Çalınmış hayatlar

Çalınmış hayatlar

20 Ağustos 2020 Perşembe  |   Köşe Yazıları

İnan Özbek

Siyaset bilimci ve iletişimci Ünsal Oskay’ın aktardığı bir hikayeye göre; günün birinde kral halkın arasına karışmak istediğini söyleyince teşrifatçıları derhal ulaklar aracılığıyla haber salar ve herkesin yıkanıp aklanmalarını isterler. Yetişkinler bu isteği yerine getirirlerken bir tek çocuklar bu aptalca talebi yerine getirmeyerek oyunlarına devam ederler.  

Gerçek bir birey olabilmenin, çoğunlukla edilgen değil etken olabilmenin, ne istediğini bilip o yolda yürüyebilmenin, kendi kararlarını vererek yaşamını yönetebilmenin kısaca yaşamın nesnesi değil de öznesi olabilmenin eşsiz değerine vurgu yapan bu hikâye günümüz insanına, bizlere çok önemli şeyler söylemektedir kanımca.  

Kendisi için değil başkaları için ve de başkalarına göre yaşayan, kişisel özerkliği çok zayıflamış bulunan, hemen her hareketinde bir yerleri gözeten, adeta başkaları tarafından belirlenen günümüz insanı aslında kendisi olmaktan çoktan çıkmış durumdadır maalesef. 

Modern bireyin yaşamını elinden alarak onu belirleyen ve kişiyi hayatını yönetemez duruma getiren asıl olgu; mevcut ekonomik sistem ve bu yapının kişiyi sevk ettiği türlü türlü kaygılar ve de  korkulardır. İş ve para kaygısı ve bunları kaybetme korkusu, görünüm kaygısı, beğenilme ve kabul görme kaygısı ve daha türlü türlü kaygı ve korkular kişiyi kendi gerçeğinden koparmış, kendinden  uzaklaştırmıştır. 

Mutluluğu ve saygınlığı maddi güçle ve tüketim düzeyiyle doğrudan ilişkilendiren ve yarattığı  bu sorunlu bakış açısını sürekli yeniden üreterek bireye empoze eden bugünkü kapitalist tüketim mantığı, bireyi sürekli bir kaybetme ve tüketememe korkusu içinde bırakmış, gittikçe derinleşerek ruhunu saran ve zihnini sakatlayan bu korku modern bireyin elini kolunu adeta bağlamış ve onu kendi elleriyle inşa ettiği hapishanesinde yaşayan gönüllü ve ürkek bir  esir durumuna düşürmüştür. 

Gelgelelim oldukça ironik bir şekilde; modern birey bu durumdan pek de şikayetçi gözükmemekte, kapitalist tüketici toplumun modern köle olma ve türlü korkular yaşama pahasına kendisine sunduğu bir çok imkanla ayartılmış ve baştan çıkmış bir halde oyalanmakta ve eğlenmekte, mutlu görünmekte, başarıyı bu ortamda aramakta, sahte bir öz güvenle davranmakta, kendinden emin bir şekilde her şey normal ve yaşamı da kendisine aitmiş gibi yaşayıp gitmektedir.  

Dramatik bir biçimde, sistemin kendisini soktuğu cenderenin farkına varamayan, modern toplum bireyin kendi güdülerine göre davranarak kendi kararlarını verdiği ve bunun sorumluluğunu taşıdığı bir toplumdur yargısının aslında bir kurmaca olduğunu göremeyen, yaşadığı içi boşaltılmış ve tüketim özgürlüğünden ibaret kalmış şeyi gerçek özgürlük zanneden, özgür bir ortamda olduğunu düşünerek başlattığı girişimleri paranın ve sosyal  sınıfının  duvarlarına çarparak parçalanan yani büyük bir özgürlük yanılsaması içinde bulunan modern birey, Dieter Duhm’un dediği gibi; “Kapitalist toplum hasta bir toplumdur ve bu toplumun bireyi hasta olduğunun farkında değildir” yargısını doğrularcasına bir farkındasızlıkla maluldür. 

Günümüz bireyinin içerisine düştüğü bu sağlam ağdan bir nebze olsun kurtulabilme ve yaşamının dizginlerini ucundan da olsa tutabilme şansı var mı acaba?  

Bunun için bahsettiğimiz bütün bu hastalıklı durumunu fark ederek kendine itiraf etmekle başlamalı sanırım. Böylece kendi gerçeğini görmeye başlayacak olan birey, mevcut sistem karşısında dik durabilmek ve kendi kalabilmek her ne kadar çok zor olsa da, biraz olsun inisiyatif alabilecek, kendi kararını kendisi vermeyi deneyecek, kim olduğuna ve ne istediğine karar vererek kendisi için yaşamaya başlayacak, tıpkı yıkanmak istemeyen çocuklar gibi özerk ve gerçekten özgür bir biçimde davranıp kendi yaşamını yönetebilecektir kanımca.