıyorum. Durumun ciddi olduğunu mu düşünüyor? 

Cahide Hanım'ı salimen geçiyoruz. Genel Müdürün masasının önündeki koltuklardayız. Genel Müdür lekeli tabloyu yüzüne doğru kaldırmış gözleriyle tarıyor. Başını sallıyor, bir şeyler mırıldanıyor. Müdür Beye dönüyor sonra. 

“Haydar Bey, memuriyette hiyerarşi boşuna değildir, her makamın bir ağırlığı, sorumluluğu vardır, kontrol mekanizmasıdır. Siz böyle bir tabloyu bana getirmekle ne yaptığınızı sanıyorsunuz?” 

“Çok özür dileriz efendim, bulduk o açıdan, rakamlar bilgisayara işlenecek uygun bulursanız.” 

“Bu çay lekesinin kapattığı oran en önemlisiydi. Doğruluğunu anlamak için yarım saat uğraşmak gerekiyor. Siz bu oranlara hakim misiniz?” 

“Kısmen, bazılarına bakmam lazım.” 

“Demek bakmanız lazım. Oranlar iki şeyin birbirine bölünmesi değildir sadece. Oranların içinde oranlar vardır, bu güzelliğe giden yoldur. Bunu bulmak da işini iyi yapana, çalışana bahşedilir Haydar Bey!” 

Bu sırada tabloyu buruşturup çöpe atıyor. Bana dönüp “Eski tabloyu aldın mı bilgisayardan” diye soruyor. 

“Evet buyurun”, diyorum.  

Tabloyu masaya koyuyor. Eli hesap makinesine gidiyor hemen. Sonra duraklıyor bir an. Haydar Beye dönüyor yeniden. 

“Bu çay lekesinin böyle bir tabloda ne işi vardı, söyler misiniz?”, diye soruyor sertçe. 

Müdürüm kararıyor, susuyor. Bana baktığı sırada aklım çıkıyor.

 

Yazının orijinalini ve diğer yazıları okumak için tıklayın